Sinemanın gerçeklik mefhumu: '10/40/70'

Post-dijital kültür, erken dönem Amerikan edebiyatı ve dijital sinema alanları üzerine çalışan University of Detroit Mercy öğretim üyesi Prof. Dr. Nicholas Rombes’ın geçtiğimiz günlerde Yort Yayınları’ndan '10/40/70: Dijital Film Kuramı Çağında Kısıtlamanın Özgürleştiriciliği' isimli bir kitabı çıktı. Aynı zamanda film yönetmenliği de yapan Rombes, bahse konu olan kitabında sinemanın son yıllarda geçirdiği teknolojik evrimi gerçeklik mefhumunu odağa alarak değerlendiriyor.

Rombes kitabında, çok temel bir noktadan hareket ediyor. Sinemanın dijitale geçene değin, bir film karesinin nitrat, asetat ve polyester pelikülde bedenleştiğini söyleyen Rombes, artık bu durumun değiştiğini, filmlerin taşınabilir ekranlara “devrolunduğunu” dile getiriyor. Bu değişimden hareketle “gözden saklı kalmış bir şeyin izlerini saptamak olanaklı mıdır?” diye soruyor. Bu bağlamdan yola çıkarak, dijital kod olarak filmin, daha önce hiç olmadığı kadar mevcut olduğunu söyleyen Rombes, bugün sinemanın her yerde olduğunu iddia ediyor. Dolayısıyla “Günümüzde film asla ölmez” diyor.

Filmlerin her an ve her yerde görünebiliyor, sürekli halde kopyalanıp çoğaltılabiliyor olmasını, film teorisi bağlamında yorumlayan Rombes, bu durumun özgürleştirici özelliğine vurgu yapıyor. Bir film üzerine çalışmak isteyen bir kişinin, görüntüleri dilediğince görebilmesinin ve hangi amaçla olursa olsun seçip yorumlayabilmesinin görememe ya da idrak edememe riskini ortadan kaldırdığını söylüyor. Bu üretim biçiminin ve ulaşımın sağladığı imkânın seçmede bir kolaylık sağladığını iddia eden Rombes, bu hususun “bizim argümanı seçmemizi değil de onun bizi seçmesini olanaklı kılan türden rastlantısallığın kaybı”nı ortadan kaldırdığını dile getiriyor. Bu noktadan hareketle bir filmin onuncu, kırkıncı ve yetmişinci dakikalarında gerçekleşen olayları film karelerini dondurarak incelemenin o filmin yapısıyla ilgili ipuçları verebileceğini söyleyen Rombes, bahse konu olan kitabında on sekiz filmi çözümlemeye girişiyor.

 Rombes, henüz girişte çok temel bir çelişkiden bahsediyor. Alfred Hitchcock’un yönetmenliğini yaptığı ve dönemine göre bir devrim niteliği taşıyan 1948 yapımı "Ölüm Kararı" filminden söz ediyor. Bu film, bilindiği gibi sekiz dokuz dakikalık dokuz çekimin (kesmenin) bir araya getirilmesinden oluşuyor. O dönem kullanılan kameraların haznesindeki film miktarının tek seferde en fazla sekiz dokuz dakika kadar çekim yapabildiği düşünüldüğünde Hitchcock’un tek plandan oluşan bir film yapmaya çalıştığından emin olunabilir. Aradan yaklaşık yarım asır geçtikten sonra Aleksandr Sokurov’un yönetmenliğini üstlendiği "Rus Hazine Sandığı" (2002) filminin tek plandan (hiç kesme yapmadan) oluştuğunu hatırlatan Rombes, buna olanak sağlayan sinema teknolojisinin gerçeklik üzerindekini etkisinin bir paradoks yarattığını söylüyor. Zira izleyici, bugün artık gördüğü görüntünün gerçekliğinden şüphe eder haldedir. Bu durumu kendi hayatından örnekleyen Rombes, bir gün oğluyla Zhang Yimou’nun "Hero" (2002) filmini izlediğini anlatıyor. Kalabalık bir savaş sahnesi sırasında oğlunun “Bu insanlar gerçek mi?” sorusuna cevap veremediğini aktaran Rombes, o sorunun uzun süre aklını meşgul ettiğini söylüyor: Belki on ya da yirmi yıl önce olsa, bu kalabalığın özel efektlerle yaratılmış olduğunu öğrendiğimizde hayrete düşerdik. Bugün, kalabalığın sahiden de gerçek olduğunu öğrendiğimizde hayrete düşünüyoruz. Bizi hayrete düşüren şey, gerçeklik.

İçlerinde Thomas Vinterberg’den "Şölen" (1998), Andrey Zvyagintsev’den "Dönüş" (2003), Agnês Varda’dan "5’ten 7’ye Clêo" (1962) gibi filmlerin de olduğu on sekiz filmlik seçkide, film görüntüsüne dijital ve klasik üretim biçimden hareketle gerçeklik bağlamında bir yorum getirmeye çalışan Rombes, “Dünün avangardı gerçek olana yönelik cinai bir eylemse, bugünün avangardı gerçekliğin anarşisi ve bütünsel sinemanın zaferidir” diyor.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR