Mültecinin evi

Fotoğraf: AA

Yarınınız belli değil. 

Dününüz berbat. 

Bugününüz iç karartıcı. 

Her an işsiz kalabilirsiniz, bir daha da iş bulamayabilirsiniz.

Çocuklarınızı gönderdiğiniz devlet okullarına güveniniz yok.

Okuduğunuz gazetelerin, seyrettiğiniz televizyonların neye, kime hizmet ettiği şaibeli.

Hukukunuzun bağımsız olmadığını biliyorsunuz.

Gözaltına alınmanız, sorguya çekilmeniz ve sittin sene sürecek bir davanın sonucunu hapishanede beklemeniz an meselesi. 

Ülkenizde yapılan hiçbir sınav güvenilir değil, Milli Piyango kurumunuzun adı bile kirlenmiş.

Bankalardan hangisi bugün var yarın yok belirsiz.

Bakanlar, rektörler ve hatta cumhurbaşkanınız bile diken üstüne.

Herkes birbirini tehdit ediyor, ülke şantajla yönetiliyor. 

Ve kimse kimseye güvenmiyor.

Şu anda bombalar patlamıyor ama patlamışlığı var.

Darbeler yapılmıyor ama yapılmışlığı var.

SİZ DE MÜLTECİSİNİZ

Siz... 

Hiç yer değiştirmediniz, sınırları gizlice geçmediniz, delik botlarla denizlere açılmadınız ama yine de kendi ülkenizde nicedir mültecisiniz.

İşçisiniz, memursunuz, köylüsünüz, sanatçısınız, çiftçisiniz, iş insanısınız, kadınsınız, çocuksunuz, azınlıksınız, farklısınız...

Ve biliyorsunuz, bu ülkede hasbelkader hayattasınız.

Gitmek isteseniz gidecek yeriniz yok. 

Dönmek isteseniz dönecek yeriniz kalmadı. 

Köyleriniz tükendi, ormanlarınız yakıldı, nehirleriniz kirlendi, şehirleriniz yağmalandı, duygularınızla çok oynandı.

Kâğıt üzerinde bu ülkenin vatandaşısınız ama değilmiş gibi yaşamaktasınız.

Ve bu neden böyle oldu hâlâ çok fazla anlamamaktasınız.

İşte böyle bir ülkede sığınmacılara yönelttiğiniz kininizin ve öfkenizin anlamı, sandığınızdan çok farklı.

Kendisine yeni bir hayat kurma umuduyla ülkesinden kaçan ve sizin ülkenize varan o Suriyelileri, Afganları, Pakistanlıları...

Afrika’nın ve Asya’nın çeşitli yerlerinden yola çıkıp bu topraklara varabilenlerden o sağ kalanları aslen sevmiyor olamazsınız.

Olsa olsa...

O insanları kendi topraklarından eden ve sizi de bu korkunç sisteme alet eden devletlerin rezil politikalarını sevmiyorsunuzdur.

Kendi ülkenizin mülteciler üzerinden yaptığı kirli hesapları sevmiyorsunuzdur.

Savaşları çıkaranları, savaşları körükleyenleri, savaşlarda ceplerini dolduranları sevmiyorsunuzdur.

Sokaklarda dilendirilen, çıkmazlarda fuhuş cehennemine sürüklenen çocuklar üzerinden para kazananları ve o para kazananları durdurmayıp aksine önlerini açanları sevmiyorsunuzdur. 

Ülkelerin arasına içi timsah dolu hendeklerden sınırlar kazanları sevmiyorsunuzdur.

Sizi de onları da yoksul bırakanları ve savaşlardan paralar kazanmayı umanları sevmiyorsunuzdur. 

GERÇEĞİN İKİ YÜZÜ

O insanların da bir zamanlar içinde doğduğu ve büyüdüğü bir ev olduğunu düşünseniz...

O evde yaşanmış ve kalbe kazınmış anıları olduğunu aklınıza getirseniz...

Onların da çok ama çok özledikleri en azından bir anneleri, bir kardeşleri, bir sevgilileri, bir arkadaşları olduğundan adınız gibi emin olsanız...

İçlerinden herhangi biriyle şimdi kalkıp, doğdukları yere birlikte gitseniz...

Onun sizi sevdiği sokaklarda gezdireceğini...

Size kendi sevdiği yemeklerden yedireceğini...

Küçükken kurduğu hayalleri anlatacağını...

Nihayetinde sözün hayal kırıklıklarına varacağını...

Ve sohbetinizin bir yerinde muhakkak hüngür hüngür ağlayarak birbirinize sarılacağınızı ve yoksulluğu birlikte lanetleyeceğinizi bilirsiniz.

Evet, ülkeye kafileler halinde çoğu erkek olan mülteciler gelmekte...

Evet, iktidarın mülteci politikası muhtemelen sinsi niyetler beslemekte...

Evet, mülteci sorunu daha da büyük bir karanlık vaat etmekte...

Ama gerçeğin bir yüzü buysa... diğer yüzü de şu:

Mültecileri suça sürükleyen o düzen sizin neden sonuç ilişkisini kurmamanızdan cesaretlendikçe dünya böyle böyle cehenneme dönüşmekte.

Bu yazı ilk olarak Cumhuriyet'te yayımlanmıştır.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR