Marazlı bir hatırlama ve yaşama hikâyesi

“Bu yol bir şehre giderdi,
Güneşin tutuştuğu denize batmış güle
Mavi ıslak gecelerde ne sevgiler açardı
Dünya menekşe bahçesinde alev alev
Ey şehir sen yoksun....”

Hüsnü Arkan, “Beyrut” isimli şarkısında böyle anlatmıştı kenti.

1975’ten 1990’a kadar devam eden Lübnan İç Savaşı’yla yok edilen ve yerine bambaşka bir şehir kurulan Beyrut, yirminci yüzyılın en keskin dönüşümlerinden birini yaşadı.

Mezopotamya’nın Akdeniz’e açılan kapısı olan Beyrut, binlerce yıllık kültürüyle bir mirastı. Savaşla birlikte, acı gerçeklerin hayal ve hatıralarla birbirine karıştığı bir kent hâline geldi. Uzun süre yıkıntılar arasında devam eden ve eskisine benzemeyen yaşam, Beyrut’un yeni hakikati oldu.

Hoda Barakat, bu yeni hakikati kabullenip kabullenmeme arasında kalan, babasının manifatura dükkânının yıkıntıları içinde yaşamaya uğraşırken bazen hatıralarına gömülen bazen halüsinasyonlar gören bir adamın hikâyesiyle buluşturuyor okuru 'Akdeniz Sürgünü'nde.

KALINTILAR ARASINDA
Romanın anlatıcısı, gerçekler ve hayaller, bugün ve geçmiş, günlük yaşam ve hatıralar arasında salınıyor; renkli geçmişin ve soluk şimdinin benliğinde yarattığı karmaşadan mustarip şekilde hayatta kalmaya, hikâyesine sahip çıkmaya çabalıyor. Barakat bu mücadeleyi, hem kişiler hem de anlatıcının babasına ait dükkânda çocukluğundan bu yana iç içe olduğu kadife, keten ve ipek kumaşlar üzerinden kurguluyor. Başka bir deyişle kumaşlar aracılığıyla insanların ilişkisini, yörenin tarihi ve kültürel zenginliklerini aktarıyor.

Anlatıcı, babasının ölümünden öncesini ve sonrasını hatırlıyor; çocukluğunu, annesinin kız evlat beklentisini, kendisinin okuyup adam olamayacağına ve babasından bir adım ileri gidemeyeceğine dair fikrini ve babası öldükten sonra geçmişi eşeleyişini anımsıyor. Manifatura dükkânı ve eski Beyrut da bu sürecin önemli bir parçası.

Neyi yitirdiğini ve bunun kendisini nasıl bir ruh hâline sürüklediğini de hatırlıyor anlatıcı: “Küçüklüğümden beri babamın annemi nasıl anladığını idrak etmek için çok çaba gösterirdim. Bu durum, onun ölümünden sonra daha zor bir hâl aldı. Zira ben örnek aldığım insanı yitirdim; annem de kendini ifade etmeye dair azıcık arzusunu.”

Anlatıcının maruz kaldığı hatıra bombardımanına, caddelerde ve sokaklarda patlayan bombaların eşlik ettiği günlerde, baba mesleğini sürdürme kaygısı taşıyan bir adam çıkıyor karşımıza. Buna annesinin geçmişteki ve sonraki eylemlerini anlama uğraşı da ekleniyor. Fonda ise anlatıcının “yaşama savaşı” dediği; mezhep çatışmalarıyla Beyrut’u yerle bir etme telaşı bulunuyor. Bir de anlatıcının etrafını saran hayaller ve babadan kalma dükkânın yıkıntıları…

Hikâyenin bir bölümü, anlatıcının ailesinin ve Beyrut’un kuruluşunu içeriyor. Diğer bölüm ise ailenin eksilişi ve Beyrut’un tarumar edilişine dair. İkinci bölümde, manifatura dükkânının yıkılışı ve yanan kumaşlar arasında olup biteni anlamaya çalışan dünün çocuğuyla yüzleşiyoruz.

Avucunun içi gibi bildiği kentte (ve hatıralarında) kaybolan anlatıcı, tanınmaz hâldeki Beyrut’ta, yer yön duygusunu yitirir gibi oluyor fakat sonra bildiği bir mekânın kalıntılarıyla karşılaşıyor. Anahtar kelime bu; “kalıntı.” Anlatıcının yaşamının ve Beyrut’un kalıntıları: Bunların hepsi, çıkışı olmayan bir labirentteymiş hissi uyandırıyor.

Eski yaşamını, âşık oluşunu, babasını, kumaşları, annesini ve kentin hareketli hâlini hatırlayan anlatıcının içini bir endişe kaplıyor: “Tüm bunlar saçmalık, hepsi hezeyan. Hiçbir şey yapmaya cesaret edemeyeceğim, ölene dek saklandığım bu yerde kalacağım. Gönençli hayatıma, cennetime asla dönemeyeceğim. Bahçem ölecek, kumaşlarıma ve evime veda bile edemeyeceğim.”

'UNUTUŞA TESLİM OLMA!'
Anlatıcı, babasının dükkânındaki kumaşlar üzerinden Lübnan’ın ve Beyrut’un tarihini yazarken kalıntılar arasından kendisine görünenlerle avunuyor: Kimi zaman hayal kimi zaman birer halüsinasyon olan bu görüntüler, hatıralarla buluşuyor. Anlatıcı, kırık dökük anılarının dehlizlerinde dolaşır gibi Beyrut’un paramparça ve moloz yığınına dönüşmüş sokaklarında geziniyor. Rengârenk kumaşlara benzeyen hatıraları ile grileşmiş Beyrut tam bir tezat oluşturuyor. Öte yandan, her bir kumaş, geçmişi ve şimdiyi gösteren aynanın karşısında dikilen anlatıcı için farklı bir kişiyi ve ruh hâlini temsil ediyor.

Beyrut’ta, savaş öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılan yaşam, anlatıcının zihninde gerçek ve hayal diye ikiye bölünüyor. Anlatıcı, yıkıntılar arasında hem Beyrut’un hem de kendi geçmişinin hikâyesini aktarıyor karşısındaki hayali kişilere: Bunlar, Mezopotamya’nın destanlarından ailesinin Beyrut’a gelişine dek uzanıyor. Sonra, zamanı durdurup sıfırlayan savaş ve kaybedilenler sahne alıyor, ardından da başlayan yeni hayat… Söz konusu hikâyeler, bir kozmogoni ve eskatolojiye bürünüyor. Kumaşlar ve renkler de onların birer parçası veya temsiline dönüşüyor.

Bütün bunların ardından, anlatıcının beyhude arayışı ve kaybettiklerinin ruhunda açtığı yaralar çıkıyor su yüzüne: “Artık varlığını gün geçtikçe daha çok kaybettiğimi biliyorum. Çünkü varlığın hep yokluğunun kuşatması altında ve bu, sürekli yineleniyor. Varlığının tadını çıkarırken de ıstırap çekiyorum. Eziyetli, zararlı ve sonsuz ıstırabımın farkına varıyor ve daha çok acı çekiyorum. Evime her gelişinde dışarıdaki yokluğun daha sakil geliyor bana. Yokluğunun yarattığı boşluğu doldurma telaşıyla varlığının da tadına varamıyorum. Bana geldiğinde, şu an bana ait olan suyu dün yanımda olan sepetlere boşaltıyor gibiyim. Hep ahmaklığımdan. Sen kollarını açıyorsun, kakule kokusu yerine kükürt kokusu alıyorum. boynunun kokusu yerine kalbimin yanık kokusunu alıyorum. Sanki sana değil de kendime sevdalı gibi. Hasret çarkını nasıl durduracağım, bilmiyorum.”

Anlatıcı, gerçeklerin zemini ve hayal âleminde dolaşırken kumaş tekniklerinin şehrin inşa mühendisliği olduğunu düşünüyor, her dokumanın ve düğümün insanlar arasındaki ilişkinin temeli hâline geldiğini hatırlatıyor. Bu iki bilgiden uzaklaşıp cahilleşmek ise savaşları ve yıkımı getiriyor ona göre. Kendisi de bu cehalete kol kanat gerenlerin kurbanına nasıl dönüştüğünü anlatıyor hikâyesinde ve “unutuşa teslim olma” diyen babasının öğüdünü yerine getiriyor.

'Akdeniz Sürgünü', bir hatırlama ve Beyrut’un yıkıntıları arasından gün ışığına çıkan hayaller içinde kaybolma hikâyesi. Anlatıcının, manifatura dükkânı ve kumaşlar arasında ördüğü ya da dokuduğu bu marazlı öykü, bazen kaygıların ve hüzünlerin, bazen mutlu anların ağır bastığı kesitlerden oluşuyor. Hikâyenin öznesi ve Beyrut, geçmişini arıyor, hatıralarda yaşıyor ve yeni hayatına uyum sağlamaya uğraşıyor. Bunların tamamı, yaşamına yön veren kentte ve memleketinde kendisini sürgündeymiş gibi hisseden anlatıcının zihninde renk renk kumaşlar misali yerini alıyor.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR