Sorularla boğuşan tereddütlü iki karakter

Empati, her ne kadar ayağa düşürülse de önemli bir kavram ve eylem. İnsanın kendisini başkasının yerine koyup onun duygularını, düşünce ve edimlerini anlamaya çabalaması, ağır ve zorlukları olan bir iş.

Kjell Askildsen, Thomas F.’nin Kamuya Açık Son Notları’nda bizi böyle bir okumaya davet ediyor: Bir suçlamayla karşı karşıya kalan karakterin hikâyesi ‘Carl Lange’ ve Askildsen’in elli dört yaşındayken kaleme aldığı, kitaba adını veren öyküdeki Thomas F.’nin yaşlılıkla imtihanının yer aldığı metinde yazar, hepimizi bir başkası gibi düşünmeye, kendimizi onun yerine koymaya çağırıyor.

BİR TUHAF SORUŞTURMA
Kitapta iki ana karakterle karşılaşıyoruz: İlki Carl Lange. Thomas F. de diğeri. Birbirinden bağımsız iki novellanın arka arkaya sıralandığı kitabın ilk bölümünde, Carl Lange’yle tanışıyor ve onun gibi şaşkınlıkla bir soruşturma içinde buluyoruz kendimizi.

Lange, genç bir kıza cinsel istismar vakasının şüphelisi olarak polis tarafından soru yağmuruna tutuluyor. Cinsel istismara uğrayan genç kıza verdiği eşkale dayanarak  kapısına gelen polislerin onu gözaltına almasını anlamsız bulan Lange, bu tuhaf olayla ilgili kuşkuya düşüyor, polislerin onu takip edip etmediğini öğrenmek için türlü taktiklere başvuruyor ve saçının sakalının şeklini değiştiriyor.

İthamlara maruz kalan Lange, suçluluk psikozuna giriyor ve küçük düşürüldüğünü inanıyor. Öte yandan, yirmi sene önce çocuğunun arkadaşıyla yaşadığı garip bir ânı ona hatırlatıyor bu soruşturma; sokakta dolaşırken huzursuz oluyor, geceleri uykusu kaçıyor.

Polisin hakkında soruşturma yürüttüğü Lange, bunun nedenini anlayamadığı bir ithamla gerçekleştirildiğini düşünüp durumla ilgili kendince bir karşı soruşturma başlatıyor. Başka bir deyişle kuşkular, yargı ve önyargılar havada uçuşurken aklın sınırlarını zorlayan şüpheler, hem soruşturmacı polisleri hem de Lange’yi bir maceraya sürüklüyor.

Askildsen, Lange olayıyla kişinin kendisinden emin olması ve kuşku duyması, yalanlar ve gerçekler, suçluluk ve masumiyet, bireyin kendisini bilmesi ve kendisine yabancılaşması arasına belli belirsiz bir çizgi çekiyor. Yazarın yarattığı bu muğlaklık silsilesi, etrafımızdaki ve hatta içimizdeki Lange’lere yaptığı bir gönderme sanki.  

SATRANÇ GİBİ BİR HAYAT
Kitabın ikinci bölümü, Thomas F.’nin yaşlılığa karşı verdiği mücadeleden oluşuyor. Meseleye şöyle giriyor: “Dünya eskisi gibi değil. Örneğin, artık yaşam daha uzun sürüyor. Seksenimi devireli çok oldu, yine de yetmiyor. Ziyadesiyle sağlıklıyım, üstelik uğruna sağlıklı olacağım bir şey de yok. Hayat yakamı bırakmıyor. Uğruna yaşayacak bir şeyi olmayanın, uğruna ölecek bir şeyi de olmuyor. Belki de o yüzden.”

Vakti zamanında birkaç roman yazmış ve artık güçten düştüğünü hisseden Thomas F., “insanın öldüğünde kendisiyle çelişkisinin son bulduğunu” düşünürken eksikliklerini ve fazlalıklarını; satranca benzettiği hayatta yaptığı hamlelerin doğruluğunu ve yanlışlığını tartıyor.

“Yaşlılar çok şeye katlanmak zorunda kalıyor” diyen Thomas F.; eşinin ölümünü, oğluyla münakaşalarını, yıllar evvel kaybettiği ağabeyiyle diyaloglarını ve geçirdiği melankoli krizlerini hatırlıyor. Öğrendiği şeyleri anımsıyor ve bir dolu yaşam tecrübesinin ölmeden hemen önce ne işine yarayacağını soruyor kendisine. Ardından çocukluğuna dönüyor: “Oturmuş, büyülenerek penceredeki hareketli hayatı izliyordum, bana çocukluğumu hatırlatıyordu -herhalde o zamanlar yaşlı olmak daha hoş bir şeydi, daha az kasvetliydi sanırım, her şeyden önemlisi insanlar vakitlice ölüyordu.”

Destek aldığı bastonu, Thomas F.’ye yaşlandığını fark ettiren şeylerin başında geliyor. Gözlemlediği ve yaptıklarını anlamlandıramadığı yeni nesil ise bir başka gösterge. Aynaya baktığında uzun zamandır berbere gitmediğinin ve “ziyadesiyle zamana sahip olduğunun” ayırdına varması, söyleyecek çok şeyi bulunması ama karşısında dinleyecek pek az insan olması da cabası.

Thomas F., sokağa çıkıp eve döndüğünde, birisiyle karşılaştıktan sonra kendisiyle kaldığında ve olur olmaz şeyleri hatırladığında, ‘sessizliğin yayıldığını’ ve ‘ölme zamanının geldiğini’ hissediyor: “Müthiş yaşlandım artık. Yazı yazmak da neredeyse yürümek kadar zor. Yavaşladım. Günde ancak birkaç cümle yazabiliyorum (...) Kısacası son yaklaşıyor. Bir satranç problemi ile uğraşıyordum. Üstüme ani bir zayıflık geldi. Sanki yaşam sona eriyormuş gibiydi (...) Şiddetli ağrılar çekeceğim bir hastalığa tutulsam, hastalığın ve acıların bir daha gitmeyeceği duygusuna kapılsam yanımda bir arkadaşımın bulunması iyi olurdu boşluğa geçmeme yardım etmesi için. Yasaya aykırı bu elbette. Ne yazık ki bu konuda yasalar tutucu. Dolayısıyla doktorlar, umut olmadığını bilseler bile insanın acılarının süresini uzatıyor. Adına da etik diyorlar.”

Askildsen, iki hikâyedeki ana karakterleri, varoluşçuluğa çalan kendini ve geçmişi sorgulama babında yakınlaştırıyor. Carl Lange ve Thomas F., farklı dertlerden mustarip olmakla beraber, yaşama dair tereddütleriyle ve zihinlerindeki sorularla bir noktada buluşuyor. Yazar, hem ikilinin başına gelen olayları hem de ortak yanlarını, az ve öz bir anlatımla okura sunuyor.   

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR