Ömer Şişman’ın ‘Empat’ı…

Geçmişi daha gerilere de götürülebilir belki ama en az on beş yirmi yıldır olup bitene ilgisiz, kayıtsız kalmanın, bencilleşmenin, ötekileştirmenin, başkasını yok saymanın, başkasının duygusuna, düşüncesine, ağrısına, acısına, yasına aldırış etmemenin, kısaca apatikleşme diyebileceğimiz durumun egemen olduğu bir toplumsal atmosferde yaşadığımız söylenebilir. Özellikle güç, erk, iktidar sahipleri, çevresi ve iktidarın ideolojik aygıtlarının etkisi altında tuttuğu kesimler toplumun geri kalanına, onların değerlerine, tercihlerine karşı adeta üç maymun halinde. Sessizliğin bozulduğunda ancak ve çoğunlukla linç için, eza, ceza için bozulduğu söylenebilir. Fakat bu, ötekinin travmasına ilgisiz kalmanın, onları yok saymanın, sorunlarına, acılarına duyarsızlık halinin, yani bir tür apatiklik durumunun tam olarak zıddı değilse bile alternatifi de yok değil. Yani başkalarını yaşadıklarıyla birlikte duyumsama, önemseme olarak açımlayabileceğimiz empati de var. Bunu benimseyenler, içselleştirenler de söz konusu.

Empatinin, içinde bulunduğumuz koşullarda önemi daha da artmış durumda. İnsanla birlikte diğer canlılara, doğaya karşı duyarlılığın, farkındalığın oluşmasında, gelişmesinde empatinin önemi büyük. Öte yandan empatiden yoksun olarak daha iyi bir dünya, daha iyi bir yaşam, daha iyi bir yarın umudunu büyütmek, gelecek düşü kurmak da pek mümkün değil. 

Bununla birlikte, apati yaygınlaştıkça, yerleştikçe empatinin yaşama yansıması daha da zorlaşıyor, imkânsızlaşıyor. Empatinin yokluğu aynı zamanda travmaların ardının arkasının kesilmediği toplumda başkalarının acılarına, ağrılarına, duygularına, düşüncelerine karşı duyarlı olmak, onları anlayabilecek, kavrayabilecek, algılayabilecek duyarlılığı, farkındalığı içselleştirmiş bir dil ve söylemin de yokluğu sonucunu oluşturuyor. Empati duygusunun eksikliği mağdurun daha çok mağdur olması, en çok da travmaya maruz kalan kişinin, kişilerin, grupların, toplum kesimlerinin yalnız kalması, kimsesiz bırakılması anlamına geliyor. Bununsa cehennemin ateşini daha çok alevlendirmekten başka bir anlamı yok.

Öyleyse ne yapılabilir? Empati duygusunun gelişmesi, yaygınlaştırılması sağlanabilir mi? Empati duygusu yüksek bir toplum haline gelmek hayal mi? Gerçekleşmesi imkânsız düş mü? Öyleyse de gerçekçi olup imkânsızı istemek gerekir diye düşünüyoruz. Galiba artık neden empati konusuna değinme gereği duyduğumuza açıklık kazandırabiliriz.

İlk kitabı 2005’te yayımlanan 'Hata Devam Ediyor'la dikkatleri çekmişti Ömer Şişman. Geçen süreçte 'Bitkiben' (2010), 'Dikenli Zıplak' (2017), 'Dramatik İyileşmeler' (2018) adlı şiir kitaplarını yayımladı. Şişman’ın, son olarak okurla buluşması 160. Kilometre Yayınları'nın 'Gulyabani' dizisinden çıkan 'Empat'la gerçekleşti. On yedi şiirden ve kırk sekiz sayfadan oluşan 'Empat', yayınevinin Gulyabanı dizinin onuncu kitabı.

Kitabın adını oluşturan 'Empat'ın kaynağı, empati sözcüğü ya da kavramı diyelim. 'Empat', empati yapan ya da kuran, empati duygusu olan (kişi, kimse) anlamına geliyor.

Ömer Şişman, kitabın “Bilmiyoruz” başlıklı ilk şiirinde, yaşanılan anın içerisinde duyarsız kalınan, önemsiz görülen bir durumun, olayın aslında ne büyük bir trajedi içeriyor olabileceğine çekiyor dikkatleri. Bir yandan da 'Empat' olarak kitaptaki şiirlerde nelerden söz etmekte olduğunun ipuçlarını sunuyor da diyebiliriz. Şiirden bir bölüm aktaralım:

Çevirme oldu, evet, çevirdiler
On dakika önce
Polis aldı kardeşinizi

Karakoldadırlar belki şimdi
Bilmiyorum hangi karakol
Gece gece anlamadık bir şey

Şiirden ötede, denemeden, öyküden ve diğer düzyazı türlerinden beride metinler ya da metinselliklerde olduğu gibi 'Empat'ta da anlatılmak istenen neyse onun; derdin, sorunun, iddianın ya da “sıkıntının” şiire değil, söze tercüme edildiği, bunun daha çok önemsendiği, önceliğin buraya verildiği söylenebilir. Yeni bir biçim ve yeni bir biçemsellik değil bu aslında.

Şiirden öteye geçen, ancak diğer yazın türlerinden herhangi birinin de kapsamında olmayan metin, metinsel ya da metinsi anlatım tarzının modern Türkçe şiirdeki ilk denemeleri Nâzım Hikmet’te karşımıza çıkar. Daha öncesi de vardır ama 'Memleketimden İnsan Manzaraları' bu arayışın, bu deneyimin en tipik ve güçlü örneği olarak anılabilir. Nâzım Hikmet, söz konusu yapıtı tasarladığı ve ilk çalışmalarını yaptığı süreçte Bursa Cezaevi’nden Kemal Tahir’e yazdığı mektupta şunları dile getirir:

“Geçen gün Raşit Kemali ile konuşurken bir vesileyle, ‘Ben artık şiir yazmayacağım’ dedim. Kelime ve istilah üzerinde oynamak istemiyorum. Yani şimdi şu yazdığım 3350 küsurluk kitap bir şiir kitabı değil. İçinde şiir unsuru var, hatta bazen teknik bakımdan kafiye filan bile. Fakat aynı derecede nesir ve tiyatro, hatta senin kaydettiğin gibi sinema senaryosu unsuru da var. Ve en galip olan, heyeti umumiyeyi tayin eden şiir unsuru değil. Ötekiler de değil, demek istiyorum ki, galiba ben artık şairlikten el çektim ve başka bir şey oldum. Bak daha iyi anlatayım. Bu benim ilk hikâyeli ve insanlı kitabım değil. Benerci, Taranta-Babu vs. var. Ama onlarda yer yer, düpedüz nesir parçaları bulunur. Hiç nesir parçasız hikâyeli kitabım Jokond’dur, ve o bir poemdir. Benerci’de olsun, Bedreddin’de olsun nesir ve şiir diye, nesrin yapacağı, şiirin yapacağı iş diye ve saha diye bir ikilik vardı. Bunda yok. Ama bu Jokond gibi bir poem de değil. Bilhassa muhavereler buna mâni. Ama muhavereler şiir değil ise de, düpedüz nesir de değil. Velhasıl bu kitabımda beni memnun eden yegâne şey, evvela vahdettir. Şiir nesir ikiliği yok. Sonra bu vahdet tek unsurlu değil. Yani Jokond gibi. Bu çok zıtlı unsurların vahdeti oluyor.”

Ömer Şişman okuru, bizleri empatiyle yaklaşıldığında basit, sıradan denilen olayların, önemsiz görünen durumların, anların, yaşantıların, tanıklıkların nasıl büyük bir trajedi içerdiği gerçeğiyle yüzleştirmeyi denerken kendisinin de bir “empat”a dönüştüğünü belirtmek isteriz. Bunu kendisini bir model olarak sunması olarak yorumlayabiliriz. “Bir Yerlerde Kavga Var” başlıklı şiirden bir betik okuyalım:

Bir yerlerde kavga var / Sesleri bir tek ben duyuyorum
Bir o pencereden bakıyorum / Bir öbür pencereden
Kavga hangi daireden geliyor / Anlamıyorum
İmdat diyor biri / Duyuyorum

Şişman, modern Türkçe şiirde iki binli yıllardan sonra başlayan ve yeni kuşakların geniş kabulünün, onayının, katılımının gerçekleştiği antilirik yönelimin, deneysel, somut şiir arayışlarının, “bütüncül deformasyon” girişiminin oluşturduğu yelpaze içinde adı öne çıkanlardan biri oldu. İlk kitabı 'Hata Devam Ediyor'da şiir anlayışı dili bozmaya, dilde bilinçli biçimde sözdizimsel ve semantik arızalara, sapmalara, dolayısıyla dille cebelleşmeye yaslanmaktaydı. Sonraki yapıtlarında, bilhassa yeni kitabında, dille uğraşmayı ön plana alan, şiiri o cebelleşmede elinde kalanlarla kurmayı önceleyen tavrı terk etmiş. Daha çok sözün, söylenmek istenilenin aktarımını ön plana çıkarmış gibi. Şu dizeleri “Kötüye” başlıklı şiirden alıntılıyoruz:

İslamcılar ihale peşinde koşar
Dünya döner

İyiye dönmez
Kötüye döner
850 milyar dolarım yok
İsviçre bankalarında

Ömer Şişman, şiirde değişimden yana olsa da deneyin, arayışın sürekliliğine pek sıcak bakmıyor. 2017’de Mikâil Söylemez’in sorularına karşılık verirken şöyle konuşmuş: “Deney memurluğu da, imgecilik memurluğu kadar sıkıcı.” Şişman, rutinden uzak durmayı da, değişimi de, arayışın temposunu belirlemeyi de şahsi bir mesele olarak görüyor.

Şişman için, şiirlerinin verdiği izlenimi dayanak alarak söylersek “gezmeyi” seviyor diyebiliriz. Ama gönlünce gezmek istiyor. Öyle anlaşılıyor ki herhangi bir biçimde sorumluluk almadan, denetim, kontrol, sınır vb. olmaksızın “gezmeyi” arzuluyor. Şairin türler, temalar, konular, biçimler, biçemler arasında gezmeyi, serbestçe geçiş yapmayı istemesinin, şiiri geliştirecek derinleştirecekse elbette bir sakıncası olmaz.

Şairin iletişimsizliğin, anlayışsızlığın, empati eksikliğinin kesiştiği kavşaktan konuştuğu “4 Numaralı Metro Hattı”ndan iki betik okuyalım:

O ülkenin o şehrinde o vardı benim arkadaşım
Birbirimizi çok güzel anlamazdık
Havada asılı kalırdı bir an sözlerimiz
Çıkar hayvanat bahçesine giderdim

İnsan bütün günü su aygırlarıyla geçirince
Şempanzelerle zebralarla pandalarla
Bir aydınlanma yaşamı olması gerektiğini düşünüyor
Ufaktan bir bulanma eşliğinde

Modern Türkçe şiirde iki bin sonrasında başlayan ve giderek yoğunlaşan arayışlar içerisinde öne çıkan kimi isimler, zamanla başlangıçta karşılaştıkları tepkileri ve “böyle” şiir olur mu tarzında itirazları geçersizleştirdiler. “Böyle de” şiir olabileceğini kabul ettirip yerleştirdiler. Artık modern Türkçe şiirde, varlığını kabul ettirmiş bir antilirik şiir kanalı var.

'Empat'ı, ağırlık noktasını, bazen şiirin birtakım unsurlarını geri plana itmek pahasına, sözün gerçekliği ve samimiyetinin yoğunlaştığı yere yığan bir kitap olarak değerlendiriyoruz. Ancak Şişman’ın yeni kitabındaki şiirleri okuyanların tanıştıklarına pişman olmayacakları 'Empat'ın sesine, sözüne dikkat kesilmeye de değdiğini belirtmek isteriz.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR