Anna Kavan’ın öyküleri: Julia ve Bazuka

Anna Kavan’la tanışmamı sağlayan bir tanıtım bülteni oldu, diyebilirim. Selahattin Özpalabıyıklar’ın Türkçe çevirisiyle Everest Yayınları’ndan çıkan ‘Buz’un tanıtım bülteninde şu sözleri yer alıyordu J. G. Ballard’ın: “Modern yazarların en gizemlilerinden biri olan Anna Kavan, eşsiz büyüleyicilikte bir kurmaca dünya yarattı. Onun görüş gücünün yoğunluğuyla çok az çağdaş romancı boy ölçüşebilir.” Ardından yazar hakkında okuduklarım, sanatçı kimliğiyle Kafka ve Anaïs Nin arasında kurulan bağlar, yaşamöyküsündeki marjinal noktalar ve nihayetinde –her şeyden bağımsız bir şekilde– bir metin olarak ‘Buz’, birçok okur gibi benim de dikkatimi çekti. Bu dikkate, bugüne çok daha yakın bir dönemde yaşamış ve yazmış olduğunu zannettiğim bir yazara geç kaldığım duygusu eşlik etti… Geçtiğimiz günlerde, yine Everest Yayınları’ndan Selahattin Özpalabıyıklar’ın –o aşina olduğumuz– özenli ve selis çevirisiyle yayımlanan ‘Julia ve Bazuka’nın, Kavan okurlarınca ilgiyle karşılanacağını düşünüyorum.

Anna Kavan’dan söz edince aklıma önce “gerçeklik” geliyor. Yazarın gerçeklikle büyük bir derdi olduğu aşikâr. Ki her sanatçı/her sanat eseri önce gerçekliğe yaklaşım şekliyle ya da gerçekliği nasıl ve ne derece eğip büktüğüyle değerlendirilir. Kavan’ın başyapıtı olarak kabul edilen ‘Buz’ da gerçekle olan bağı sorgulanarak değerlendirildi, eleştirmenlerce distopik bir bilimkurgu olarak adlandırıldı. Yazarın yaşamöyküsüyle birlikte yapılan okumalarda ise, buz’un kırılganlığından ve zeminin kayganlığından bahsedildi. Bu kırılganlık ve kaygan zemin vurgusu, doğrudan Kavan’ın uyuşturucu bağımlılığıyla ilişkili. ‘Julia ve Bazuka’daki ‘bazuka’yı anlamlandırırken de aynı yöne bakmamız gerekiyor:

Kavan 1901 yılında bir İngiliz ailenin çocuğu olarak Cannes’da doğdu ve henüz 14 yaşındayken oldukça ağır bir yük bindi omuzlarına: babasının intiharı. Hem babasının yokluğuyla hem annesinin kendisini inkâra varan söylemleriyle hem de birbirini takip eden ilişkilerindeki açmazlarla baş eden Kavan, ilk altı romanını Helen Ferguson imzasıyla çıkardı. Romanı ‘Let Me Alone’un kadın kahramanından aldığı ‘Anna Kavan’ adını ilk kez öykülerinden oluşan ‘Asylum Piece’te kullandı. Ölümüne dek eroin bağımlısı olarak yaşayan Kavan, 1968 yılında ölü bulunduğunda bile elinde ‘bazuka’sı, yani şırıngası vardı; evindeyse “bütün sokağı öldürmeye” yetecek kadar eroin.

“Doğduğunda Helen Woods’du, sonra Helen Ferguson, daha sonra Helen Edmonds oldu, ancak hayatının oldukça erken bir döneminde bütün günlüklerini ve belgelerini yok etti, yeni bir doğum tarihi, yeni bir fiziksel görünüm, yeni bir kişilik, yeni bir edebi üslup ve yeni bir isim edindi – Anna Kavan. ‘Dünyanın en iyi korunan sırrı olmak üzereydim, asla söylenmeyecek bir sır. Gelecek kuşaklar için ne kadar heyecan verici bir muamma olmalıyım,’ diye yazdı.” (s. 8)

‘Julia ve Bazuka’nın Sunuş yazısı Virginia Ironside tarafından kaleme alınmış. Bu yazıda birçoklarının bildiği üzere, Kavan’ı kokaine başlatan kişinin tenis hocası olduğundan, eroineyse Güney Fransa’daki yarış pilotları çevresine girdiği zaman başladığından bahsediliyor. Hem tenis hocasının önerisi akabinde yaşananlar (Kavan’a ‘servisini geliştirmek için’ kokaini öneriyor) hem de Kavan’ın günden güne ilerleyen bağımlılığıyla ilgili unsurlar, ‘Julia ve Bazuka’daki öykülerde kendini apaçık gösteriyor. Yalnızca bağımlılığını değil, ilişkilerini de öykülerine yansıtmış Kavan. Kitaptaki ‘Şimdi ve O Zamanlar’ öyküsünde örneğin, alkolik bir sanatçıyla –Sunuş yazısında da belirtildiği gibi Stuart Edmonds– yaşadığı birlikteliğin nasıl dayanılmaz hale geldiği, geçmiş ve bugün arasında yapılan karşılaştırmalar üzerinden anlatılmakta. Kavan’ın tabiriyle “Oblomov’a dönüşen eş”, başka öykülerde de zikrediliyor. ‘Saplantısal’ başta olmak üzere bazı öykülerde de platonik aşkı Dr. Bluth’un hayaleti gezinmekte.

HER ŞEY BUZDAN
Buz gibi dokunmak, felaket buzlu dağlar, buz gibi soğuk bakışlar, buzun siyah parıltısı, buzlu rüzgâr, buzkandilleri… Kavan için her şey buzdan; her şey buz tehdidi altında. Kitapta öyküler-arası bir “leitmotiv”e dönüşen buz, tabii olarak ‘Buz’u getiriyor akıllara. Bununla birlikte eroinle geçmiş bir yaşamın kırılgan ve kaygan zeminini – belki silikliğini de. Öykülerin birçoğunda her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğunu hissediyoruz. Her ân her şey değişebilir, yer değiştirebilir, dönüşebilir; daha iyiye ya da daha kötüye doğru yol alabilir.

“Patla­yan dünyada hava nasıl da soğuk. Kuzey ışıkları gökyüzünde buz gibi bir ışıltıyla patlıyor. Buz silah sesi gibi kükreyip güm­bürdüyor. Soğuk buzul gibi, dünyayı soğuktan bir cam kubbe kaplıyor. Buzdağları dağlar kadar yüksekte dikiliyor, öfkeli kar fırtınaları beyaz vahşi hayvanlar gibi birbirlerine saldırıyorlar. Ölümcül soğukta her şey buza dönüşüyor, soğuğun dondan oluşmuş, ışıldayan bir yüzü var. Julia’nın tanıdığı bir yüz gibi görünüyor, ama kimin yüzü olduğunu unutmuş.” (s. 166)

Kavan’ın yaşamındaki bağımlılık gerçeği, diğer gerçekliklere yer bırakmıyor çoğu zaman. Öykülerdeki sisli, bulanık, yer yer tehditkâr atmosfer de bu durumun bir yansıması. Kimi öyküler hayal ile gerçeğin iç içeliğinden beslenen kurgulara sahip; kimileriyse yazarının kişisel gerçeklikleri üzerine inşa edilmiş. Kiminde anlatmayı, kiminde göstermeyi tercih ediyor Kavan. Bir leoparın “öylesine” ve asla olağan dışı görünmeyen ziyaretinin gerçekçiliğine de ideal olanın aslında bir rüya halinden ibaret olduğuna da şahidiz.  Bu nedenle kitaptaki öyküler ilk bakışta birbirinden bağımsız/kopuk olarak değerlendirilebilir; işin içine kurgulanış biçimleri ve anlatım teknikleri de dahil olduğunda yazarın bir üslubu/çizgisi olmadığı yanılgısına düşülebilir. Fakat okurun özellikle belirli öyküler arasında tematik bir bağ yakalayacağı muhakkak.

Kavan, karlı dağlara/buzlara sürmek istiyor; çünkü uzaklaşmalı insandan, “farklı” görünmediği bir yer bulana dek kaçmalı, ıssız ve yalnız zirvelere ulaşmalı. Böylece Julia ve bazukası dünyayı geziyor. Julia için şöyle diyor anlatıcı: “Şırıngası varken hiçbir şey onu korkutamaz. Kork­tuğu zamanları neredeyse unuttu.” (s. 164) Yine aynı sayfada, bağımlılığın masumane bir durum olarak gösterildiğini, hatta bir gereklilik olduğunun altının çizildiğini görüyoruz:

“Bütün uyuşturucu bağımlılarının aynı olduğunu, hepsinin yalancı, hepsinin ahlaksız, hepsinin psikopat ya da eğlencesine suç işleyen kişiler olduğunu söylemek saçma. Doktor çocuk­luğunda kişiliği sevgisizlikten zarar görmüş ve bu yüzden insanlarla iletişim kuramayan ya da kendini dünyada yerinde hissedemeyen Julia’ya duygudaşça davranıyor. Ona göre Julia şırıngayı kullanmakta çok haklı, bir şeker hastası için insülin neyse şırınga da onun için o kadar gerekli. Onsuz normal bir varoluş sürdüremezdi, hayatı darmadağın olurdu, ama onun desteğiyle özenli, enerjik, zeki, dost canlısı.” (s. 164)

Kavan’ın bağımlılığıyla ilgili bir diğer ayrıntı, yaşam arkadaşının “temiz”, “saf” görünümü. Zihnimizi yeniden buza yönlendirecek cümleler kuruyor yazar: “(…) saf görünür, parlar, saf beyaz kristaller gibi ışır.” (s. 110) Bunu yaparken anlatıcısı, uyuşturucu bağımlılığını alkol ve tütün alışkanlığıyla karşılaştırıyor ve alkolün de tütünün de iğrenç olduğunu düşünüyor. Kendi iğneleri öyle değil; çünkü bu iğnelerin kimseye zararı yok. Çünkü o, bir sarhoş gibi insanları rahatsız etmiyor ya da onun iğneleri, tütün gibi dumanıyla/kokusuyla hiçbir şeyin üzerine yapışıp kalmıyor. Burada açıkça uyuşturucuyu işaret eden yazarın ilerleyen sayfalarda kullandığı “Onları yok et – karın beyaz saflığını kirletmelerine izin verme!” (s. 115) ifadesini de örtük bir bağımlılık göndermesi olarak yorumlayabiliriz.

‘DAHA HIZLI!.. DAHA HIZLI! ÖNÜMÜZDE YOL AÇIK’
Öykülerdeki kaçış arzusu, Kavan’ın anlatıcılarındaki otobiyografik tını, ister istemez yazarın başarısızlıkla sonuçlanan intihar girişimini getiriyor akla. Yaşamdan neredeyse hiç keyif almadığı düşünülen Kavan, gerçek dünyayı uzaklaşılması gereken bir yer olarak görüyordu. Metinlerindeki gerçeklik problemi, bu anlayışla şekillendi. Ki bağımlılığını da doğrudan bu düşünceyle ilişkilendirebiliriz. Bunlarla birlikte ‘Julia ve Bazuka’daki öykülerde, bahsi geçen kaçış arzusunun sebeplerini de buluyoruz. Henüz kitabın ilk öyküsü ‘Eski Adres’te şöyle diyor anlatıcı: “(…) koğuştan koridora çıkıyorum, birkaç kişinin yanından geçiyo­rum, hiçbiri bana azıcık bile dikkat etmiyor.” (s. 18) Görülmeyen, dikkat çekmeyen, fark edilmeyen biri o.

Bir diğer öyküde, ‘Sis’te, aktarılan hadiseler sırasında aslında orada olmadığını ve yaşananların gerçek olmadığını tekrar tekrar söylüyor anlatıcı. Okurun gerçeklik algısıyla oynuyor, farklı bir katmandan sesleniyor ona. Sisin içinden kendisine bakan yüzlerden bahsederken şöyle diyor: “İnsan olsalardı beni iterlerdi. Ama sadece kukla olduklarından onlar için hiçbir şey hissetmedim, kayıt­sızlığım hiç etkilenmedi.” (s. 34) Buradaki insan vurgusu da ona eşlik eden “itme” eylemi de dikkate değer. Öyküde yer alan “maske-yüzler” ise, Kavan’ın hızla uzaklaştığı dünyanın parçaları: doktorlar mesela.

Bir örnek daha: ‘Clarita’ öyküsünde çalan plağın adı ‘Nasıl Göründüğün’. Başkişi, tepeden tırnağa kırmızı yumrular ve kabarcıklarla kaplı; kaşıdığı her yer kanlar içinde. Elleri ne kadar sert ovalasa da kirli görünüyor, parmakları kalın ve bodur, tırnakları kırılmış ve yenmiş; hepsinden utanıyor.

‘Şimdi ve O Zamanlar’dan: “Her şey tamamen benim dışımda. Beni sevmeyi ve benimle mutlu olmayı neden bıraktığını asla anlamadım.” (s. 95)

‘Dağlarda Kafa Kıyak’ öyküsünden, yukarıda alıntıladığım cümlelerin ardındaki düşünceleri buluşturacak belirgin cümleler: “İnsanlar benim için her zaman korkunç olmuştur: beni hep reddettiler ve bana ihanet ettiler. Hiçbiri nazik davranmadı. Tek bir kişi bile beni anlamaya, işleri benim açımdan görmeye çalışmadı. Hatırlayabildiğimden beri hepsi bana karşıydı, altı yaşımday­ken bile. Bunlar ne tür insanlar, altı yaşındaki bir çocuğa kim insanlık dışı davranabilir?” (s. 111)

Ve kitaba adını veren öykü ‘Julia ve Bazuka’nın kendini insanlardan ‘kopuk’ hisseden, dünyadan korkan Julia’sı… Yalnızca şırıngası olduğunda korkmuş ve kopmuş hissetmiyor.

‘Julia ve Bazuka’da, Kavan’ın halüsinasyon eğiliminin izlerini ve hız tutkusunu -hatırı sayılır bir şekilde- bulmak mümkün. (Her ikisi de uzaklaşmak/kaçmak arzusuyla bağlantılı.) Rüya halini andıran öykülerin yanı sıra yarış pilotları çevresiyle ilgili söylemlerini de okuyoruz yazarın. “Kahramanların Dünyası” öyküsünde, insanların yollardaki tehlikeler ve ölüm hakkında konuşmasını aptalca ve gülünç bulan anlatıcı, “Bazen de ilk sevdiğim araba olur: erkeğe beni araba çekebilir,” diyor, “tek kaçış umudu bir yarış arabasındadır.” (s. 57) Yine aynı öyküde, yeni çevresinden bahsederken şu cümleleri tercih ediyor: “Onlar bana büyük cömertlikleriyle gerçeği verdiler, bana yalan söy­lemeden iltifat ettiler. Onların biri bile bana hayatın yaşan­maya değer olduğunu söylemedi. Sevdiğim tek insanlar onlar.” (s. 65)

‘Dağlarda Kafa Kıyak’ öyküsünde anlatıcının arabaya söylediklerine de bakalım: “Sen ve ben iyi arkadaşız, ben seni anlıyorum, değil mi? İkimiz de hızı seviyoruz.” (s. 113)

Sonsöz niyetine şunları söyleyebilirim: Anna Kavan, okurunu, içinde bulunduğu kâbusa nasıl çekeceğini bilen yazarlardan. Metinleriyse, –edebi açıdan, her bilinçli okurun ilgisini çekecek nitelikte olmasa da– aynaya yazmanın, acıyı metne dönüştürmenin iyi örneklerinden. [Bu “aynaya yazmak” tabirini, –Kavan için kullanan– Rhys Davies’ten ödünç alıyorum. (1)] Kavan’ın öykülerindeki gerçeklik problemine, yollara/dağlara/uzağa yöneliş eşlik ediyor. İnsandan kaçan anlatıcılar, insansız olana özlem duyuyor; bunalımları tanıdık ve anlaşılabilir. Bu nedenle anlatıcılarının hepsi Kavan kadar iyi sürücüler; bu nedenle Kavan’ın metinleri “modern klasik” olarak tanımlanıyor. “Julia ve Bazuka”daki öykülerde ortak olansa hız: Hep ileriye, ardına bakmadan, daha hızlı! Giderek daha hızlı!

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR