'Gezi'yle birlikte kadınlar başka mahallede de hatta mahallesiz de var olabileceklerini keşfetti'

Fotoğraf: Murat Gürer

TÜKENMEZ HABER - Büşra Cebeci ve Nevşin Mengü'nün kitabı 'Herkes İstediği Gibi Yaşasın: Türkiye ve İran'daki Kadınların Başörtüsünü Çıkarma Pratikleri', İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. 

Kitapta Cebeci'nin yazdığı bölümde, Türkiye'de başörtüsünü çıkaran kadınların hikâyeleri işleniyor.

Tükenmez Haber'e konuşan Cebeci, "Gezi Parkı olayları başladığında parkta veya sosyal medyada görünen tek tük muhalif başörtülü kadınlar, mevcut durumdan rahatsızlık duyan diğer başörtülü kadınların da harekete geçmesini kolaylaştırdı bence. Kadınlar başka bir mahallede de hatta mahallesiz de var olabileceklerini keşfettiler" dedi.

'BU HİKAYELER BİZİ BİRBİRİMİZE YAKLAŞTIRIYOR'

- Kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz? Kitapla ilgili geri dönüşler nasıl? İkinci baskı geliyor mu?

"Birkaç yıldır başörtüsünü çıkaran kadınların hikayeleri konusunu kitaplaştırmam tavsiye ediliyordu çevremde. Ben açıkçası kitap konusunda çok iddialı değildim, yapabileceğimi pek düşünmüyordum. Hatta ilk kez Gökçer Tahincioğlu bu konuyla ilgili kitap yazabileceğimi, kendisinin de yardım edebileceğini söylemişti. O zaman çok mutlu olduğumu hatırlıyorum. Çok sevdiğim ve takip ettiğim bir gazeteciden böyle bir tavsiye ve destek almak büyük bir şeydi benim için. Tabii meslekte çok yeni olduğum için hiç girişmedim o dönem yazmaya ama hikaye toplamaya başlamıştım bir yandan da. 

Nevşin Mengü ile de Bianet'teki yazı dizisi sonrasında tanışmıştık. Tanışmamızın ardından da ara ara bu konuyla ilgili haberleri veya makaleleri birbirimizle paylaşıp, bunlar üzerine konuşuyorduk. Daha sonra yine bir haber üzerine konuşurken İranlı kadınlarla Türkiyeli kadınların söylemlerindeki benzerlikler dikkatimizi çekti ve ne yapabileceğimizi konuşmak için buluştuk. O buluşma sonrasında böyle bir kitap yazmaya karar verdik. İyi ki de bu kararı vermişiz. Benim aldığım geri dönüşler, böyle bir kitaba gerçekten ihtiyaç olduğunu gösterir cinsten çünkü. Esasında birbirimiz hakkındaki her hikayeye ihtiyacımız var, bu hikayeler bizi birbirimize yaklaştırıyor, birbirimizi anlamamıza aracı oluyor. Başörtüsünü istemeyerek örten kadınlardan çok fazla geri dönüş aldım, kitabı ağlayarak bitirdiğini söyleyen ya da bu hikayelerden güç aldığını anlatan kadınlar oldu. Bu tür baskılara hayatında hiç maruz kalmamış pek çok okurumuzdan da çok güzel tepkiler aldık. Onların da kitaptaki her karakteri ne kadar benimsediğini fark ettim. Gerçekten bir dost gibi o karakterlerin yaşadığı olaylara onlarla üzülen, onların gücüyle güçlenen, mutluluğuyla mutlu olan okur yorumları aldık. Kapalı kapılar ardında hepimiz yalnızız belki ama o kapının arkasında dayanışmak için bekleyen koca bir kalabalık var. Bu gerçekten umut verici. Öte yandan çok az olmakla birlikte "İslamofobik" veya "İslam düşmanı" olduğuma dair tepkiler de aldım ama kitabı hiç okumamış olanlardan aldığım tepkilerdi bunlar, o sebepten çok ciddiye alınabilecek gibi değil. Zira kitap ne bir islamafobi barındırıyor ne de başörtüsünü isteyerek örten kadınları hedef alıyor. Bu yüzden içim çok rahat. Kitabın ikinci baskısı da yolda."

'SEVDA İLE KONUŞANA KADAR BU KADAR TRAVMATİK ÖYKÜLERLE KARŞILAŞMAMIŞTIM BELKİ DE'

- Kitapta yer alan hikayelerden en çok etkilendiğiniz yer neresi? Kendi hikayenize mi ışık tutuyor?

"Yıllardır çok fazla kadından kendi hikayesini dinledim. Kimisiyle röportaj yaptım, kimisini ise sadece dinledim. Bazen sadece içini dökmek için buluşmak, konuşmak isteyen kadınlar da oluyordu. O yüzden hiçbir hikaye arasında bir seçim yapmak istemem. Kitap için ilk yaptığım röportaj Sevda'nın hikayesiydi. 2019'da konuştuk diye hatırlıyorum ve ben bu röportajın ses kaydını aradan bir buçuk yıl geçtikten sonra bozuk bilgisayarımdan kurtararak çözümledim. Ses kaydını çözerken Sevda'nın cümlelerini tamamlayabildiğimi, o cümleleri söylerkenki yüz ifadesini, zorlanmalarını hemen hemen her şeyi hatırlıyordum. Sevda ile konuşana kadar bu kadar travmatik öykülerle karşılaşmamıştım belki de. Benim kendi sürecim de bu kadar zorlu ve travmatik değildi zaten. Sevda'yı röportajdan sonra günlerce düşünmüştüm, aynı gücü kendimde bulur muydum, onun kadar dirençli olur muydum, kendime sıfırdan bir hayat kurabilir ve bu kurduğum hayatta mutlu olur muydum diye çok fazla düşündüm. Sevda'nın hikayesi ben de hep ayrı bu sebepten. Hala onunla konuştuğumda çok mutlu oluyorum, önüme fotoğrafları düştüğünde istemsizce gülüyorum."

'KADINLAR BAŞKA BİR MAHALLEDE HATTA MAHALLESİZ DE VAR OLABİLECEKLERİNİ KEŞFETTİLER'

- Gezi'nin başörtülü kadınlar ile ilgili öneminden bahsedebilir misiniz? Kitapta Selva için de bir şeylerin kökten değişmesi Gezi ile birlikte gerçekleşmiş olduğu yazıyor...

"Başörtülü kadınlar yekpare bir biçimde muhafazakar mahallenin demirbaşı, ayrılmaz sakini, hatta o mahallenin temsilcisi gibi görülüyordu. Bunun sağlam bir şekilde ilk kez kırılması da Gezi Parkı direnişiyle oldu diyebilirim. O döneme kadar Türkiye'de haksızlık, hukuksuzluk yok muydu? Elbette vardı. Gezi Parkı olayları başlayana kadar bu hak ihlallerinden rahatsızlık duyan başörtülü kadınlar da elbette vardı. Gezi Parkı direnişi bu sesin daha gür çıkmasına aracı oldu. Başörtülü pek çok genç kadın, içine doğdukları o mahallenin çevresini yoklamaya zaten başlamışlardı fakat sesleri çoğu kez cılız kalıyordu. Bu seslerin cılız çıkmasının ilk sebebi kendi mahallelerinden aldıkları tepkilerdi. Başörtüsü ile okuyabiliyor, çalışabiliyorlardı ama mevcut iktidarı eleştirmeye başladıkları anda "O başörtüsüyle kimin sayesinde okuyorsun?" sorusu suratlarına çarpılıveriyordu. İktidar ve iktidar tabanı bu kadınlardan sonsuz, hudutsuz bir minnet beklediler ve açıkçası bu minneti daima ellerinde tutacaklarından da epey emindiler.

Gezi Parkı olayları başladığında parkta veya sosyal medyada görünen tek tük muhalif başörtülü kadınlar, mevcut durumdan rahatsızlık duyan diğer başörtülü kadınların da harekete geçmesini kolaylaştırdı bence. Kadınlar başka bir mahallede de hatta mahallesiz de var olabileceklerini keşfettiler. İslamcı mahalleden çıkan kadın, seküler mahalledekiler ile saf tuttu ama çoğu kadın o mahallede de rahat edemedi. Bunun da sebebi seküler camianın onlara olan tavrıydı. Muhalif başörtülü kadınlar, sekülerler tarafından mecaz anlamda çok "alkış" aldı, çok "destek" gördü. Bu destek, "Bakın, bizim de başörtülü bacılarımız var"a döndü. Halbuki kadınlar zaten birilerinin başörtülü bacısı olmayı reddediyorlardı. O dönemde Gezi Parkı direnişine katılmış veya bu tarz hak eylemlerine katılmış pek çok kadından duyduğum şeyler benzerdi: 

"Sanki biz başörtülü kadınlar, gerçekten muhalif değiliz de sadece eylemdekilere destek veriyoruz gibi, sanki karşı taraftan (iktidar) devşirilmişiz gibi davranıyorlardı."

Gezi Parkı ile birlikte kadınlar ilk olarak kendi mahallelerine karşı bir direnişe girme cesaretini gösterdiler ve sonrası da çorap söküğü gibi geldi. Artık o kadınları herhangi bir erk, herhangi bir mahalle sınırlandıramazdı.

Selva da bu kadınlardan yalnızca bir tanesi ve pek çok konuda kendime benzettiğim bir karakter. Bunun ilk sebebi ailesiyle ilk ayrışmasının politik sebepler sonucunda olması, çünkü benim de ailemle ilk tartışmalarım siyasi görüşümün değişmesiyle oldu. Selva, 1990'lı yıllardaki başörtüsü yasaklarını, o dönemdeki hak ihlallerini araştırdığında, öğrendiğinde nasıl bir öfke duyuyorduysa, 14 yaşında bir çocuk olan Berkin Elvan polis tarafından katledildiğinde veya Soma'da 301 maden işçisi madende yaşamını yitirdiğinde de aynı öfkeyi duyuyordu. Gençlik yıllarını 1990'lı yıllarda yaşasaydı başörtüsü eylemlerine katılacaktı belki de fakat gençlik yılları Berkin Elvan'ın katledilmesine denk geldi ve o ilk eylemine polis tarafından öldürülen Berkin Elvan için katıldı. Selva ile konuşurken dikkatimi çeken diğer bir şey ise Selva'nın asla sabit fikirli olmayışı, yanlış olanda diretmeyişiydi. Kitapta bahsettiğim üzere Selva, AKP seçmeni bir ailede büyüyen ve AKP'yi savunan bir gençmiş. Farkındaysanız pek çok kişi oy verdiği partinin, içinde bulunduğu ideolojik yapıların yaptığı her kötülüğe bir şekilde kılıf uydurur. Selva ise desteklediği bir yapının savunulamaz bir eylemi karşısında böyle bir refleks sergilemiyor ve içine doğduğu, yıllarca savunduğu o yapıyı tek seferde silebiliyor. Bizim kuşağın en sevdiğim özelliği bu sanırım, geçmiş kuşakların "döneklik" gibi adlandırdığı şeyler bu kuşak için hiçbir şey ifade etmiyor. Bu kuşağın sorgulama kabiliyeti de cesareti de geçmiş kuşaklara göre çok daha yüksek, yanlışta ısrarcı olmak için çabbalamıyorlar, kılıf uydurmuyorlar."

'BAŞÖRTÜLÜ KADINLARIN YEDİĞİ, İÇTİĞİ, GİYDİĞİ HEP BİR ŞEKİLDE HABER DEĞERİ TAŞIYOR'

- Boğaziçi öğrencilerine ve LGBTİ+’lara destek veren başörtülü genç kadına yapılan olumlu ya da olumsuz yorumlar kitapta da bahsettiğiniz prangaya örnek verilebilir mi?

"Başörtülü kadınların yediği, içtiği, giydiği, gittiği hep bir şekilde haber değeri taşıyor farkındaysanız. Seküler veya dindar, herkes bu kadınlar üzerinde söz söyleme hakkını bir şekilde kendinde buluyor. Bu gerçek bir pranga, çünkü başta bu insanın birey olmasına karşı bir saldırı, bir şiddet. 

Boğaziçi eylemlerine katılan kadınların aldığı tepkileri ise bu prangaların işlevsizleşmesine örnek gösterebiliriz ancak. Evet, Boğaziçi eylemlerine katılan kadınlar olumsuz tepkilerle karşılaştılar fakat gözlemlediğim kadarıyla onlara tepki gösterenlere hiç de öyle pabuç bırakmadılar, geri adım atmadılar… 

Boğaziçi eylemlerine katılan başörtülü kadınlara yapılan yorumlar fecaatti, bir yandan da İslamcı mahallenin bir arpa boyu kadar yol gidemediğinin en bariz örneğiydi. Benim hatırladığım iki mevzu var, bunlardan ilki Boğaziçi eylemlerine katılan iki başörtülü kadının fotoğrafının "Ulan herkesi anladım da sizin orada ne işiniz var" açıklamasıyla paylaşılması, bu paylaşımın da oldukça ilgi görmesiydi. Burada biraz önce bahsettiğim "minnet" meselesine dönmem gerekecek. Bu kadınların orada bulunmasının yadırganma sebebi, başörtüsü serbestisini AKP iktidarının sağlamış olması. Buradaki ilk hatalı düşünce şu: AKP iktidarı da tabanı da başörtüsü serbesitisinin bir hak değil bir lütuf olduğu kabulüyle hareket ediyor. Halbuki hak verilmez alınır ve kadınlar 1990'larda da bu hak mücadelesini verdiler, direne direne o serbestiyi elde ettiler. 

İkinci yanlış ise bu lütuf gibi gördükleri "hak" üzerinden başörtülü kadınlardan sonsuz bir minnet kazanabileceklerini sandılar. Halbuki 1990'larda kadınların kamuda başörtüsü yasağı uygulayan devlet mekanizmasına karşı gösterdiği tepki neyse, bugün Boğaziçi Üniversitesi'ne kayyum atayan devlet mekanizmasına karşı gösterdiği tepki de aynı. Her ikisi de hak ihlali, her ikisi de hak mücadelesi. İslamcı mahalle, kendi mahallelerindeki kadınları hiçbir zaman anlamadı, çünkü hiçbir zaman kadınları anlamayı öncelemediler. Başörtüsü için verilen mücadeleyi hakikaten başörtüsü için veriliyor sanıyorlardı. Halbuki kadınlar, o mücadeleyi kendileri için, kendi eğitimleri, çalışma hürriyetleri için veriyorlardı. Erkekler sandı ki "Kadınlar bizim desteğimizle, bizim iznimizle meydanlara çıkıyor ve biz istediğimizde tekrar evlerine tıpış tıpış dönecekler, bizim sağladığımız özgürlük alanıyla yetinecekler." Çarşının hesabı başkaydı, kadınlar o meydanlara bir defa çıktı ve eve dönmeye de hiç niyetleri yok!

Boğaziçi eylemleri sırasında karşıma çıkan ve beni epey de güldüren diğer bir mevzu da Flu.tv adlı YouTube kanalında, eylemlere dair soruları cevaplayan bir öğrenciye ait videoydu. Bu öğrenci kendisine sorulan 28 Şubat konulu soruyu "Ben o konulara hakim değilim" diyerek cevapladı. Bu video çok yayıldı, kadın iktidar çevrelerince topa tutuldu. Çok güldüm çünkü hakikaten kadının 28 Şubat'ın ne olduğunu bilmediğini sanıyorlardı ve bu kadın üzerinden genç nesilden başörtülülerin hiçbir şey bilmediğini düşünüyorlardı. Halbuki o hiçbir şey bilmediğini sandıkları kadın, bugün 20'li yaşlarında olan bir kadına, 30 yıl önceki mevzuları yorumlatmanın da bu 30 yıl önceki mevzular üzerinden tüm başörtülü kadınları kalıplara sokmanın, suçlamanın, yargılamanın da ne kadar absurd olduğunu inanılmaz kıvrak bir biçimde anlattı. Zeka nedir, ne için kullanılır? Budur, bunun için kullanılır."

'BAŞÖRTÜSÜ SADECE BİR BAŞÖRTÜSÜ DEĞİL, CANSIZ BİR NESNEDEN İBARET DEĞİL'

- #10YearsChallenge akımı paylaşımları nedeniyle birçok kadın linç edildi, kadınların başörtüsü üzerinde neden birçok insan kendini söz sahibi olarak görebiliyor?

"Çünkü başörtüsü sadece bir başörtüsü değil, yani cansız bir nesneden, bir bezden ibaret değil. O başörtüsü üzerinden kadınlara yüklenmiş 1400 küsur yıllık din, bu dinin her kafadan başka ses şeklinde çıkan yorumları,  gelenekleri mevcut. Tüm bunlara bir de 28 Şubat dönemindeki başörtüsü mücadelesini de eklerseniz başörtüsü hakikaten bir bez olmaktan çıkalı çok olmuş diyebiliriz. Tüm bu saydığım unsurların arasından birini seçebilir ya da bütün tuşlara basıp, hepsini kullanarak başörtülü bir kadını istediğiniz kadar yargılayabilirsiniz. Erkeklik yıllarca buna alıştı çünkü…

Sigara içiyor, sevgilisi var, alkol alıyor/alkollü mekanlarda bulunuyor, muhalif, eşcinsel, başörtüsünü garip bağlıyor, dar kıyafetler giyiyor, YouTuber olmuş makyaj videosu çekiyor, pilates yapıyor vs. Üzerine daha fazla düşünsem bu listeyi inanılmaz uzatabilirim. Bunlar başörtülü kadınların her gün çevrelerinde ya da sosyal medyada aldıkları tepkilerden birkaçı. Bu tepkilerin çoğu da "Böyle takacaksan çıkar o başörtüsünü kafandan" şeklinde bitiyor. Sonra bir gün baktılar ki hakikaten çıkarıyor kadınlar başörtülerini, üstelik utanmıyorlar ve bu kararı alabildikleri için kendileriyle de gurur duyuyorlar. Olacak iş değil! Kadınlar başörtülerini örtse olmuyor, çıkarsa olmuyor. Bu defa da "Madem çıkarıyorsunuz, bari şov yapmayın" demeye başladılar. "Yapın da görmediğimiz bir yerde yapın" der gibi. Gibi değil, tam olarak öyle hatta. Kadınların başörtülerini çıkarmalarına dair süreçlerini artık anlatmama gerek yok, ne kadar zor olduğunu bizzat görüyoruz ve her şeye rağmen bunu başarabilmiş olmalarını göstermek istemeleri çok normal. Normal olmayan şey zaten aldıkları bu tepkiler ve bu linç girişimleri. Esasında üzerine biraz daha düşündüğünüzde bu tepkiler de normalleşiyor. Başörtüsü, isteyerek örtünen bir kadın için mükemmel anlamlar taşıyor olabilir fakat pek çok abi, koca, baba için o kadar masumane bir anlam taşımıyor. Birçok erkek bu örtü üzerinden bir iktidar sağlıyor. Başörtülü kadınların hayatına edilen bu müdahale bu söylediğim iktidar iddiasının sağlaması aslında. Anladığım kadarıyla bir çok erkek "Benim kızım/eşim/kardeşim başörtülü, dolayısıyla her istediği yere girip çıkamaz, her istediğini yapamaz. Benden önce diğer din-gelenek-ahlak bekçileri müdahale eder nasılsa" diye bir düşünceye sahip. Çünkü her şeyden önce o başörtüsü o kadının kimliği ve o kimliği onun yerine muhafaza edecek pek çok erkek hazırda bekliyor. Bir kadının başörtüsünü çıkarması, bu açıdan bakıldığında pek de hafife alınacak bir mevzu değil yani. Bir defa artık görüntüsü kimliksizleşiyor, nötr hale geliyor. Başörtüsünü çıkaran çoğu kadının da başörtüsüzlüğü "özgürlük" olarak tanımlamasının altında yatan sebep çoğu kez saçın uçuşması değil yani, bu kimliksizleşme, görünmez olma hali… 

Sosyal medyada bu kadınlara gösterilen tepki ve linç girişimlerinin altında da tabii ki "Benim kızım/eşim/kardeşim de görüp özenir mi?" korkusu yatıyor."
 


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR