'İdeal'e karşı 'Vulnus'u tanımak

Toplumsal yaşamın neredeyse her alanında öznenin yerleşmeye çalıştığı bir 'ideal' vardır. Bu 'ideal'; yasadan, gözetleyen bakıştan, cinsiyet normlarından bağımsız değildir. Ayrıca, bedene dair farklar ve toplumsal statü gibi özneyi toplumun gözünde bir yere yerleştiren konumlar da buna ilişkin olabilir. Özne, o 'ideale' yerleşmediğinde 'kırılganlaşır' çünkü ulaşılacak şey sabit bir 'iyi' gibi algılanırken, 'ideale' yakın olanın 'kırılgan' olmayacağı düşünülür. Oysa 'kırılganlık' bedene dair olduğunda en 'ideal' görüneni bile kapsar çünkü onu belirleyen kültürel kodlar da kesin bir olma hâline işaret etmez. Bu bahiste dezavantajlı grupların daha 'kırılgan' olduğu gözden kaçmamalıdır ancak şu da akılda tutulmalıdır fikrimce, onları 'kırılganlığa' sabitlemek de ayrıca bir sorun ortaya çıkarabilir. Çünkü bunun bir diğer anlamı onu mağdur bir kimliğe hapsetmek, çabasını, direnişini, verdiği tanınma mücadelesini görünmez kılmak anlamına gelebilir.

'İdeal' ve 'kırılgan' iki uç nokta gibi görünüyor ilk bakışta ama gerçekten öyle midir? 'İdeal' yakın olanın da 'kırılgan' olabileceği durumlar yok mudur? 'Kırılgan' olmayı veya 'ideal' olmayı belirleyen dinamikler nelerdir?

'VULNUS'
Gamze Hakverdi’nin Metis Yayınları tarafından yayımlanan, 'Vulnus - Kırılganlık Üzerine' adlı metni 'idealliği' birbirine çok uzakmış gibi görünen 'kırılganlık'la birlikte tartışıyor. Hakverdi, yaptığı alan araştırmasından yola çıkarak, Ankara ve Roma’dan katılımcılarla, 'kırılganlık' anlatısının nasıl oluştuğunu daha çok psikanalizin kavramlarıyla yorumluyor.

Yazar farklı olarak yüz yüze görüşme yöntemi yerine, katılımcılardan 'kırılgan' hissettikleri durumları, onların yaşamlarını nasıl etkilediğini yazmalarını ve yazıya, hislerini anlatan bir de görsel eklemelerini istemiş. Bu da bana kalırsa yaşantıyı anlatabilmenin iyi bir ifadesi olmuş. Çünkü yazı, araştırmacı ne kadar dikkat ederse etsin, araştırmacı ve katılımcı arasında oluşabilecek hiyerarşiyi belirsizleştiren bir yan taşıyabilir, katılımcı belki de yüz yüze anlatamayacağı, çekineceği yaşantıyı -burada ifade edilenin daha çok öznel bir yaraya dair olduğu da düşünülürse- daha net ifade edebilir, benim açımdan kitabın dikkat çeken yanlarından biri kullanılan bu yöntem oldu.

Katılımcıların anlatılarında görüyoruz ki çok sabit ve birbirine zıt gibi görünen 'ideal' ve 'kırılganlık' ilişkisi; aşınabilen, kesinliklerle ifade edilemeyen ve aradaki zıtlığın belirsizleştiği bir yan taşıyor. Çünkü özneler 'ideale' yakın olduklarında da uzak olduklarında da 'kırılgan' olabiliyorlar. 'Kırılganlık' meselesinde Öteki’nin bakışı genellikle belirleyici oluyor, kendisini başkasının gözündeki yere yerleştirmeye çalışan özneler, kendilerini ifade ederken dışarının sesini de yansıtıyorlar. Ayrıca, bir yandan kendi 'kırılganlıklarını' anlatırken, diğer yandan aslında onu yeniden üretebiliyorlar. Birisi için 'ideal' olan başkası için 'kırılganlık' sebebi olabildiği gibi tam tersi de olabiliyor. Bu nedenle Öteki’yi sabit bir yere konumlama sorunuyla karşılaşıyoruz çünkü kendi 'kırılganlığını' ifade eden öznenin bakışında, kendisini kırılganlaştırdığını düşündüğü bakışın, kesin bir şekilde ele alındığına tanık oluyoruz, onu yerleştirdiği 'ideal yer' bir şekilde kendi yarasını (vulnus) görünür kılarken, karşısındakini kırılmaz bir kesinliğin ifadesine dönüştürebiliyor.

BEDENİN FAZLALARI, EKSİLTEN FAZLALAR
Hakverdi, 'kırılganlığın fay hatları'nı tartışmaya, bedenle başlıyor. 'Kırılganlık' meselesi genellikle Öteki tarafından nasıl görüldüğünle ilgili olduğunda, konunun bedenle çok yakından ilişkisi olduğunu görüyoruz. Bedenin 'eksikleri', 'fazlaları' katılımcıların anlatılarında 'kırılganlık' ifadesine dönüşürken, kültürel ideallerle çevrilmiş bedenin nasıl politik bir tartışmanın parçası olduğunu da bir kere daha gözlemliyoruz. Yazar, bedenin mekânsallığını açıklamak için coğrafi bir terim olan 'topoğrafya'ya başvuruyor, ona göre 'bedensel topoğrafya' da, tam olarak gerçek bedenlerin simgesel düzendeki zihinsel-psişik haritada, süreklilik içinde nasıl şematize edildiğini açıklayan bir terim olarak düşünülebilir. Bedensel topoğrafyalar da tıpkı yeryüzü haritaları gibi ürettikleri (hayali) sınırlarla, sıklıkla gerçek mekânsallığın üretebileceğinden daha güçlü gerçeklikler üretirler. Varlığa bir yer veren bedensel varoluşun en önemli göstergesi mekânsallığıdır; beden dünyada bir yer tutar.” Beden, dünyada bize bir yer verir, yerleştiğimiz bu yer 'kültürel ideallerle', üzerimizde hissettiğimiz bakışlarla, olduğumuz şey olmanın yük hâline getirildiği, yaraya dönüştürüldüğü pek çok etkenle çevrilidir. Beden politiktir çünkü onun nasıl olması gerektiğini belirleyen pek çok 'hayali' ve gerçek faktör vardır. Bedenin sınırdan taşması, ideale yerleşmemesi onun 'ucubeleştirilmesine', 'farkının' yaraya dönüştürülmesine sebep olabilir ama metinde görüşmeci anlatılarında da gözlemlediğimiz gibi 'kültürel idealliğe' sabit bir şekilde yerleşmek mümkün görünmüyor. Ayrıca, kendimize dair 'kırılganlık' anlatısında ben diye ifade ettiğimizin arasından, Öteki’nin, toplumsal kodların, cinsiyete yüklenen rollerin, ahlâki normların bakışını görüp, sesini duyuyoruz. Kendi sesimizle, bize 'ideali' gösteren ses iç içe geçiyor ve bu ses özneyi fazla veya eksik olarak gördüğü adlandırmalar üzerinden bir 'tamlığa' çağırıyor ama nasıl kesin olarak yerleşilen bir 'ideallikten' bahsedemiyorsak, 'tamlıktan' da bahsedemiyoruz. Bu durumu, kırılganlığını kilosu üzerinden anlatan katılımcının söylediklerinde de görüyoruz, “Erkeklerin güzellik anlayışı soruluyor. İnce bel, kilolu olmayan güzel gözlü kız” diyor katılımcı yazısında, bu ifadede bedenin fazlası olarak kilo 'kırılganlaştıran' bir yerde dururken, dışarıdan erkek bakışına göre kendine tayin edilen yer açığa çıkıyor ve katılımcı yazısında genellikle bedenini 'kültürel ideal'e uzak bir yere konumluyor. Hakverdi’nin 'eksiltici fazla' adını verdiği 'ideale' yakın olanın durumunda da 'kırılganlığı' gözlemliyoruz. Bu konuyla ilgili katılımcının şu söylediklerine bakabiliriz: “Öncelikle güzel olmak dikkat çekmek anlamına geliyordu, zaten nasıl olursan ol ne yaparsan yap ‘ölçülü ol'dan geliyor, dikkat çekme. Peki dikkat çekersem ne olurdu? O zamanlar hiç düşünmedim. Sadece bazen dikkat çekmiş olmak içten içe hoşuma gidiyordu ama bu hoşuma gittiği için de kendimi suçlu hissediyordum…” Burada görüyoruz ki 'ideale' yakın bir güzelliği olan katılımcı da o 'tamlığa' ya da 'kültürel ideale' yerleşemiyor. Güzelliği, devamlı 'ölçülü olma' zorunluluğuna, anlatısının başka yerlerinde ifade ettiği gibi daha da görünmez olmasına, kendi ifadesiyle 'dişi olmayan bir tarz' oluşturarak güzelliğini baş etmesi gereken bir şeye dönüştürmesine sebep oluyor.

STATÜ
Metinde, 'kırılganlığın fay hatları'nı belirleyen önemli meselelerden biri de statü olarak karşımıza çıkıyor. Statü; devlet, kurumlar ve toplum tarafından bahşedilen bir şey olmakla birlikte, yaşamdaki yerimizi belirleyen bir yerde durur. Konu statü olduğunda da belirlenmiş 'ideal' yere yerleşmek meselesi önemli görünüyor. Dikkat çeken bir durum da statü ile ilgili 'kırılganlığın', 'ideale' yakın veya uzak olunmasıyla ilgili anlatılarda, sadece alt sınıftan, orta sınıftan olmakla ilgili olmadığı, öznenin hayal ettiği yer ile bulunduğu yer arasındaki uçurumun belirleyici olduğu. Örneğin: okulu uzatmış olmak veya yaşıtlarının yaşamlarının gerisinde kaldığını düşünmek gibi 'olması gerektiğini düşündüğü' yere o 'ideal' alana yerleşememek, statü ile ilgili 'kırılganlığı' arttırabiliyor. Ayrıca, anlatının parçası olan yer, sabit bir 'ideal' gibi kavranırken, bu durumda da Öteki’nin gözünden kendine tayin edilen yerin önemli olduğunu görüyoruz ve bedendeki hayali sınırlar gibi statünün hayali çizgileri de özneyi kırılganlaştırıyor. Hakverdi’ye göre; “Statünün hayali çizgileri kırılganlığın önemli bir fay hattıdır. Statüyle ilgili endişeler çoğunlukla çağdaş kapitalizmle bağlantılı bir tür güvensizlik ve yetersizlik hissiyle ilgilidir. Tüketim toplumu ve öznenin deneyimlediği yetersizlik hissi çift yönlü bir neden sonuç ilişkisiyle birbirlerine bağlıdırlar. Özne sürekli kendisine neyin doğru -ya da ideal- olduğunu söyleyen, sürekli nasihatler veren medya içeriklerinin yoğun baskısı altında yine aynı Lacancı soruyu duyar: ‘Öteki için ben kimim?” Çağdaş kapitalizmde bize her zaman daha fazlasını istememiz, daha fazla çalışmamız, üretmemiz ve alttan alta başarabilirsin başaramıyorsan sorun sende bakışı dikte edilir. Buna uygun davranmamak Öteki’nin bakışını bize çevirir ve sistemin sorunları öznenin yetersizliği olarak gösterilerek, sistemin kendisi görünmez kılınır. Bu nedenle özne yine o 'ideal' yere yerleşmek için çabalar ama o yer ulaşılmaz olduğu için de 'kırılgan' hisseder. Hakverdi’nin metninde de bunu sezebildiğimiz anlatılara rastlıyoruz.

Gamze Hakverdi’nin 'Vulnus - Kırılganlık Üzerine' adlı kitabı, popüler psikoloji kitaplarında sık rastladığımız ve kişisel gelişim anlatılarıyla da kesişen, bizden devamlı 'ideallik' talep eden, 'kırılmazlık' anlatısını aşındıran bir yerde duruyor. Hakverdi, hem görünür hem de görünmez yaralarımızı, bizden dışarının (toplum, devlet, yasa) görmemizi istediği hâliyle görmemiz ve bakışını hissettiğimiz, kırılmaz olduğunu düşündüğümüz Öteki’yi de sabit 'ideale' konumlamamız hakkında düşündürüyor. Ona göre; “yarayı öznelliğe dâhil etmek, Öteki için de özgürleştirici” olacaktır. Bu durumda yaramızı tanımak, hem kendimiz için hem de ben diye anlatmaya başladığımız hikâyemizde, başkasının gözündeki yerimizi tayin ederken kurduğumuz, üstün Öteki’yi aşındıracaktır. Ayrıca, öznelliğimize yaramızı dâhil etmek, ideal’e karşı 'vulnusun' yani yaramızın kendimiz tarafından tanınması anlamına gelecektir. Onu parçamız yapmamız, onun bizi belirleyen tek şey olmadığını görmek, başka bir görme biçimi geliştirmek anlamına gelecektir, yazarın cümlesiyle bitirelim: “İdeale' karşı, vulnus’u tanıyın.”

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR