Erdoğan gazetecileri: Ya el üstünde ya ayaklar altında

Fotoğraf: Hacı Bişkin

Yukarıdaki fotoğraf 27 Haziran 2021’de İstanbul’da çekildi. Ayaklar altında görülen, polis dizini boğazına biraz daha bastırsa ABD’de George Floyd gibi öldürülecek kişi Bülent Kılıç, Fransız AFP haber ajansının dünyaca tanınan foto muhabiri.

Kılıç, Time Dergisi, Guardian gazetesi ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından yılın foto muhabiri ödülü almış, dünyanın en önemli gazetecilik ödülü Pulitzer’e aday gösterilmiş. Neden orada? Çünkü dünyanın pek çok yerinde bayram havasında kutlanan ama Türkiye’de neredeyse devlete karşı işlenen suç sınıfında görülüp yasaklanan LGBTİ+ “Onur Yürüyüşünü” fotoğraflamaya çalışıyor. Neden ayaklar altında? CHP’li Özgür Özel’in “Zorbalık” demesine cevap veren İçişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Ersoy’a göre “polise direndiği” için.

Kılıç, Twitter hesabında “Canıma kast edildi” diye yazdı, hakkını mahkemede arayacağını da.

Sizce Bülent Kılıç’ın maruz kaldığı bu muameleden hangi gazeteciler bahsetti ve bahsedecek? Ve nasıl bahsedecek?

Haklısınız? O kutuplaşma her zaman vardı. Hatırlıyorum, 1980’lerin sonunda bir cenaze törenini izlerken bir grup gazeteci sıkı bir polis dayağı yemiştik; o zaman BBC Ankara bürosunda muhabirdim. Yenimahalle’deki sağlık ocağında insaflı bir genç doktor vücudumuzdaki darp izlerini kayda geçince dava açmıştık. Ne oldu dersiniz? Ankara Emniyet Müdürü Mehmet Ağar “çocuklar yanlış yapmış” diye güler yüzüyle gönlümüzü almaya çalıştı. Suç duyurumuzdan da bir şey çıkmayacaktı. Ama ertesi gün Türkiye gazetesinde fotoğrafımı görmüştüm. Benden de uzun boylu bir polis beni arkadan kucaklayarak ayaklarımı yerden kesmiş, diğeri de mideme yumruğu indirirken; siluet halinde posterlik bir fotoğraftı. Altında “solcu gazeteciler polise saldırırken” yazıyordu.

Ayrım AK Partiyle sistematik hale geldi

Hep vardı ayaklar altında ve eller üstünde tutulan gazeteciler.

Fark, el üstünde tutulanların da ayaklar altına alınanların da daha az sayıda olmaları, bu durumun bugünkü Türkiye’de olduğu gibi sistemik bir hal almamasıydı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın on dokuz yılı bitirmekte olan iktidarında, medya -adını koyalım, 2007’den itibaren- sistematik bir şekilde baskılanmaya başladı. Bunun halkın vergileriyle oluşan kamu kaynaklarını sadece uyduları haline gelen medya kuruluşlarına aktarıp diğerlerini mali baskı altına alma boyutu da var.

Ayaklar altındakilerin hali belli. Sadece Bülent Kılıç gibi fiziki saldırıya uğrayanlar değil. Yazdıkları ve söyledikleri “terör suçu” sayılarak hapsedilenler, Türkiye’nin basın özgürlüğü karnesinde dünyanın en alt sıralarına itti. Binlerce gazeteci işten atıldı, bunlardan bazıları, Hürriyet örneğinde gördüğümüz gibi yasal hakları gasp edilerek, tazminatsız atıldı. Kimi bu baskı ortamını artık gazetecilik onuruna yediremeyerek işlerinden ayrıldı; mesleklerini yapabilmek için işlerini bıraktı. Belki sıkıntılar içinde ama başlarını dik tutuyor, vicdan rahatlığıyla uyuyabiliyorlar.

Kabul etmek lazım ki, Sedat Peker videolarından itibaren, el üstündekilerin rahat uyuduklarını söylemek mümkün değil. Ama daha Peker konuşmaya başlamadan önce Perşembenin geleceğini Çarşambadan yazanlarımız vardı; şu bağlantıyı bırakıyorum.

Geçen gün de şu satırları yazmıştım:

“Sırayla patlıyorlar. İsimlerini sayıp, cevap hakkı doğurmanın, süfliliklerini meşrulaştırmanın alemi yok.

Bu konulara hiç girmiyorlar. Albayrak Kasım 2020’de istifasına da girmemişlerdi. Onlar yerli ve milli otomobil TOGG’a yağ yaktılar. Kanal İstanbul’un faziletlerini anlattılar. Mısır’la (MİT sayesinde) barışmayı alkışlarken, Erdoğan’ın Müslüman Kardeşlerin Rabia dolduruşuyla Doğu Akdeniz’de hem Mısır hem İsrail’le bozuşmasını gizlemeye çalıştılar. Kimileri, bir zamanlar aynı güce sürtünme güdüsüyle Fethullah Gülen’e yanaştıklarını gizlemeye, affettirmeye uğraştılar. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in bile dalgasını geçtiği Erdoğan müteahhitleriyle nasıl tenis partneri ya da nasıl umre refiki olduklarıyla övündüler. Şimdi Türkiye’nin başına büyük bela olacak Afganistan macerasını övüyorlarsa, orada kendilerinin, ya da yanaştıkları, birlikte oldukları iş çevrelerinin çıkarlarını arayın. İşte Suriye patlamaya başladı bile. Afganistan’a şimdiden girmeye başladılar ve nasıl girdiklerinin kayıtları da çıkacak bir gün elbette. Bir başka Sedat Peker tarafından değilse de bir gün devreye girecek işini yapmaya çalışan savcılar ve gazeteciler sayesinde.”

Gazeteci zengin hayatı yaşıyorsa…

Şöyle devam edebiliriz: Zenginlerle fakirler arasındaki fark açılırken onlar “gazeteci zengin hayatı yaşıyorsa ya gazeteciliği ya serveti ya da her ikisi de sorunludur” ilkesini boş verip tatlı hayatlarını Instagram'da filan paylaştılar. Tepesine getirildikleri haber merkezlerinde insanlar üç kuruşa çalıştırılıp halkları gasp edilirken onlar mide bulandırıcı bir ne oldum kompleksi ve görgüsüzlük içinde sanat ve spor faaliyetlerini, tatillerini, yedikleri yemekleri, işte hangi bakanla, iş insanıyla güya kanka olduklarını sergilediler.

AK Parti'nin medya oyuncağını başkalarının elinden kaparken kırıp artık kimsenin işine yaramayacak hale getirmesinin paraziter ürünleridir. Birer birer patlıyorlar.
Her dönemin gazetecileri için geçerli bu dediğim, sadece Erdoğan’ın gazetecileri için değil. Bu çarpıklığı başlatan Erdoğan’ın yirmi yıla yaklaşan iktidarı olmadı, ama bu çarpıklık hiçbir dönemde bu kadar vıcık vıcık, bu kadar yaygın ve iktidar çevresindeki çıkar ilişkileriyle bu kadar iç içe yaşanmadı.

Bu besleme takımın hepsi AK Partili değildir. Aralarında solcu, demokrat, liberal geçinenleri, “mevzi tutuyoruz” gerekçesi ardına sığınıp konformizmini sürdürenleri de yok değil. Çıkarları gereği o safta duruyorlar, rüzgâr değiştiğinde çoğu satış ve saf değiştirmeye hazır bekliyorlar.

Şunu da söyleyeyim. Bu kirlilikten sadece AK Parti saflarında görünen dönem gazetecileri çıkmayacak. CHP saflarında görünen, sosyal demokrat, hatta sosyalist görünen gazetecileri de duyabiliriz yakında.

Bu yazı ilk olarak yetkinreport.com'da yayımlanmıştır. Tamamını okumak için tıklayın.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR