Memet Baydur inceliyor: Sinemayı sanat yapanlar

70’li yıllarda kısa öykü ve yazıları çeşitli dergilerde yayımlanan Memet Baydur, 80 sonrasında da üretimlerine devam eder. 1982 yılında Kenya’da bulunan ve bu ülkede sinema ve tiyatro üzerine dersler vermeye başlayan Baydur, aynı dönemde tiyatro oyunları kaleme alır. Diplomat eşi Sina Baydur aracılığıyla pek çok ülkeye ziyaretler gerçekleştiren Baydur, Madrid Uluslararası Akdeniz Tiyatro Enstitüsü’nün de kurucuları arasında yer alır. Vefatına değin muhtelif yayınlarda yazmaya devam eden yazar, 2001 yılındaki ölümünden hemen önce Uğur Mumcu Araştırma Gazetecilik Vakfı’nda sinema dersleri verir.

Baydur’un yaşamına dair bu kısa bilgi, onun yakın zamanda Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan 'Sinema Yazıları' hakkında kaleme alınan bu yazıya giriş yapmak amacıyla yazıldı. Dolayısıyla çok yönlü bir isim olan Baydur’un, diğer özelliklerinden ziyade sinema hakkındaki görüşlerinden bahsedeceğiz. Yukarıda da değinildiği gibi Baydur’un bahse konu olan kitabında yer alan metinler, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda 1999-2000 yıllarında verdiği sinema derslerinden yola çıkarak hazırlandı. Henüz sunuş yazısında metinlerin, ses kaydından değil de Baydur’un derste anlatmak için hazırladığı notlardan oluştuğunu anlıyoruz. Yazıları okuduğumuzda, farklı disiplinlerle kurduğu ilişkilerden hareketlerle dikkate değer çıkarımlar yapması, önemsiz gibi görülen detayları işlevsel bir şekilde kullanarak aktarması, dersleri kaçırdığımız için hüzünlenmemize yol açıyor. Zira Baydur, henüz ilk metinde film kamerasının evveliyatına gidiyor ve birtakım devrimsel gelişmelerle sinema tarihi arasında ufuk açıcı bir kronoloji çıkarıyor. Onun metinlerinden anlaşılıyor ki, yapımı diğer sanatlara göre daha kolektif bir emeği gerektiren sinemanın, icadı da kolektif bir emekle mümkün oluyor. Onlarca fikrin, onlarca mucidin çalışması, film kamerasının somut hale gelmesini sağlıyor.

Baydur kitabında, sadece sinema tarihi yahut sinemanın “bilinmeyenleri”ni anlatmıyor. Bizce kitabın kıymeti tam da bu noktada yatıyor. Zira yazar, “sinemayı sanat yapanlar”ı inceliyor. Sinemanın, bir sanat disiplinine göre kısa bir süre olan –yaklaşık 125 yıllık- geçmişi hakkında üstünkörü bilgilere yer verdikten sonra, sinemanın sanatlaşmasını, bu sanatın kimler aracılığıyla toplumsallaştığını aktarıyor. Klasikleşmiş filmleri yaratan yönetmenlerin perde arkasındaki hikâyelerine odaklanıyor, filmlerin ortaya çıktığı koşulları anlatıyor ve bu filmlerin neden klasikleştiklerini masaya yatırıyor. Bu bağlamda Georges Mêlies’ten Ingmar Bergman’a, uzun bir köprü kuruyor.

Sinema, sadece sinema değildir. Her bir film karesinin içinde politik, siyasi, ekonomik ve kültürel göstergeler mevcuttur. Baydur da bu noktadan hareketle yalnızca film ya da yönetmen incelemeleri yapmıyor. Ele aldığı bir kavramı, kişiyi ya da sanat eserini en derinine inerek, yüzeyde bocalamadan irdeliyor. Sanatçıyı ya da sanat eserini ortaya çıkaran koşulları, dönemin izleği ışığında yorumluyor.

Baydur, kitabında sinemanın teorisine ve tür ayrımına da giriyor. Teori hakkında çok temel bir düşünceden hareketle, “Sinemaya giden, bir film gören herkes (haydi hemen hemen herkes diyelim) yalnızca gördüğüne inanır ve gördüğüne inandığı şeyi görür” diyerek sinema ve gerçeklik hakkında bir değerlendirmede bulunuyor. İnsan psikolojisiyle, felsefi gerçeklikle ve sinemanın bugüne değin yaptığı yolculukta gerçeğin sanatçılar tarafından nasıl ele alındığıyla doğrudan ilgilenen Baydur, meselenin ahlaki yönüne de değiniyor. Bu bağlamda birkaç açıdan bakarak bu kavramı değerlendirdiğini ve günün sonunda dikkate değer bir tartışma yürüttüğünü söylemek mümkündür.

Baydur, tür ayrımı hususunda da geniş bir perspektiften bakmaya çalışıyor. Özellikle sinemanın ilk yıllarında somut gerçekliğin filmcilerin kadrajına “girmek zorunda” olduğu yıllarda, Baydur kafasını animasyonculara çeviriyor. O noktadan hareketle yapılan filmleri ve bu yeni sinema türünü değerlendiren Baydur, bilim kurgudan sesin sinemaya geliş dönemine ve yeni türlerin peyda oluşuna kadar farklı alanlarda salınıyor.

Kubrick’in, sinemayı diğer sanat dallarından ayıran yegâne fark olarak tanımladığı kurgu meselesi de Baydur’un çalışmasında yerini alıyor. Griffith ve Ayzenştayn gibi önemli kurgu mucitleri kitabın odağında yer alıyor.

Baydur’un kitabı, sinema hakkında fikir edinmek, bu sanat dalı üzerine derinlemesine düşünmek isteyenler için kıymetli bir çalışma…

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR