Valeria Luiselli yazıyor: Bir hayat 40 soruya sığar mı?

Siren Yayınları tarafından üç kitabı yayımlanan Valeria Luiselli’nin 'Tell Me How It Ends: An Essay in 40 Questions' başlıklı kitabı 'Bana Sonunu Söyle' adıyla ve diğer üç kitabın da çevirmeni Seda Ersavcı’nın çevirisiyle okurla buluştu. Geçtiğimiz günlerde Siren Yayınları’ndan çıkan kitapta, “yabancı” olmaya, ırkçılığa, insanın insana zulmüne dair gerçekleri ve Meksika sınırındaki hadiseleri, bizzat gözlemlediği çocuklar vasıtasıyla okuruna aktarıyor Luiselli. Gerçeği eğip bükmeden, “kurmadan”, dolaysız ve apaçık bir biçimde yazmayı tercih ediyor. 'Bana Sonunu Söyle'ye anlatım gücünü veren de bu.

Luiselli’nin Meksika doğumlu olması, 'Bana Sonunu Söyle'yi çözümlerken yazar odaklı bir okuma yapmamıza imkân sağlıyor. Çünkü Luiselli, ailesiyle birlikte ABD’ye göç ediyor, yeşil kart başvurusunda bulunuyor, New York’ta yaşamını sürdürüyor. Yani, hikâyesine değindiği göçmen çocukları, onlara sorulan sorular karşısında zihinlerinden geçenleri, “gönüllü dönüş” başlığının perde arkasını bir noktaya kadar anlayabilecek bir bakışa sahip. “Yabancı” olarak etiketlenmeyi de deneyimlemiş olduğunu eklemek gerek.

Öte yandan, henüz ilk kitabıyla dikkat çeken yazarlardan biri Luiselli. Bu dikkatin başlıca sebebinin, yazarın ele aldığı meselelerin/malzemenin -uygun bir işleyişle- birer hikâye olabileceği konusunda edebiyat dünyasını ikna etmesi olduğunu söyleyebilirim. Nitekim, edebiyat eleştirmenlerinin yazar hakkındaki söylemlerine baktığımızda, onun iyi bir malzeme işleyicisi olarak değerlendirildiğini görüyoruz. Bu değerlendirmeler, ödül jürilerinin de gündeminde olmalı: National Book Foundation tarafından 2014 yılında gelecek vaat eden “35’inden Genç 5 Yazar”dan biri olarak belirlenen Luiselli, felsefe eğitimi aldı, yüksek lisansına Columbia Üniversitesi’nde devam etti. Daha sonra üniversitede dersler de verdi. İlk romanı 'Kalabalıkta Yüzler', LA Times’ın Art Seidenbaum İlk Roman Ödülü’ne layık görüldü; ardından 'Dişlerimin Hikâyesi', Uluslararası Dublin Edebiyat Ödülü adayları arasında gösterildi ve LA Times Kurmaca Kitap Ödülü’nü kazandı. New York Times, McSweeney’s, Brick, Granta, New Yorker gibi mecralarda öykü ve makale yazarlığı da yapan Luiselli, son romanı 'Kayıp Çocuk Arşivi'yle ise Rathbones Folio ve Uluslararası Dublin Edebiyat Ödülü’nü aldı.

GERÇEK, KURMACAYA GALİP GELEBİLİR
Yazarın kitapları arasında 'Kayıp Çocuk Arşivi', 'Bana Sonunu Söyle' ile yakından ilişkili olması bakımından diğer kitaplardan farklı bir yerde. Yazar, her iki kitapta da göç hikâyelerine ve doğrudan göç olgusuna odaklanmakta. İlgili okur anımsayacaktır, bir “yol romanı” olarak tanımlanan 'Kayıp Çocuk Arşivi', Türkiye’de de çeviri edebiyat kategorisinde dikkat çekici kitaplardan biri olmuştu. Luiselli romanında, basit bir göçten değil, bugün de dünyanın birçok noktasında meydana gelen kitle hareketlerinden bahsediyor ve bu durumu muhtelif perspektiflerden ele almaya çabalıyordu. 'Bana Sonunu Söyle'nin temelinde de aynı itki yer alıyor. Fakat bu kitapta esas olan kurmacanın kendisi ya da edebi kaygı değil, gerçekler. Luiselli, bir göçmen mahkemesinde tercüman olarak çalıştığı dönemde yaşananları, çoğu Kuzey Üçgeni’ni oluşturan ülkelerden göçmüş çocukların sorgu formları karşısındaki tepkilerini, bu formların içeriğini, kayıt dışı hayatları anlatıyor 'Bana Sonunu Söyle'de. Bahsi geçen iki kitabı doğrudan birbirinin tamamlayıcısı olarak göremesek de birbirini besleyen metinler olarak yorumlayabiliriz. Ki Luiselli’nin röportajlarına baktığımızda, metinlerin birbirini beslemekten öte farklı bir işlevi olduğunu görüyoruz. Yazar, gönüllü tercümanlık yaptığı dönemde dinlediği acımasız hikâyeleri önce -kurgusal bir düzlemde- bir roman olarak kaleme almaktan kaçınmış, etik bulmadığından yazmaya ara vermiş; gerçekleri olduğu gibi veren 'Bana Sonunu Söyle'yi yazdıktan sonra ise kendini roman yazmaya dönmek konusunda özgür hissetmiş ve 'Kayıp Çocuk Arşivi' böylece tamamlanmış. (1)

Yazarın meselesi, tüm insanlığın meselesi; öyle olmalı. Yakın geçmişte ve günümüzde felaketten kaçma, savaştan sağ kurtulma ve yalnızca nefes alabilme umuduyla sınırlarda hayat mücadelesi veren binlerce insanın olduğu aşikâr. Dünya göçle şekilleniyor, siyaset de öyle. “Mülteci”, “sığınmacı”, “yabancı”, “kayıt dışı” gibi sözcükleri yalnızca haber sayfalarında okumuyoruz, gündelik bir sohbette de işitiyoruz. Luiselli’nin yansıttığı coğrafya Latin Amerika ülkeleri ve ABD olsa da yakın çevremizde benzer hadiseler yaşanıyor ve bu gidişle yaşanmaya devam edecek. 'Bana Sonunu Söyle' gibi hikâyeleri kurmacanın nesnesi hâline getirmeden, olduğu gibi veren metinler bu sebeple ayrıca değerli. Gazeteci kimliğine bürünen Luiselli’nin metni bir tür rapor, tarihe düşülen bir not, çarpıcı bir kayıt.

'Bana Sonunu Söyle', yayıncının notuyla ve onun yönelttiği bir soruyla başlıyor: “Başı, sonu ya da ortası olmayan bir hikâye nasıl anlatılır?” Aslında bu soru yukarıda söz ettiğim “gerçekçilik”le bağlantılı. Luiselli’nin gözlemlediği göçmen çocukların hikâyeleri, sıradan hikâyeler gibi derli toplu değil ve ne kadar uğraşılsa da sınırları belirlenmiş bir çerçevenin içine yerleşmeleri oldukça zor. Bu soru aynı zamanda yazarın kendi çocuklarına verdiği yanıtlarla ilişkili. Luiselli, çocuklarına sınırlarda yaşanan toplu göçleri ya da devlet politikalarını açıklamaya çalışırken “nasıl anlatmalı” engeline takılıyor. Kendini, “Göçmen çocukların yerinde kendi çocuklarım olsaydı hayatta kalmayı başarırlar mıydı?” diye düşünürken buluyor çoğu zaman. Kitaba adını veren de Luiselli’nin küçük kızı. Hikâyelerin bazılarına kulak misafiri olan küçük kız, annesine, “Peki bu hikâyenin sonunda ne oluyor?” diye soruyormuş.

KÂBUSTAN UYANMA ARZUSU
Bir hayat 40 soruya sığar mı? Peki, ya taciz, tecavüz, cinayet ve onca kayıp? İlk soru “ABD’ye neden geldin?” ile son soru “Kendi ülkene dönecek olsan sana kim göz kulak olurdu?” arasında tereddüt, şüphe ve korku hüküm sürüyor. Cevaplar değişse de değişmeyen bir şey var: Kâbustan uyanma arzusu. Çocukları farklı sorular yaralıyor, birçoğu aslında ne amaçla orada bulunduğunu tanımlayabilecek durumda değil. Tek amaçları, ABD’ye kendilerinden yıllar önce gelmiş ailelerini bulmak. Diğer taraftan, ailelerinden kaçanlar ve bu sebeple sınırları aşanlar da var:

“Fakat pek çok yanıttan çocukların evlerinden ve mahallelerinden sürülme sebeplerinin tam da ‘birlikte yaşadıkları insanlar’ olduğu sonucu çıkarılabiliyor.” (s. 42)

“Annen-baban nerede?” gibi basit görünümlü ama kökü derinde sorulardan fazlası var sorgu formlarında. “ABD’ye seyahatin esnasında başına seni korkutan ya da yaralayan bir şey geldi mi?” mesela, Luiselli’nin de özellikle vurguladığı yedinci soru. Yazar bu sorunun bir Meksikalı olarak kendisini utandırdığından söz ediyor. Çünkü Meksika’dan geçerlerken çocukların başlarına başka yerlerde olabileceğinden çok daha kötü şeyler geliyor. Üstelik istatistikler korkunç durumda: “ABD sınırına ulaşmak için Meksika’dan geçen kadınların ve kız çocuklarının yüzde sekseni yolda tecavüze uğruyor. Bu durum o kadar yaygın ki çoğunluğu kuzeye doğru yola çıkmadan önce doğum kontrol önlemleri alıyor.” (s. 25) Yahut kaçırılma ve kaybolma vakaları; altı ay gibi bir zaman diliminde 11 bin 333 göçmenin kaçırıldığı kaydediliyor, on yıla yakın bir sürede 120 bin civarı göçmenin kaybolduğu söyleniyor. Tehlikeler sınıra ulaşana kadarki yolculukla sınırlı değil. Göçmenlerin ABD’ye geldikten sonra başlarına bir felaket gelip gelmediğiyle ilgili bir soru da var. Sözün kısası, bu Orta Amerikalı çocuklar, Meksika’yı geçerken hayatlarını riske atmakta. Burada dikkat çeken unsur, çocukların yedinci soruya nadiren dürüstçe cevap vermeleri. Bu konuşamama/anlatamama hâli ise yaşananların ne derece korkunç olduğunun bir kanıtı.

“Bu çocukların tenleri daha açık renk olsaydı tepkiler farklı mı olurdu acaba diye geçiriyoruz aklımızdan: daha halis ırklara, farklı milletlere mensup olsalardı farklı mı olurdu? Daha bir insan muamelesi görürler miydi? Çocuk muamelesi görürler miydi?” (s. 17)

Göçmenleri bir veba salgınına benzetenler de var, Luiselli gibi onları anlamaya çalışanlar da. Birinci grubun sayıca üstün olduğunu belirtmeye gerek duymuyorum. 'Bana Sonunu Söyle'nin okurda karşılığını bulmasını kolaylaştıracak niteliği, yazarının bu empati yeteneğinden geliyor. Hikâyeleri kişiselleştiren bir tavırla ele alan yazar, kendi ailesiyle yaşadığı ABD serüvenini işin içine katmış ve böylece göçmenlerle ortak bir paydada buluşmuş: Daha iyi bir hayat için çabalamak. Öte yandan, zaman zaman işittiklerine katlanamayacak olduğunu hissetse de göçmenlere yardım edebilmek için elinden geleni yapıyor Luiselli:

“Dolayısıyla çocuklara o yedinci soruyu -‘ABD’ye seyahatin esnasında başına seni korkutan ya da yaralayan bir şey geldi mi?’ sorusunu- sormam gerektiğinde tek istediğim yüzümü ve kulaklarımı kapatıp sırra kadem basmak aslında. Ama bunu yapmamam gerektiğini biliyorum ya da en azından yapmamaya çalışıyorum diyeyim. Kendime öfkemi, kederimi, utancımı bir kenara bırakmam gerektiğini anımsatıyorum; hani olur da çocuklardan biri sınır dışı edilmesine karşı yapılacak savunmada kilit rol oynayabilecek bir ayrıntıyı açığa vurursa diye gıkımı çıkarmadan oturup dikkatle dinlemem gerektiğini düşünüyorum.” (s. 27)

Bahsi geçen iki gruba bir üçüncü grup da eklenebilir ve bu grup kabaca “göçmenlerin çaresizliğinden faydalananlar” olarak adlandırılabilir. Kim bunlar? Çeteler, dolandırıcılar ve yıkım dönemlerinde hep orada hazır bulunanlar: Umut tacirleri. Onlarla birlikte bir de herhangi bir dayanağı olmadan/sebep göstermeden göçmen alımına karşı olanlar, göçün yalnızca o çocukların (“güneyli barbarlar”) sorunu olduğunu düşünenler (“kuzey uygarlığı”) var. Ki Luiselli ülkelerin dış politikalarına, milliyetçi tutuma, ırkçı söylemlere değinirken bu insanlara da değiniyor aslında. Ayrıca uyuşturucu savaşlarının ve çete terörünün göçle birlikle ele alınması gerektiğini vurguluyor:

“Gelgelelim uyuşturucu dolaşımı ve sayısız savaşı -gerek açıkça ilan edilenler gerekse bastırılanlar- San Salvador, San Pedro Sula, Iguala, Tampico, Los Angeles ve Hempstead sokaklarında yapılıyor. (…) Uyuşturucu savaşından yarı küresel bir savaş olarak, en azından Kuzey Amerika’daki Büyük Göller’den başlayıp Honduras’ın kuzeyindeki Celaque Dağları’na kadar uzanan bir savaş olarak söz etmeye bir an önce başlamamız lazım.” (s. 68)

Kitabın sonunda “Final” başlıklı bölümde yer alan sekiz kısa notun, özellikle Luiselli’nin Trump hükümetine -göçmen krizi odaklı- bakışını yansıtması bakımından dikkate değer olduğunu söylemeliyim. Yazar, mevcut zihniyet değişmedikçe sınır insanlarının hep aynı kaderi yaşayacağını 2017 yılında kaydettiği notlarda açıkça belirtmiş. “Teşekkür” kısmında ise anlattığı hikâyelerin hepsinin “gerçek” olduğunun altını çizmiş. 'Bana Sonunu Söyle', Kapka Kassabova’nın -sınır insanlarıyla görüşmelerini kaydeden- 'Sınır'ını anımsattı bana. Kassabova, “diğer tarafta yeniden doğma” umudundan bahsediyordu kitabında. (2) Bu noktada, Luiselli ve Kassabova, farklı coğrafyaların sınırlarında gezinseler de, söz konusu gözlem ve empati olduğunda aynı noktada buluşan yazarlar. Her ikisinin metni de tam da bu sebeple okura gerçekçi ve samimi gelecektir.

Kitabıyla, hepimize başı, sonu ya da ortası olmayan hikâyeleri de önemsememiz için bir çağrıda bulunuyor Luiselli. Kulak vermeli.

Notlar

Valeria Luiselli: ‘I look at Mexico from afar with pain and love’, The Guardian Interview (Ursula Kenny), 20.06.2020: https://www.theguardian.com/books/2020/jun/20/valeria-luiselli-i-look-at-mexico-from-afar-with-pain-and-love
Kapka Kassabova, Sınır: Avrupa’nın Kıyısına Yolculuk, çev. Seda Çıngay Mellor, SaltOkur Yayınları, 2020.
 
Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR