‘Taşın Fazlalığı Yoktur’: Mehmet İşten’in ilk ve tek kitabı

Şiirde sözün fazlalığını ya şair alır, ya zaman. Zaman bu konuda acımasızdır. Nice şiirden geriye kırıntı dahi bırakmamıştır.

Şairin şiirdeki fazlalığı almasıysa daha çok kendi üretimiyle, yapıtıyla, sözüyle, diliyle ilgilidir. Ama bazen bir şairin bir başka şairin şiirindeki fazlalığa dokunduğu da olur. Kimi zaman nazire, kimi zaman daha önce yazılmış şiirin devamının yazılması gibi. Bir şairin, başka bir şairin şiirini sorun etmesi, örneğin “fazlalığını” almaya kalkışması, aslında kendisine rakip gördüğü, “öncülünü” aşma isteğiyle ilgilidir.

Örneğin Yahya Kemal Beyatlı’nın bütün İstanbul güzellemeleri, Tevfik Fikret’in “Sis”inde varsaydığı “fazlalığı” almak amacıyladır. Bugün için Yahya Kemal’in Tevfik Fikret’in “Sis”inde fazlalık bulmasının da, bulduğu fazlalığın da bir önemi yoktur. Fakat “son Osmanlı şairinin” tavrının, aslında intikam hırsından kaynaklandığının da unutulmaması gerekir. Yahya Kemal, Tevfik Fikret’e ve onun “Sis” şiirine karşı yürütülen linç kampanyasının sözcülerindendir. Öyle ki Osmanlı’nın yerini Cumhuriyete bırakmasından sonra da Yahya Kemal ve benzeri Osmanlıcılar, Fikret’in, Abdülhamit’e ve istibdadına karşı çıkışına, yönetim tarzına yönelik eleştirisine tepki göstermeye devam etmişlerdir.

Aradan geçen zaman göstermiştir ki Yahya Kemal’in Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinde bulduğu fazlalık da, o fazlalığı alma çabası da sonuçsuz kalmıştır. Bugün artık modern Türkçe şiirde yeri ve varlığı açısından Beyatlı’nın İstanbul güzellemeleri başka bir yerde, Fikret’in “Sis”i başka bir yerdedir. Öncül şairin şiirindeki fazlalığı, ardından gelen bir başka şairin alması açısından Yahya Kemal “tipik” bir olumsuz ya da başarısız örnek sayılır. Öte yandan, başarılı örnekler de az değildir. Şiirde ölçü, uyak ve benzeri kalıplarla birlikte şikâyetçisi oldukları şairaneliği de “fazlalık” sayan ve şiiri bu safradan kurtarmaya girişen Garip ve Orhan Veli gibi. Orhan Veli’nin, Garip şiirinin ve poetikasının simgesi de olmuş o meşhur dizesini hatırlayalım. Haşim’in “Göllerde bu dem bir kamış olsam!” dizesine karşı “Bir de rakı şişesinde balık olsam” dizesi, yalnızca bir şiirin değil, geçmiş zamanların kalıplaşmış şiir anlayışının da fazlalığını, safrasını almıştır.

Bu örnek, fazlalığı alındığında bile “ergin” bir şiirden geriye hâlâ bir şeyler kaldığını da gösterir. Fazlalığı almak şiirle, sözle, dille ilgili olduğunda estetik bir tavır ve tutumdur. Ama estetik anlayış, aslında maddi koşullardan ve süreçlerden büsbütün kopuk, yalıtılmış olarak oluşmaz ve düşünülmez.

Kapitalistleşme süreci ve Aydınlanma düşüncesinin etkisinde gelişen modernleşmenin insanı, doğanın fazlalığını almaya yönelttiğini, fazlalığı sanat alanında, giderek estetik bir sorun haline getirdiğini söyleyebiliriz. Çünkü Aydınlanma ve modernleşme doğayı bir tür “fazlalıklar ormanı” olarak tasavvur etmiştir denilebilir. İnsanın özgürlüğünü ve refahını, fazlalıklardan kurtulmaya bağlamıştır. Yabanıl doğanın evcilleştirilmesi, uysallaştırılması, ussallaştırılması ve böylece insanın fazlalıklarından kurtulup egemenliğini sağlaması vaazı da bu amaca yöneliktir.

Ancak… Çelişkili, çatışkılı geçen zaman içerisinde artık tüm çıplaklığıyla ortadadır. Doğanın fazlalıklarının alınmasına yönelik girişim doğanın talanı, yağması, sömürüsü olarak gerçekleşmiştir. Artık, insan doğaya boyun eğdirerek değil, ancak onunla barış içinde, bir arada yaşayarak varlığını sürdürebileceği gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır. Özetlersek, kapitalizm için fazlalık, Marx’ın sözüyle “gölgesini satamadığı ağacı kesmek” gerektiği anlamına gelir.

Sanatta estetik açıdan fazlalığın alınmasına yönelik yaklaşımla yüzleşmeyi, tartışmayı, hesaplaşmayı bu açıdan bakarak da düşünebilir miyiz Fazlalık dediğimiz nedir? Kime, neye göre ve neden fazlalıktır? Sözün azaltılması, dilin fazlalığından vazgeçilmesi aynı anlamlarda mıdır? Kapitalizmin, modernizmin doğanın tahakküm altına alınması, yağmalaması, talan edilmesi demek olan fazlalık anlayışı ve buna yönelik safradan vazgeçmeyi amaçlayan estetik tutumuyla örneğin çevreye, doğaya saygılı, eşitlikçi, özgürlükçü “ekolojik diyete” dayalı anlayışın kastettiği fazlalık elbette farklıdır.

Soruları kışkırtan failin aslında bir şiir kitabı olduğunu söyleyelim ve o faili açıklayalım. Mehmet İşten’in (1966) “ilk ve tek şiir kitabı”nı Natama Yayınları, kısa bir süre önce, 'Taşın Fazlalığı Yoktur' adıyla okurla buluşturdu.

İşten, “genç bir şiir” yazsa da (buradaki genç zamanın gerisinde kalmamak, söyleyiş diriliğini, tazeliğini sürdürmek anlamında) yaş olarak genç bir şair değil. O nedenle kitabının “ilk ve tek” olması ayrı bir anlam kazanıyor. Kitapta yer alan özgeçmişindeki gibi söylersek İşten’in otuz yılı bulan ve “kitapsız” geçen şiir yolculuğu doksanlı yıllarda çıkardığı “Siyanür” adlı dergiyle başlıyor. İşten’in bu süreçte şiirleri Broy, Kitap-lık, Öteki-siz, Uç, Esmer, Sınırda, Natama, Kirpi gibi dergilerde yer almış. Onun için kısaca, bugüne “kitapsız” gelmesine karşın şiirin içinde ve de şiir okurları için göz önünde bir isim olmuştur diyebiliriz.

İşten’in “Sevgili dostum Remzi Gürkan’a” diyerek ithaf ettiği kitabı on yedi şiirden oluşuyor. Kitapta ayrıca, ünlü heykeltıraş Michelangelo’dan alıntılanan “Taşın fazlalığını alıyorum, geriye heykel kalıyor” sözü ve ona nazire olarak yazılan betiğin bulunduğu bir epigraf söz konusu.

Mehmet İşten’in, epigrafta “taşın fazlalığı yoktur” dizesiyle dile getirdiği itirazının hedefinde olan, yalnızca ünlü heylektıraş ve sözü değil. Kitapta ilerledikçe, şiirden şiire geçtikçe ve şiirlerin dünyasını, dilini, sözünü idrak ettikçe bu daha bir anlaşılıyor.

Şiirle deneme arasındaki aralığa ait olduğunu düşündüğümüz, bu bakımdan da bir sunuş ya da giriş gibi duran “Som Türkçe” başlıklı tartışmalı, çekişmeli, çatışmalı metni değil de bir sonraki “Doğa Durumu”nu kitabın ilk şiiri saymanın daha doğru olacağı kanısındayız. “Som Türkçe”, şiirle flört eden bir metin olmakla birlikte sanki daha çok hem kitabın hem de genel olarak İşten’in poetikasına işaret eden bir dibace gibi. “Doğa Durumu” şiirinden bir bölüm aktaralım:

çok tanrılı bir dünyam var benim
içlerinde en sevdiğim de patates tanrısı
her gün şükrediyorum ona
çünkü onu aramam gerekmiyor
kendim büyüttüm ellerimle
topraktan çıkarıyorum ve okşuyorum
temizliyorum
tanrım diyorum senden ne yemeği yapsam

İşten insanın doğayla, insanın uygarlıkla ilişkisini sorguluyor ve uygarlaşmakla aslında doğadan olduğu kadar insandan da uzaklaşıldığına dikkat çekiyor. Okuyacağımız betikler “Şehir Karşımızda” başlıklı şiirden:

bizim için av partileri düzenliyorlar
kim tıraş olursa o vuruluyor
kravat takan düşüyor
biliyoruz
sıraya giren ve lütfen diyen
ve gülümseyen
her şey yolundaymış gibi

partiler düzenliyorlar biliyoruz
havaifişek gösterileri
ve toplu nikah törenleri
şehir karşımızda

biz yaşamak istiyoruz ama şehir karşımızda

Mehmet İşten’in kastettiği şehrin bir anlamı da uygarlık (medeniyet). Bir şey daha ekleyelim: Şairin karşımızda dediği şehir aslında çoktandır içimizde. Hatta genlerimizde!

Kitabın arka kapağında, “Basit ve konuşur gibi görünen, ama toplamda bir genişliğe ve derinliğe varan, imgeye yaslanmayan, açık sözlü” olarak tanımlanıyor İşten’in şiirleri. Ayrıca onun, şiirinin merkezine “medeniyet muhasebesini” aldığı belirtiliyor. Şiir kitaplarının arka kapak yazılarının şairane saptamalarının, içiyle örtüştüğü nadirdir. 'Taşın Fazlalığı Yoktur'un arka kapağında yazılanlarsa içerdeki şiirleri büyük ölçüde tanımlıyor diyebiliriz.

“Tahta Korkuluklar Koruyucu Melekler” şiirinden birkaç dize:

hoca sen anlamazsın bu işlerden dedim
bu benim totemim kapiş
üçler yediler kırklar var mı dinde
adak adamanın nedir manası
çaput bağlasak tepemize
kara çalsak yüzümüze
çok rahatım imama garşı
yarı yunus yarı şaman

İşten’in modernizm (o medeniyet diyor) eleştirisinin temelini primitivizme eklemlenmiş anarşizan bir bakış açısı oluşturuyor. Aktaracağımız şu dizeler de “Katırlar İçin Başka Türlü Bir Dünya Mümkün mü?” adlı şiirden:

bir an devlet
katırla göz göze gelir

bir el hareketi ile
dokuz katır idam edilmiştir

katır bir ispat biçimidir
ne kadar insan olduğumuzun
alabildiğine insan olduğumuzun

Modern Türkçe şiirde Ece Ayhan’ın mirasıdır aslında, insanın özgürlük mücadelesinin tabiatı devletin baskısından kurtarma mücadelesini de içermesi gerektiği düşüncesi. İlk baskısı 1973’te yapılan kitabının adı boşuna 'Devlet ve Tabiat' değildir. Ece Ayhan’ı ve kitabını andık madem, şiirinden de bir tadımlık aktaralım:

güftesini, artık kullanılmayan bir makamda,
sahibinin sesi plaklara okur ve aynı marka
fonograftan, borunun ağzına kulağını vererek dinler.

'Taşın Fazlalığı Yoktur'un damıtılmış, demlenmiş, bu amaçla bekletilmiş, dinlendirilmiş şiirlerden oluştuğunu kaydetmek isteriz. Şunu da ekleyelim: Sanki şiirler tekrar tekrar yazılmış, bir daha gözden geçirilmiş, en nihayetinde okurla buluşabileceğine şair kendi kendisini ikna etmiş gibi. Elbette şiir için böylesine bir titizlik gösterilmiş olması, günümüz için ayrıca kayda değer bir tavır. Neden günümüz için kayda değer bulduğumuzu ise Gülten Akın’ın “İlkyaz” adlı şiirinin dillere persenk olmuş dizelerini anarak ifade etmeye çalışalım:

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya

Tabii ki şiir incelik ve işçilik ister. Üstelik ikisini birden ister. Biri yoksa diğeri olmamışlıkla malul olur çünkü. İncelik ve işçilikle yoğrulmuş yapıtlar daha bir genişletiyor şiiri ve zamanı. Çok sıkıştık, bilhassa son zamanlarda. Bize genişlik lazım.

Sıcak yaz günlerinde çekileceğiniz gölgelikte -tabiatla baş başa kalacağınız bir kuytuda mesela; değil mi ki insanın içinde ne kuytuluklar vardır- Mehmet İşten’in ilk ve şimdilik “tek” kitabını okumanız da genişlik sağlayabilir.

Bir dilekle bitirelim: Umarız, İşten tek kitapla kalmaz.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR