‘Oyunbaz’ Max Frisch’in kışkırtıcı soruları

Max Frisch, Almanca konuşulan coğrafyada öne çıkan yazarlardandı. Mimarlıkla ve gazetecilikle desteklediği yazarlığı, onun gözlem yeteneğini geliştirmişti. Bu sayede, 1941’de orduya çağrılıp gönderildiği İsviçre-Almanya sınırında metinlerini kaleme almayı sürdürdü. O dönemde yazdıkları, daha sonra klasik sayılacak eserlere evrildi: 'Homo Faber', 'Stiller', 'Montauk', 'Günlükler' (1946-1949, 1966-1971) ve 'Mavi Sakal' bunlardan birkaçıydı.

Frisch, bu kitaplarında ve diğer metinlerinde kimlik sorunu, modern toplumdaki ahlaki gerilimler ve yabancılaşma gibi temalara yer vermişti. Öte yandan kendi yaşamından parçaları romanlarına serpen yazar, “Otobiyografi kurgudur” demiş ve bunu, “Gerçek kurmacada gizlenir, kurmaca ise çoğunlukla gerçektir” cümlesiyle desteklemişti.

Frisch’in söz konusu belirlemelerinin arka planında, askerlik görevi sırasında bulunduğu ormanlık ve dağlık arazilerde kendisini, başkalarının ve doğanın sesini dinlemeyi öğrenmesi bulunuyordu. Yabancılaşma, kimlik arayışı ve var oluş krizleri üzerine düşünmeye de yine aynı dönemde başlamıştı. İktidarlar tarafından kıskaca alınan insanların yaşadığı korkuyu ve yüzleştiği varoluşsal çıkmazları, heba edilmiş yaşamların geri döndürülemezliğini, hayatta kalmak için bir umuda tutunmanın gerekliliğini ve hiçbir uğraşı bulunmayan insanın içi boşalarak yaşlanıp gidişini anlatırken “yazmak kendini okumaktır” diyerek günlüklerini kaleme almaya koyulmuştu Frisch.

1966-1971 arası tuttuğu defterlerde yer alan, ardından 'Günlükler'de de bulunan “Soruşturmalar” başlıklı bölümler 'Sorular, Sorular, Sorular' ismiyle kitaplaştırıldı. Türkçeye Ogün Duman tarafından çevrilen metin, daha önce örneğine rastlamadığımız türden. “Soruşturma” adıyla bölümlere ayrılmış kitap onlarca sorudan oluşuyor. Okura (ve kendisine) yönelttiği bu sorularla Frisch, herkesi hem düşünmeye, yanıtlar vermeye ve bunlardan yeni sorular türetmeye çağırıyor hem de insanın var oluşu üzerine bir anket kurguluyor.

BELLEĞİN SINIRLARINI ZORLAMAK
Sorular yönelten ve bunlara aldığı yanıtlarla “doğurtma” sanatının ustası diye anılan Sokrates, Antik Yunan’da politikacıları kızdırmış, halkın önemli bir bölümünün ise ilgisini çekmişti. İyi bir sorgucuydu, herhangi bir önyargısı yoktu, aldığı yanıtlar yeni soruları tetikliyordu, ölüme giderken kendisini suçlu ilan edenleri dillendirdiği soruyla yargılamıştı. Kısacası Sokrates, sorunun gücüne ve önemine inanıyor, bunu düşünmenin temeline yerleştiriyor, pek çok şeyi değiştirme yolunda sorularla önemli bir adım atılacağını düşünüyordu.

Sıraladığı sorularla Sokrates’in bıraktığı izleri takip eden Frisch, 1966-1971 arası tuttuğu günlüklerde ve oraya girmeyen bazı soruşturmalarında, 1960’ların (ve daha öncesinin) gerilimli politik ortamından, özellikle Kıta Avrupası’ndaki varoluşsal problemlerden ve insan ilişkilerinden hareket ediyor. Bu anlamda 'Sorular, Sorular, Sorular'ı iki düzlemde değerlendirmek gerek: İlki, Frisch’in bir sıra düzeniyle kaleme aldığı 'Günlükler 1966-1971' bağlamında. İkincisi başlı başına bir kitap olarak.

İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları üzerine inşa edilen Kıta Avrupası’ndaki yeni hayat ve siyasi kamplaşmalar, Frisch’in günlüklerinin ikinci cildinin ana izleğiydi. Bunu, kimi zaman edebiyatla kimi zaman felsefeyle destekleyen yazar, aralara sorular/soruşturmalar yerleştirmişti. Söz konusu sorular, anlattığı bir olayın, ele aldığı siyasi bir gerilimin, incelediği edebi bir pasajın ya da tanık olduğu bir meselenin ardından geliyordu. Hiçbirine yanıt vermediği bu sorular yardımıyla kendisine ve okura düşünme kapıları açmıştı.

'Günlükler 1966-1971'den bağımsız biçimde değerlendirildiğinde ise bu sorular her an, her yerde ve herkes tarafından gerçekleştirilebilecek bir tür anket gibi görünüyor: Arzu eden, yanıtlamaya istediği sorudan başlayabilir, beğenmediğini geçebilir ya da mevcutlardan hareketle veya ona zıt olarak yeni sorular meydana getirebilir.

Her iki değerlendirmedeki ortak nokta, Frisch’in politik, edebi, varoluşsal ve yaşamsal hamleler yaptığı; geniş bir kitleye seslenerek zihnin karanlık noktalarına atılmış pek çok konuyu geri çağırdığı ve belleğin sınırlarını zorladığı. “Kiminle asla karşılaşmamış olmayı dilerdiniz?”, bu anlamda hayati sorulardan. Bir başkası, “Hastalık, trafik kazası ya da benzer bir nedenle ölümü içinizi umutla dolduracak siyasetçinin adı nedir, yoksa herkesin yerinin doldurulabileceğine mi inanıyorsunuz?”

OKURU KENDİSİYLE 'KAVGAYA SÜRÜKLEYEN SORUŞTURMALAR
Frisch’in soruları, bireysel ve kolektif düşünmeyi, dolayısıyla yine aynı doğrultuda yanıtlamayı (eyleme geçmeyi) sağlayacak nitelikte. 1930 ve 1940’ların acı deneyimlerini, 1960’ların sert rüzgârlarını, Soğuk Savaş’ı, politik kavgaları ve insanların birbiriyle kurduğu (veya kuramadığı) ilişkileri düşünüp özeleştiri yapmayı kolaylaştıracak türden sorularıyla yazar, bir anlamda sinir uçlarına dokunuyor ve düşünmekten kaçanların üstüne gidiyor: Evlilikleri, kadın-erkek ilişkisini, güven-kuşku ikilemini, eril bakış açısını, LGBTİ+ bireylere karşı geliştirilen önyargıları, aşkın tanımı ve yaşanışı arasındaki farkları, umudun ne olup olmadığını, umut-devrim bağlantısını, utancı, mizahı, kıskançlığı, umursamazlığı, toplumsal sınıflar arasındaki geçişkenliği ya da duvarları, yaşlılığı, Tanrı inancını, para kazanmayı ya da kazanamamayı, para istiflemeyi ve bonkörlüğü, yaşanan ve satın alınan dostluğu sorguluyor.

Frisch’in soruşturmaları, bir insanın ömrü boyunca karşılaşabileceği hemen her şeyle bağlantılı. Verilebilecek yanıtlar ve o cevapların kişiyi sürükleyebileceği noktalar dikkate alındığında, soruların hayli sert olduğunu görüyoruz. Mesela “Hangisinden daha çok korkarsınız; dostunuzun yargısından mı, düşmanınızın yargısından mı?”, sorusu ve muhtemel yanıtları epey toz kaldırabilir. Benzer şekilde, bir toprağa bağlılığa ve yersizliğe-yurtsuzluğa, aidiyete, teknolojinin gelişimine, mülkiyete ve mülksüzlüğe, ölüm kaygısına dair soruları da insanı huzursuz etme potansiyeline sahip.

Ahlaka dair peş peşe yönelttiği iki soru, huzursuzluk ihtimalini kuvvetlendiriyor: “Harekete geçmeden önce ahlaki bakış açısına göre mi karar verirsiniz, yoksa edimlerinizi sonradan ahlaki olarak haklı gösterebilmeniz sizin için yeterli midir?” ve “Hangisi size daha çok sıkıntı verir; ahlaki açılardan haklı gösterilemeyecek bir kazanç mı, yoksa böyle bir kazançtan vazgeçmek mi?”

Frisch’in soruları, kişiyi kendisini, yaşamını ve gündelik hayatın bireye yüklediği görevleri ve sorumlulukları gözden geçirmeye zorluyor. Yazarın soruları, gazetelere ve çeşitli basın organlarına soruşturma formatı için ilham vermiş, okurlarına benzer dosyalar sunmanın yolunu açmış ve toplumsal tartışmaların yeni bir boyut kazanmasını sağlamış.

Siegfried Unseld, “oyunbaz” diye nitelediği Frisch’in, sorularıyla “okuru kışkırttığını” söylüyor. Gerçekten de öyle.

Okura art arda üç yüz elli bir soru yönelten Frisch, herkesi kendi kendisiyle baş başa bırakıyor. Diğer bir deyişle okuru benliğiyle bir “kavgaya” itiyor.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR