Mazlum Mengüç’ün ‘O Olmak’ı

Şiirin oluşma, yazılma sürecinde bir an vardır. Şimşeğin çaktığı ya da yıldızın parladığı o an, şairi de, şiiri de aşan bir tür sarhoşluk hali olarak tanımlanabilecek bir zaman aralığıdır. O anın şiir için önemi, zaman aralığı olarak uzunluğu ya da kısalığından çok, yaşanan deneyimin yoğunluğundan ileri gelir. Bu süreç, şiirin hem biçemsel hem de biçimsel yapısını etkiler. Sonuçta, o anda gerçekleşen söze içkin bilinç kayması, dil sapması, gerçeklik kaybı, zihin sürçmesi, ruh üşümesinin açtığı izden yol alır şiir. Duyarlılığı, farkındalığı, samimiyeti, doğallığı şiirselliğe, şairaneliğe heba etmeyen şiirlerin çoğunda bu, şiirin yıldızının parladığı anın izinden söz edilebilir. Kastedilen anın kaydını tutan izler, aynı zamanda şiirde zirve noktasının yoğunluğunu da oluşturur.

Çoğu şiirde zirve yoktur. Çünkü çoğu şiirde sözünü ettiğimiz o sarhoşluk anı söz konusu değildir.

Uzun müddet çalışılmış, “bir tür akademik makale gibi” şiirler de okuyoruz bir süredir. Çalışılmış, emek harcanmış ve sonuçta kotarılmış şiirler bunlar. Bu halleriyle elbette birer üründürler. Ama sanat alanında “ürünün” bir de “yapıt” olması gerekir. Her ürünün yapıt olamaması diye de bir şey var. Bu tür şiirler yapıt olmayanlar sınıfında yer alıyor. Ürün olarak kusursuzlar, ama o kadar. Sorun da bu: Ürünün kusuru, genel geçer estetik ölçütlere göre kusursuz oluşundan ileri geliyor. Oysa yapıt, kendi ölçütleriyle, kendi değerleriyle vardır. Yerleşik algıya, beğeniye açık ya da örtük meydan okur.

Diyeceğimiz, şiirin çok çalışılmış olması ortaya bir ürün çıkarıyor ama çoğu zaman şiir olarak yapıt çıkarmıyor. O nedenle yapıt olamayan, ürün olarak kalan ve “akademik makale gibi” yazılan şiirlerde, o sarhoşlukla oluşan zirve ve şiir yoğunluğu eksik kalıyor.

Şairin ne yazacağına, nasıl yazacağına karar verecek olan okur değildir elbette. Şairin okur karşısındaki tavrına ilişkin Puşkin’in şiiri meşhurdur. “Şaire” başlıklı şiiri hatırlayalım:

Ey şair! Değer verme sevgisine sen halkın
Tez geçer gürültüsü zafer övgülerinin;
Aptalın yargısına, soğuk kalabalığın
Gülüşüne de boş ver, aldırışsız ol, sakin.

Sen çarsın: Yalnız yaşa. Yürü özgür yolunda
Özgür akıl nereye götürüyorsa seni.
Yetiştir emeğinin sevgili meyvesini,
Ödül beklemeksizin soylu çabalarına.

Ödül sendedir, çünkü en yüce yargıç sensin;
Ürününe en titiz değer biçebilensin,
Ey güç beğenir usta, sen ondan hoşnut musun?

Hoşnutsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
Tükürsün ateşinin tutuştuğu mihraba,
Şımarık bir inatla rahleni sarsıp dursun.

Ataol Behramoğlu’nun Türkçeye çevirdiği şiirde Puşkin’in halk dediği, özellikle günümüzde okurdan başka kim olabilir? Şiir yılların, hatta yüzyılların öncesinden şaire, okur karşısında bir tür cesaret aşısı gibidir. Şunu da söyleyelim: Günümüzde, şairle okur arasında Puşkin’in dile getirdiği sertlikte ve büyüklükte bir çatışmadan söz etmek mümkün değil. Bugünkü koşullarda, daha çok okur, şairin yazdığını okur. Ama şairin elbette şunu, bilhassa dikkate alması gerekir: Şair için şiir mi, şöhret mi gibi bir ikilem yoktur. Okur, şairin yazmadığını da okur. Şairin yazmadığını okuması, şaire ne yazması gerektiği konusunda mesaj değildir. Fakat şairin neyi eksik bıraktığına, neyi görmezden geldiğine, neye karşı duyarsız kaldığına dikkat çeker. Bir hayli geniş, uzun ve tartışmalı bu konuyu başlangıç noktasında bırakalım. Bu yazının asıl değinisine, Mazlum Mengüç’ün (1993), İthaki’den çıkan ilk kitabı 'O Olmak'a gelelim.

“Neyi kaybettiğini bilenlere” ithaf edilmiş, iki bölüm ve seksen sayfadan oluşan kitabın ilk şiiri “Başa Alma Teknikleri” adını taşıyor. Şiirden bir betik okuyalım:

beklemeyi başa alalım, dünyayı başa vaktiniz varsa kalbi başa alalım
bizi fena benzettiler çünkü, kırılmış şeyin sesine benzettiler
güzel, dediler öyle olur, o’nla olur, o olmaya benzettiler
o olmayı başa alalım, başlamayı başa, ısırmayı başa alalım

Allah'ı bile (“olmazsa başlamayı başa, kalp atmayı başa, allahı başa” dizesi) başa alma gerekliliğinden söz eden şiirde, başa alma, baştan başlama, yeni beyaz sayfa açma zorunluluğuna yönelik vurgu dikkat çekiyor. Şiirden anlaşılan, şairin dünyanın, hayatın, toplumun, tarihin açtığı varlığın, varoluşun taşıdığı bazı ezeli yaraların iyileşmesi, acıların geçmese bile hafiflemesi, yüzleşme için, hesapların hakkıyla kapanması için önerisi başa alma, beyaz sayfa açma seçeneği oluyor. Öte yandan, başa almak aynı şeyleri tekrarlama ihtimalini de içerir. Şiirin başa alma teklifi günah çıkart, tövbe et, beyaz sayfa aç ve devam et denilecek tarzda değil belki. Ama şiirin üstüne düşen dinsel retoriğin gölgesindeki söylemin de dikkat çektiğini belirtmek isteriz.

Kitabın adına dönelim. 'O Olmak'ın doğrudan ve çağrışımlar aracılığıyla bize ne söylüyor olabileceği üzerine düşünmenin de yorum açısından açımlayıcı katkıları olabilir. Öyleyse soralım kimdir o, nedir o olmak? Olan ben değil, sen değil, o… Öyleyse 'O Olmak'tan kastedilen “öteki olmak” olabilir mi? Nasıl yorumlayalım? Bir soru daha: Acaba 'O Olmak' durumla mı ilgili, yoksa bu isteği mi dile getiriyor? Şair bize kitabın adındaki anlam ve çağrışımlarla o olmanın, o olmuş olmanın, yani ötekinin, ötekileşmiş olanın şiirlerini okuyacağımızı ima ediyor olabilir mi? Anlam ya da açıklama açısından gri bölgedeyiz. Anlam dalgalanması çağrışımsal aralığın genişliğiyle de ilgili. Şiir için, bilhassa İkinci Yeni şiirinden sonra, genel olarak geçerli bir niteliktir bu aslında; şiirde anlam dalgalanır. “Olmak Kolay Şey Biraz da” başlıklı şiirden üçüncü betiği aktaralım:

ölebiliriz, inan buna
dedem mesela alelacele öldü radyolu bahçesiyle
üç ev on tarla pay etti anneme verem düştü
seksen yılı bir tülle koyun gömdüler inanamadım inanır mısın
yavaştan alını yaşamak
kusku apartmanlardan birlikleni aile
iken henüz bir fikr-i tomurcuk ben
annem görmüş istemiş
çocuğa bakarak aynımı yapmışlar inanamadım inanır mısın

Bazı şiirlerde şairler söylenirler, bazı şiirlerde anlatırlar. Mazlum Mengüç, sözü ve dili, söylenmekle anlatmak arasında gidip gelen bir sarkaç gibi kullanıyor. Peki şair söylenirken ya da anlatırken neyi, niçin ve nasıl dile getiriyor? Aynı zamanda, her metin için geçerliliği olan sorular bunlar. Okurun merakını kışkırtan ve karşılığını bulamadan yakasını kurtaramayacağı sorular…

Mengüç söylenirken de, anlatırken de sokak diline başvuruyor. Sokağın dilinin iki alanından yararlanıyor. Kısaca şematize edecek olursak; sokak dilinin kastettiğimiz iki alanını dil bozukluğu ve ağız bozukluğu olarak tanımlayabiliriz. Dil bozukluğu dediğimiz kullanımda daha çok yerel söyleyişten kaynaklanan fonetik sapmalar vb. söz konusuyken ağız bozukluğunda argo, bilhassa eril cinsellik ve şiddet içeren argo anlatımda ve ifadede ön plana çıkıyor.

Kitaptaki şiirlerde, ilk bölümde dilsel tercih dil bozukluğundan yana, ikinci bölümdeyse ağız bozukluğu ağır basıyor gibi. Mengüç’ün, dilin bozukluğunu konformizmi, ağız bozukluğunu tabuları eleştirmek için kullandığı yorumu da yapılabilir. “Mikail Gitme Yağdursana” şiirinden sondan bir önceki betiği okuyalım:

suyu, sabuna dokunmadan nasıl burun toprak yav bi daa yapsana
şimdi bu güneş senin adamın değil mi
ay da şubat da şu spiker de hatta
istesen taş üstünde taş komazsın doğru mu
şu dağı bi oynats... oha yav skille bak
segeka var mı değişeni 10bin kontrölü falan
bi tur versene mikail siyanür kıtlayım
dağım kurtulayım ki oksijen hatırlayım
hevam olur nolur bi’şıklatayım japonya
bi şıklatayım kasım iki
öyle bi’şıklatayım ki yari mezarından

Mazlum Mengüç’ün kitabındaki şiirlerine bağlı kalarak söyleyecek olursak, öfkeli bir şair olduğu anlaşılıyor. Açık söyleyelim, bu coğrafyada Kürt olup da öfkeli olmamak mümkün mü? İlk bölümdeki şiirlerde daha kontrollü bir öfkeden söz edilebilir. Yer yer ironik söylemin de desteğiyle, öfkenin mizah aracılığıyla yumuşatılması sağlanıyor. Toplumsala ilişkin değişik alanlarla, konularla ilgili eleştiri bu haliyle hedefine ulaşıyor diyebiliriz. Alıntımız “Senaryodan Kesilen Ezilen” başlıklı şiirden:

biz arkadaşımla toplum sevmediğimiz için polis sevmiyoruz
düşündük, suç olur mu? olur. düşünce suçları denir teceka üççüzbir
arkadaşım muz mu dedi cumhuriyet ya hukuk değil mi bu devleti
babam emeklisi de annem cumartesisi değil mi
hakkın rahmeti bilmeyen uzak kıyılar o ecnebi kimseler
orlar yeşil bir vadidir
valla kabul edelim şimdi hak da istemiyor demek ki
demek ki o da pişman insan icad ettiğinden

İkinci bölümdeki şiirlerde cinsel şiddet içerikli eril dil ve argoya eşlik eden öfke, bu haliyle sanki biraz anlamsızlaşıyor. Erkek cinsel argosunun sık kullanılan söyleyişlerinin şiirde yer alması biraz ergen özne özentisi izlenimi veriyor. Doğrusu şiirde de bir katkı sağlamıyor. Neyse ki şiirlerin tamamına yaygın bir tutum değil bu. “Hepimize Teşekkür Ediyor Üzgünü” şiirinden bir bölüm paylaşalım:

seni de ne yoruyor mu?
seni de nasılsın, naptınız, olmadı mı
hayırlısı oluyor ve nasılsa geçiyor mu orda da?
cilatinini çıkarmadan
poşetini çıkarmadan
sesini çıkarmadan
bunlara biliyorsun artık, yüzün gülümser sallamalısın, kafayı yani

Şairler yel değirmenleriyle değil, yel değirmenlerinin bir parçası olduğu düzenle savaşırlar. Don Kişot, şair ruhlu bir şövalyeydi. Atını yel değirmenlerinin üstüne sürerken aslında şövalyeliğin ve onun temsil ettiği feodal düzenin, Ortaçağ'ın üstüne sürüyordu. Ayrıca şairinin tarihsel bilinçten yoksun olarak şiir yazması, yazdıklarını okutması ve zamanın sınavından geçmesi çok da mümkün görünmüyor.

Şiirin ürün ya da yapıt olması konusunda şunu da not düşmüş olalım. Şairin, koltuğunun altına karpuz değil; şiirin deneyimini, bilgisini, birikimini sıkıştırmasıdır önemli olan. Mengüç şiir bilgisi, birikimiyle de dikkat çekiyor.

Mengüç, farkındadır elbette, bundan sonra yazacağı şiirlerde söz ettikleri kadar göz ardı ettiklerinden de sorumlu tutulması ihtimali yüksek görünüyor.

'O Olmak'ın okuyanı, üzerinde düşünmeye yönelten bir “ilk kitap” olarak dikkat çektiğinin altını çizmek isteriz.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR