Oynamak ve oynatmak arasında, öğrenmek ve öğretmek arasında

Türkiye Euro 2020’de büyük bir yıkım yaşadı. Sahada hiçbir planın, organizasyonun olmayışı, oyuncuların sahada tam anlamıyla ne yapacağını bilemediği çaresizlikleri, üç maçın da birçok pozisyonunda görüldü. Minimalist, basit bir oyun şablonu olan takımların bile en azından bazı maçlarda fark yaratmasına karşın Türkiye’nin üç maçta da adeta sahada olmayışı kamuoyunda hevesin kursakta bırakılması gibi bir öfke doğurdu. Şenol Güneş’in Avrupa futbolunu takip etmeyişi kadar taktik yetersizliğine dair bir özeleştiri yapmayışının da ispatı olan bu turnuvada, herkes potansiyeli olan bir takımın nasıl bu kadar etkisiz olabileceğini birbirine sordu. Bazen olan bitene dışarıdan bakmak doğru cevabı bulmaya yardımcı olabilir. Yıllarca örnek almaya, hatta “onlar kazandıkça bizim de kazanmış sayıldığımız bir ülkeye” 60 yıldır giden nitelikli iş gücünün devamı 80’lerden sonra futbolda da geldi. Almanya’da sadece gurbetçi futbolcular değil, gurbetçi yeni nesil antrenörler de artık daha görünür. O antrenörlerden biriyle, Nadir Sönmez (@SonmezNadir) ile Alman futbolu özelinde yaşadığımız sorunların temel kavramlarından biri olan ‘sistemi’ onun baktığı yerden, Almanya’dan konuştuk.

Nadir Sönmez, Köln Spor Akademisi Hareket Bilimi ve Antrenörlük yüksek lisans mezunu, 1990 doğumlu genç bir antrenör… UEFA A Lisansına sahip. 1.FC Köln, Viktoria Köln, KFC Uerdingen, 1.FC Mönchengladbach, FSV Duisburg ve Wuppertaler SV takımlarında U13-U19 arası yaş gruplarında görev almış. Halen de Wuppertaler SV takımında U16 teknik sorumlusu olarak çalışıyor.

Hocam konuşmaya buradan Türkiye’den başlayalım isterseniz... Geçtiğimiz günlerde teknik direktör lisansına sahip olmak için federasyonun istediği ücretlerin akıl almaz boyutlara ulaştığını gördük. Bununla birlikte -istenen ücretten bağımsız olarak- lisansı olmayan ya da eğitimi olmayan birçok teknik direktörü saha kenarında görüyoruz. Ben bu teknik direktörlerin “şimdi kim uğraşacak Pro Lisans almakla” şeklinde düşündükleri için lisans almak istemediklerini, uğraşmanın zor geldiğini ve sistemin açığından faydalanarak bunu kullandıklarını düşünüyorum. Hem bu konuda ne düşünürsünüz hem de Almanya’da teknik direktör olma süreçleri nasıl işliyor biraz açıklayabilir misiniz?

Artan kurs ücretleriyle birlikte bu davranışın yine değişmeyeceğini düşünüyorum. Hatta daha ciddi boyutlara ulaşacaktır. Eğitimin saygınlığını maddi değerlerle artıramayacağınız gibi, kucaklayıcı ve kapsayıcı bir davranıştan da uzak olursunuz. Böyle bir tutum içinde eğitimde kalite ve eşitlikten bahsedemeyiz. Bu bir engeldir. Federasyonların ise antrenörlük eğitiminde asıl görevi, antrenör gelişiminde eğitim kriterlerine bağlı kalarak adaylara fırsat tanımak olmalıdır. Bunların sonucunda eğitimi ve gelişimi ülke çapında her tarafa yaymak mümkün olacaktır.

Antrenörlerimizi bu davranışa iten sebepler, ülke içinde futbola ve hayata bakış açısıyla doğru orantılı… Kısa yoldan zengin olma planı yapan bir insanla, diploması olmamasına rağmen yüksek seviyede çalışmak isteyen bir antrenör arasında etik değerler açısından hiçbir fark görmüyorum.

Almanya’ya gelince… Pro Lisans eğitimine katılım şartı olarak en az bir yıl A lisansıyla çalışma zorunluluğu olsa da, senede sadece 24-25 antrenörün katılabildiği bu kursta adaylardan özgeçmişleri de talep edilerek ciddi bir eleme yapılıyor. En düşük 6. Lig’de, Bundesliga U17-U19, 1. ve 2. Bundesliga Kadınlar liginde baş antrenör olarak ya da 1. 2. ya da 3. Bundesliga takımlarında yardımcı antrenör olarak çalışma zorunluluğu mevcut. Eğitimin süresi iki yıl önce 9 aydan 11 aya çıkarıldı fakat diğer taraftan kursa katılım günleri 81 günden 61 güne düşürüldü. Dolayısıyla teorik eğitimden daha fazla pratik eğitime daha fazla odaklanılmış oldu.

En çok takdir ettiğim olay ise, Dünya Kupası kazanıp ve kupada gol kralı olmuş Miroslav Klose’nin ilk antrenörlük kariyerine Bayern Münih U17 takımıyla başlamasıydı. Almanya’da Pro Lisans sahibi altyapı antrenörlerine ve onların profesyonel seviyeye yükselişlerine rastlamak mümkün. Son yıllarda bu oran daha da arttı. Dolayısıyla Michael Skibbe bile Yunanistan Milli Takımı antrenörlüğü sonrasında Borussia Dortmund U19 takımının başına geçmeye cesaret edebilmişti. 

Futbol oynamış ve oynamamış olmak teknik direktör olabilmek için eskiden büyük bir ayrımdı. Almanlar bugün bu konuya nasıl yaklaşıyor ve hiç futbol oynamamış birinin teknik direktör olması için nasıl bir yol izlemesi gerekiyor?

Futbol oynamış olmak önemli bir avantaj olarak gözükse de işin eğitici tarafına geçtiğinizde pedagojik ve bilimsel yetersizlik başarısızlığın en önemli noktaları olarak yeni bir antrenörün karşısına çıkabilir. Oynamak ve oynatmak arasında, öğrenmek ve öğretmek arasındaki kadar derin bir çizgi mevcut. Bir oyuncuya neler yapması gerektiğini söylemek ile onları yapabilmesi için bir eğitim temeli ve ilkesi oluşturmak birbirinden tamamıyla farklı süreçlerdir.

Alman futbolunun da geneline bakıldığında daha önce futbol oynamış kişilerin önemli yerlere geldiğini görebilirsiniz. Sadece antrenör ya da teknik direktör olarak değil, yönetici-sportif direktör veya başkan olarak da kulüplerinde farklı seviyelerde çalışan eski futbolcular mevcut. Alman futbolu geleneksel temeller üzerine dayalı bir futbol kültürüne sahip. Dolayısıyla Almanya’da da daha önce futbol oynamış olmak birçok ülkede olduğu gibi kariyer planlamasında ciddi bir fark yaratıyor. Fakat bu konuda dikkatimi çeken önemli bir nokta, futbolculukları sonrasında başka görevlerde bulunmak isteyen insanların kişisel gelişim ve eğitimlerine verdiği değer… Yani futbolculuk yaşantılarından topladıkları tecrübelerin belirli bir seviyede yeterli olmayacağı düşüncesiyle, kendilerini sürekli geliştirmek istemeleri ve eğitim programlarına katılmaları... Bu bilinçle yola çıktığınızda eski bir futbolcu olarak futbol dünyasında ciddi çalışmalara imza atabilirsiniz.

Daha önce altyapılar da dahil olmak üzere hiç futbolculuk geçmişi olmamış ama üst seviyelerde çalışmış bir teknik direktör örneği bulmak Almanya için çok zor. Aklıma gelen tek isim, eğitimini hukuk alanında avukat olarak tamamlamış, en son Eintracht Braunschweig takımını çalıştırmış Daniel Meyer.

DFB’nin (Almanya Futbol Federasyonu) yeterlilik kriterine bağlı olarak futbolculuk geçmişi olan birçok kişi, B Lisans antrenörlük eğitimiyle mesleğe ilk adımını atmış oluyor. 16 yaşını doldurmuş her genç C lisansıyla birlikte DFB’nin sunmuş olduğunu eğitim programlarına katılarak antrenörlük sertifikası alabilme şansına sahip. “Mevcut lisansla en az bir yıl çalışmış olmak” başvuru koşulu sayesinde ise 25-30 yaşları arasında UEFA Pro Lisans yani “Fußballlehrer” diploması almak mümkün. Bu sistem de Julian Nagelsmann gibi isimlerin çıkmasına imkân sağlamış oluyor.

Alman futbolu, -dinamikleri farklı olmakla birlikte- planlamaların önceden yapıldığı teknik direktörlerin önceden belirlendiği bir dünya… Hatta artık teknik direktör transferleri futbolcu transferlerine göre daha çok revaçta. Son yıllarda yeni jenerasyondan birçok teknik direktör ismi duyduk. Bunun alametifarikası nedir?

Farklı bir profesyonellik davranışı mevcut. Bir antrenör, örneğin Julian Nagelsmann ya da Adi Hütter, devre arasında sezon sonu için başka bir kulüple anlaşıp görevine devam edebiliyor. Hatta mevcut takımıyla bir sonraki takımı arasında final maçı da oynayabiliyorlar. Burada ciddi bir iş ahlakından bahsetmek zorundayız. Aynı zamanda duygulardan daha çok mantık ve akılcılığın ön planda olduğu bir profesyonellikten...

Bununla birlikte scouting alanında antrenör takibi de son yıllarda gelişti. Bu konuda sportif direktörlerin etkisi çok büyük oldu. Oyuncu grubuna ya da oynatılmak istenen oyun yapısına uygun antrenör tercihleri ön plana çıktı. Farklı isimlerin çıkmasındaki en büyük etkenlerden biri, Pro Lisans eğitimini tamamlamış teknik direktörlere ilk fırsatta kulüp içi ve dışında bir görev için şans verilmesi... DFB’nin Pro Lisans eğitimindeki kalitesi ve saygınlığı, kursu tamamlamış antrenörler üzerinde de olumlu sonuçlara yol açıyor.

Antrenörler üzerinden biraz da saha içine inelim... İspanya-Almanya rekabeti son yıllarda dünya futbolunda oyun tarzlarına ve futbolun evrimine damga vurdu. Almanların, İspanyolların aksine oyunun yaratıcılık tarafında, tekniği ve yaratıcılığı yüksek oyuncuları sistem içinde basit oynamaya zorladığını görüyoruz. Örneğin stoperden pas alan bir 10 numara, kıvrak bir dönüş veya dribling yerine tek pasla topu tekrar stopere atıyor. Riskten uzak bir şekilde topa sahip olma ve topu kolay kaybetmeme düşüncesi mi bunun temelinde yatan unsur?

Bu konuyu futbol üzerinden değerlendirmek çok sığ kalabilir diye düşünüyorum. Güzel bir gözlem fakat cevabını verebilmek kolay değil. Bana öyle geliyor ki, bu Alman toplumunun yapısında olan bir davranış biçimi... Futbol dahil, hayatın birçok alanında yaratıcılığı ve bireysel özgürlükleri engelleyen bazı davranış metotları mevcut. Kurallar daha fazla ön planda. Bunlar da futbol dahil, farklı alanlarda kendini bir şekilde gösteriyor.  U11-U12 yaş gruplarında bireysel teknikten çok takım taktiği üzerinde çalışırsanız eğer, top sürme özelliğine sahip olan yaratıcı oyuncuların gelişimini de engellemiş olursunuz. Maalesef Almanya’da da amatör kulüplerin altyapılarında bu tarz antrenörler mevcut. Fakat yeni nesil DFB akademi koordinatörleri bu durumun farkında ve yeni bir anlayışla genç yeteneklerin yaratıcılığını nasıl artırırız düşüncesiyle eğitim metotlarını tekrardan şekillendiriyorlar. Oyunculardan antrenmanlarda daha çok pas vermesi yerine daha fazla top sürmesini isteyen antrenörleri de görmeye başladık. Diğer taraftan İspanya ve Portekiz bu konuda neler yapıyor, onun araştırması içindeler.

Uluslar Ligi’ndeki düşüş, 6-0’lık İspanya mağlubiyeti ve sonrasında Dünya Kupası Elemeleri’nde Kuzey Makedonya mağlubiyeti Almanya’da birçok soru işaretini beraberinde getirmişti. Euro 2020 kadrosuna Freiburg’dan Christian Günter, Leeds’ten Robin Koch ve Bayern’den Jamal Musiala gibi sürpriz isimlerin yanında Robin Gosens, Florian Neuhaus, gibi -oynadıkları takımın sistemi içinde- sonradan yıldızlaşan oyuncular çağrıldı. Hatta Gosens grup maçlarına damga vurdu. Almanya’nın grup sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son Dünya Kupası başarısızlığının üstüne tarihi İspanya hezimeti de eklenince birçok konu Almanya’da tekrardan tartışmaya açıldı. En başta da Joachim Löw’ün geleceği… Genç oyuncu grubundan daha fazla faydalanmak hedefiyle ve onları milli takıma kazandırma felsefesiyle değişikliğe giden Löw, ciddi bir değişim dönemden geçti. Bu süreçte de Alman kamuoyunda eleştirilerin odak noktası oldu.

Tüm bu sebeplerden dolayı beklentiler de son zamanlarda yüksek değildi. Fakat Fransa karşısında oynanan umut veren oyunun yanı sıra Portekiz galibiyetiyle birlikte takım içi özgüven tekrardan yerine geldi. Thomas Müller ve Mats Hummels’in uzun bir aradan sonra takıma dönmesi de oyuncu karakterleri açısından en doğru kararlardan biri oldu. Turnuvalarda atılan bir golün değerinin ne denli önemli olduğunu Almanya-Macaristan müsabakasında görmüş olduk. 2-1’lik bir mağlubiyetle grup sonuncusu olarak ciddi ve ağır eleştiri yağmurunda kalabilecekken, 2-2 skorla grup ikincisi olarak bir üst tura çıkmak her zaman olduğu gibi futbolda ibreyi başka tarafa çekiyor.

Portekiz maçında atılan 4 gole rağmen Almanya'nın özellikle takım savunması güçlü rakiplere karşı sıkıntı yaşadığını gördük. Temel neden Gomez, Bierhoff, Klose gibi bir hedef santrfor eksikliği mi yoksa Löw'ün hücum setlerinde yaratıcı olamaması mı?

Dünya geneline baktığımızda artık birçok ülke futbolun nasıl oynanması gerektiği sorusunun cevabını arayarak ve kaybetmemeyi öğrenerek büyük gelişme katettiler. İzlanda, İsveç, Macaristan, Avusturya, İsviçre, Galler gibi ülkeler oyuncu gelişiminde ciddi adımlar atarak milli takım seviyesinde olumlu sonuçlar aldılar. Dolayısıyla, belli bir futbol ekolüne sahip ülkelerin, takım savunmasında başarılı rakiplere karşı ezici bir üstünlükle maçı kazanma şansları biraz daha azaldı.

Organize ve etkili kanat oyunlarına sahip bir 3-4-3 formasyonuna karşı dörtlü savunma yapmanın ne kadar tehlikeli olacağını 7-1’lik Almanya-Letonya hazırlık maçında görmüş olduk. Bununla birlikte Macaristan’ın uyguladığı beşli savunma karşısında Almanya’nın oyuncu kalitesine rağmen zorlandığına da tanıklık ettik. Futbol aslında topun olduğu yerde sayısal üstünlük ve eksiklik durumlarının avantaj ya da dezavantajlarıyla ortaya çıkan pozisyonların bileşenlerinden oluşan bir oyun. Bu yüzden hücum setlerinde ortaya çıkan yaratıcılık sorununu da hedef santrfor eksikliği olarak belirtmek tek çözüm yolu olmayacaktır.

Son olarak yine Türkiye’ye dönüp geçtiğimiz günlerde yeniden revize edilen yabancı sınırı kuralını sormak isterim. Hemen her sene en çok konuşulan konulardan birisi bu… Yabancı sınırı ortadan kalktığından beri Türkiye’nin yurt dışına daha çok oyuncu ihraç ettiğini görüyoruz. Bununla birlikte oyun olarak da -hem lig kalitesi hem milli takım düzeyinde- bir düşüş yaşanıyor. Yabancı sınırına yaklaşımınız nasıl ve bunca oyuncu ihracına rağmen ligdeki kalitesizliği ve kulüplerin sistemsizliğini neye bağlıyorsunuz?

Eğer kendi bahçeniz olmasına rağmen domatesi kendiniz ekmiyor, yabancı bir ülkeden ithal ediyorsanız ya domates ekmeyi bilmiyorsunuzdur ya da ekmek istemeyecek kadar tembelsinizdir. Maalesef Türk futbolunda ikisi de mevcut. Oyuncu yetiştirme konusunda eksiklerimiz var ve halen üzerinde iyi bir çalışma yapamayacak kadar tembeliz. Günü kurtarmaya çalışan akademi antrenörleriyle değil, kaliteli antrenörlerle kaliteli oyuncular yetiştirebiliriz. Antrenörlük eğitimi, üzerinde durmamız gereken en önemli konu olmalı ve federasyon, yetiştirdiği kaliteli antrenörleri koruyan bir sistemi kulüplere uygulatmalı.

Yabancı oyuncuları kendi içlerinde değerlendirecek bir kriter havuzuyla sınırlama sistemine ihtiyacımız olduğu inancındayım. Çünkü Türkiye’nin yabancı oyuncu cenneti değil, yeteneği geliştiren ve ihraç eden bir ülke olarak anılmasını hayal ediyorum. Buna ulaşacak potansiyelimiz mevcut. Bunun da maalesef makul bir yabancı sınırlamasıyla olması gerektiğini düşünüyorum. İyi yetişmiş bir oyuncumuz ortaya çıktığında zaten tercihimiz olacaktır. Altınordu’dan Çağlar ve Cengiz örneklerini hesaba katmazsak, Avrupa’ya giden diğer oyuncularımız yabancı sınırı serbest olduğu için değil, ekonomik sebeplerden dolayı, transfer yapılamadığı için forma şansı alarak kendilerini kanıtlamış oldular. Bu konuda en güzel örnek Ozan Kabak transferi…

Eğer kulüplerimiz kurumsal bir yapı içinde futbola yabancı olmayan yöneticiler tarafından yönetilirse, bir sonraki aşamada ligimizin kalitesi de artmış olacaktır. Ekonomik anlamda iyi yönetilen kulüpler, kaynaklarını doğru bir şekilde yatırıma dönüştürebildiklerinde Türk futbolu adına yeni başlangıçlardan söz etmek mümkün olacaktır. Ülke futbolunda maalesef kaliteye olumsuz etki eden birçok bileşen mevcut. Ben en önemli sorunu yönetimsel alanda görüyorum. Türk futbolcusunun ve antrenörlerinin potansiyeline inanıyorum. Sadece daha şeffaf, akılcı ve liyakat sahibi yönetimlere ihtiyacımız var.
 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR