Kopuşlar ve tutunacak bir şeyler arama çabaları

Parçalanıp dağılmaya yüz tutmuş her şeyi sözcükler bir araya getirebilir. Bu yıkımın nedeni sözcükler de olabilir pekâlâ fakat denemeye değer. Sözcüklerin gücüne inanmak ve bunu kavramak, bittiği düşünülen bir şeyi yeniden hayata döndürebilir. Sözcükler, bir bozgunu ve bunalımı sonlandırıp bugünü yorumlamayı kolaylaştıracağı gibi geçmiş ve şimdi arasında bağlantı kurmayı sağlayabilir. Hayal gücünü kuvvetlendirerek yeni bir hayat kurmak için bizi cesaretlendirebilir.

Modern Rus edebiyatının en önemli temsilcilerinden Mihail Şişkin, deyim yerindeyse feleğin çemberinden geçmiş ve sözcüklerin gücüne inanan bir yazar. Bu payeyi alana dek pek çok iş yapan Şişkin, yaşamını sürdürmeye çalışırken epey deneyim kazanıyor ve hem Rusya’nın yakın geçmişini hem de bugününü etraflıca düşünmek için fırsat yakalıyor. 1991 öncesinde ve sonrasında kurulan rejime muhalifliğiyle öne çıkan, İsviçre ve Rusya arasında mekik dokuyan Şişkin, memleketinin devasa kültürünü, insan kavrayışını, siyasi gelgitlerini, giriştiği ve girişmekten kaçındığı savaşları, sırtındaki kamburları ve büyüklüğünü işliyor kitaplarında.

Yazar, romanlarında ve öykülerinde, ikili ilişkilere, dağılan ve kurtarılmaya çalışılan, bırakılan ve tutunulan yaşamları anlatırken insanın üzerinde büyük bir baskı kuran zamana yoğunlaşıyor. Söz konusu baskı yüzünden sakınılan, eğilip bükülen ve olduğundan farklı anlamlara büründürülen sözcüklerin, kişileri sürüklediği noktaları gündeme getiren Şişkin, bireyde geçmişin yarattığı huzur ve gelecek tedirginliği arasında hassas dengeler kuruyor. Bu süreçte, dert anlatmada sözcüklerin kimi zaman yetersiz kaldığını, kimi zaman anlamını aştığını sezdiriyor.

Rus edebiyat mirasına tutunduğu, Sovyetler dönemindeki yüzeyin altına indiği, sözcüklerin gücüyle dağılma öncesini ve sonrasını yine insan ilişkilerinden hareketle öyküleştirdiği 'Mürekkep Lekesi'yle karşımızda bu kez Şişkin.

DEĞİŞEN ZAMAN VE KİŞİLER
Şişkin’in öyküleri; parçalanmışlıklardan, belirsizliklerden, duygularına ket vuranlardan ve savrulanlardan besleniyor. Bocalayanlar, arayıştakiler ve derdini doğru düzgün ifade etme çabasıyla yanıp tutuşanlar çıkıyor karşımıza 'Mürekkep Lekesi'nde. Onlardan biri şöyle diyor: “Evet, her şeyin temelinde bir doğru, hat, çizgi yatar. Boşlukta herhangi iki noktayı alın, herhangi iki nesneyi alın; aralarına onları bağlayacak bir doğru çekebilirsiniz. Dünyadaki her şeyin arasında gözle görülmeyen doğrular vardır, hepsi birbirine bağlıdır, ayrılamazlar. Uzaklık da bu gerçeğin önünde engel teşkil edemez; doğrular uzadıkça uzar, lastik gibi uzadıkça şeyleri daha sıkı bağlar birbirine. Gördüğünüz gibi mürekkep hokkası ile parke zemine düşmüş as arasında, kuyruklu piyanonun pedalı ile pencere pervazına düşen ağaç dallarının gölgeleri arasında, benimle sizin aranızda birer doğru uzanıyor. Onlar da bir nevi damarlar, dünyanın dağılıp gitmesini engelleyen damarlar.”

Kalemin, kâğıdın ve sözcüklerin gücünü karakterlerine yansıtan Şişkin; bazen bir ömrün özetini veriyor öykülerinde, bazen kişileri geriye dönüp bakmaya zorluyor, işin içine kapanmamış hesapları katıyor.

Öte yandan, eski ve yeni Ruslar arasındaki karşılaştırmalar, dünyayı ve yaşamı algılayışı nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Başka bir deyişle değişen zamanla birlikte yükselenler, olduğu yerde kalanlar ve bulunduğu noktadan aşağı düşenler çıkıyor karşımıza. Bu arada, Rusya’nın kültür öznelerinin, büyük yazarlarının kişiliği ve sanatçılığı da dâhil oluyor bu karşılaştırmaya; hepsi, bir kerteriz meydana getiriyor.

Eski Rusya ve yeni Ruslar arasındaki bağlantıyı ya da ayrımları, öyküler ve kurmaca karakterler üzerinden sunan Şişkin, Nabokov’dan kalan mürekkep lekesine, Gogol’e ve Çehov’a kırıyor dümeni, âdeta bu isimlerin koylarına sığınarak yıpranmışlığı ve çürümüşlüğü kültürel mirasla aşma yolları arıyor.

Denk gelişler ve gerek kendisiyle gerek etrafıyla hesaplaşanlar da öykülerdeki yerini alıyor. Bir karakterin bu konuyla ilgili belirmemesi dikkat çekici: “Geride bırakılan hayatı bir şeyle ölçmek mümkünse eğer o şey, payına düşen karşılaşmaların sayısıdır herhalde.” Yaşananların ve ölümlerin çetelesini tutmanın yolu buradan geçiyor, gülümsenen ya da ciddiyetle poz verilen fotoğraflara bu yoldan ilerlenerek anlamlar yükleniyor. Bu karelerin bazısında mutlu yüzler, bazısında kocaman bir hapishane hâline getirilen ülkenin izleri görülüyor. Tedirgin edici şimdiden bakıp kaybolmuş geçmişini arayanlar selamlıyor okuru.

'VAR OLMANIN LÜZUMUNA' YÖNELİK ELEŞTİRİLER
Şişkin’in öyküleri, yakın ve uzak geçmişle, edebiyatla, mutlulukla ve hüzünle yâd edilen aile tablolarıyla, biten ve tam olarak başlamayan aşklarla örülü. Bunlara korkular, kaçışlar, açılıp kapanan hesap defterleri, mutluluktan veya yalnızlıktan boğulma eşiğine gelen, ömrünü siyasetle tükettiğini ve yaşamayı ötelediğini düşünen insanların hikâyelerini de ekleyebiliriz.

Öykülerdeki karakterler mektuplarla, konuşmalarla, çıkardıkları hayat derslerinin aktarımıyla, farklı insanları ve kültürleri karşılaştırarak kendi “başkalıklarını” ortaya koymaya uğraşıyor. Diğer bir ifadeyle hayata bakış açılarını tartıp kendilerine bir yol çizmeye çabalıyorlar. Bu arada kırılıp dökülenleri birleştirmek için tartışıyor, daha evvel gittikleri patikaları sorguluyor; evlilikleri, politik tercihleri, yaşam biçimlerini ve bir zamanlar göz ardı ettikleri seçenekleri masaya yatırıyorlar. Tüm bunları, Rusya’nın geçmişiyle bağlantılar kurarak gerçekleştirirken devrim teorisi ve pratiği arasındaki farkları sıralıyorlar yaşam tecrübelerinin ışığında.

Ardından hayati bir sorgulama; “var olmanın lüzumuna” yönelik eleştirel bir belirleme yapıyor karakterlerden biri: “Hayat geçiyor, bense bu hayata ne demeye geldiğimi hâlâ bilmiyorum. Tek bir insana bile faydam dokunmadı. Hiç kimse için hiçbir şey yapamadım. Kendime duyduğum inancı kaybettim. İnsanlar arasında kendime yer bulamıyorum. En yakınlarımın arasında bile (...) Hayatta en çok pişman olduğum şey ne, biliyor musun? Öyle hesapsızca çarçur edemediğim aşkımı senle paylaşabilirdim, benden sana bir tek acı kaldı. Affet beni, eğer yapabilirsen! Düşündükçe kalbim parçalanacakmış gibi geliyor, benim asıl varoluş sebebim sana aşkımı verebilmekti, bense kimseye hayrı dokunmayan hayatımı, ne idiği belirsiz yaratıklara heba ettim.”

Şişkin’in öykülerinde kopuşlar ve hayatta tutunacak bir şeyler arama çabası ön planda. Kâğıda ve söze dökülenler, hep bu uğraşa denk geliyor: “Kalem, sadece kâğıda her dokunuşunuzda, avuç içinizden girip sizi geriye iten tüm hayalleri ve korkuları, erdemleri ve kusurları en ufak hata olmadan kaydeder. Ömrünüzde olup biten her şey bir de bakmışsınız kalemin ucuna gelivermiş.”

'Mürekkep Lekesi', tam olarak işte böyle bir kaydetme anlayışının ürünü.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR