Yaşam maddenin esa(n)sıdır

“Arzuyu iyi bir kuvvet olarak göklere çıkaranlar meseleyi anlamamıştır. Arzu bir kuvvet değildir, bir sahadır.
Dahası, olumlu falan da değildir, aslında çok zalim, kötü, dolambaçlı, kendine zarar veren, güvenilmez, yıkıcı ve ölümcül de olabilir. Arzu bir bedenin bir başka bedene doğru uzanmasıdır, yeni dünyalar icat eden, binalar, yollar, kapılar veya köprüler kadar uçurumlar ve dipsiz derinlikler de kuran bir uzanmadır. O zaman, birey ya da kolektif beden gevşeme ve keyif alma yeteneğini kaybettiğinde, nefesimiz sinirli ve ürkek bir şekilde kesildiğinde ya arzuyu gaddarlığa dönüştürürüz ya da arzulamamayı, yani depresyonu tercih ederiz.”
Franco “Bifo” Berardi

Biyoloji kimyadır, yani yaşam maddedir, bedenidir. Yaşamı mümkün kılan kendini kopyalayabilen basit bir sistemin oluşmasıdır. Makine oluş yaşam oluşu salgılamıştır âdeta. Kopyalanma kimyasının evreninde sudur eden kararlılık, yaşamı salgılayana değin tekrar etmiştir. Yaşamı başlatan bu tepkime yaşamın şimdiki biçimlerinde de işlemektedir. Kararlılık, ısrar ve inat, kimyada olduğu gibi biyolojide de kader yapıcıdır.

Sistemlerin düzensizlik ve kaosa meyyal oluşuna karşın her hücrenin rüyası iki hücre olmaktır. Yani yaşamda yaşamsal olan şey yaşam değildir, tıpkı bilmenin yetmediği yerde başlayan sanat oluşta sanatsal olmayanın bir eksik parça olarak belirmesi ve sanatı mümkün kılması gibi. Yaşamın ne olduğunu anlamak için tuhaf oluşumunu bilmek gerekir. Tuhaf ve ilginç olan ölüm ve yok oluş değil, yaşam ve var oluştur çünkü doğa düzensizliği sever. Doğaya karşı düşünmekten vazgeçmeliyiz.

Yaşamın oluşumunda örgütlenme vardır. İnsan oluş devriminin avangartları anormaller, dışlanmışlar, maceraperestler, başkaldıranlardır. Savanların mutantının ortaya çıkması için ormanların isyancıları gerekmiştir. Fakat devrimci çözümü bulmak için de isyancıların savanların mutantına dönüşmesi gerekmiştir. Savan, yarattığı tehlikeler ve ihtiyaçlarla insanlaşmayı kamçılamış, iki eli ve beyni kullanmanın geçer akçe olduğu koşulları yaratmıştır. Takip, dikkat ve zekâyla işaretleri ve izleri yorumlamak hem vasatı hem de ideali olanaklı kılmıştır.   

Tüm evren şimdiki zamanda, varoluş var olanda çınlamaktadır ve zamanı aşmanın tek yolu durmaktır. Durmak pürüz yaratmaktır. Çağın ruhunca ve burjuva aklın ihtiyaçlarıyla biçimlenen sermaye akışları için zorunlu bir toplumsal buyruktur pürüzsüzlük. Pürüzsüz algıyı teskin eder, bedeni dilsiz bırakır. Kendini sergileyen bakışsızlıkta, güzelin uzaklığı ayartıcıdır. Güzel karşısında kendinden ayrılan özne kendisinde başkası için alan açar. Bu alan etik ile politiğin sanatsal oluşudur. Bu paralaxta görü hissi aşar ve güzeli kurtarmak ötekini kurtarmak olur. Güzel varlığın adıdır, varlık çabada anlaşılır. Hadisesiz hakikat olmaz.

Akıl dünyayı çoğaltan bir kuvvettir ve fakat dünyanın genişliği bedenidir. Yaşam sabrın değil inat ve ısrarın meyvesidir. Kökler ne kadar derinlere (ki derinlik bazen yatay eksende salgılanan örüntüdür) sarkarsa dallar o denli güneşe uzanır. Başka bir deyişle, var olan kavrandıkça varoluş sürer; maddeye uyumlandıkça boşluk fethedilir. Velhasıl; yaşam maddenin esa(n)sıdır.

Her çaba gücünü ufkundan alır. Ve fakat bakışın mülk edindiği dikey eksenin ufku yoktur. Sevinç Türkmen’in felsefeyi çağdaş sorunlarımıza yanıt üretmek için etkin bir mecra olarak olay mahalline sürme çabası insan, doğa ve etik güzergâhını izliyor. Bu çaba Marx ile Spinoza’nın ayak izlerinde sürüyor. Sevinç Türkmen’in 'Ekopraksisin Ontolojisi'nde neşet eden çabasını benzerlerinden ayıran oluş ve akışlar ve de yol alma tarzı, bu iki filozofun kendi başlarına kat ettikleri menzilin dışına sarkan bir birlikte düşünüş olduğunu söylemek isterim.  

Spinoza ve Marx, 'Ethica' ve 'Das Kapital'; bu iki başka oluş ve düşünüş, iki başka şeyle iki farklı tarzda ilişkilenme, ekolojik varoluş tarzının (ekopraksisin) düşünülmesi ve inşası için bize nasıl bir düşünsel evren açabilir? Sevinç Türkmen, 'Ekopraksisin Ontolojisi'nde bu sorgulamayı söz konusu iki filozofun doğa felsefelerine bakarak yapıyor. Bu çabanın nesnelliği, yani ontolojisi ise toplumun kuruluşunun mantığını tarihselleştirerek, mümkünler evrenini genişleterek yapıyor.

Özgürlüğün olanağını ekolojik düzlemde sorgulayan ve özgürlük-zorunluluk diyalektiğini yani var olanların doğasını güncellemek için Marx ve Spinoza kurucu alınarak şu söylenebilir: Özgürlük, doğamızı gerçekleştirmektir!.. Ontolojinin bu tarzda kavranışıyla, özgürleşme doğal nedenselliğin parçası olmak ve kendimizi bu belirlenime açmak olarak belirmekte. Başka bir deyişle, yasa bir engel olmaktan çıkar, aksine doğadaki kuvvetlerin ve şeylerin sonsuzluğunun kavranışıyla özgürlüğün olanağını temin eder. Sonsuz şeyle sonsuz tarzda etkileşime girmek; oluşa/geleceğe açılmak, nihayetsiz bir ufkun kudretinden kuvvet devşirmek olacaktır.

“Bilinç bilinçli varlıktan başka bir şey değildir” diyen Marx ile “Erdem erdemli edimden başka bir şey değildir” diyen Spinoza, özgürlüğün ontolojik ve tarihsel imkânlarını praksise tercüme etme çabasında ve hakikati bilme tarzında buluşurlar. Özgürleşme gibi hakikat de kendini sonsuz şeyle ve de sonsuz tarzda üreten doğaya ilişkin bilişin ve oluşun ifadesi olarak tüketilemez ve tamamlanamaz arzuya dönüşür. Yani özgürlük ve erdemin hakikati anlama, eyleme ve etkime gücü olarak belirir.

“Önsel olan etik değil ontolojidir” diyen Türkmen için güç kurucudur. İnsanın özü olarak çaba (conatus) ya da kendi varlığını sürdürmek için sarf edilen güç yaklaşımıyla Marx’ın üretimin özü olarak emek gücü sevincin/neşenin de üretime içrek olduğunu söylemek mümkün. "Doğanın parçası olmak ve dolayısıyla onun yasalarına tabi olmak bizim özgürleşmemize engel olmak bir yana doğadaki gücün ve şeylerin sonsuzluğu nedeniyle bize sonsuz şeyle sonsuz tarzda ilişki kurabilmenin ontolojik olanağını temin eder. Kuşkusuz bu sonsuz olanağın tözsel boyutu doğadır. Bu sonsuz şey ve sonsuz tarz itibarıyla özgürleşmenin ve dolayısıyla praksisin nereye doğru evrileceği kestirilemezdir, zira o tamamlanamazdır, oluşa ve geleceğe açıktır, nihayetlenemez bir ufku ihtiva eder. Ama daha da önemlisi insanın her zaman verili olanı aşma olanağı onun sonsuz gücün bir parçası, bir ifadesi olmasından ileri gelir” diyen Sevinç Türkmen, istencin doğasını yaşamın yolunu açan bir devinim olarak kavramamıza olanak sağlıyor.

Spinoza’nın sezgisini ürkütücü bulan Alber Nahum, “Dünya ilişkilerdir, şeyler de ilişki tarzları” yakınsamasıyla, olma gücünü düşüncenin uzamına taşır. Aklın doğayla karşılaştığı bu uzam, çabanın salgıladığı kuvvetler örüntüsüdür. Etik ile politiğin birbirinin içine doluştuğu bir uğrakta Spinoza, “Yapılması gerekenin ne olduğunu göstermek yeterli değildir; insanların neler yapabileceğini de göstermek gerekir” der.

Marx’ın ontolojisinin kategorileri olan bireyler, ilişkiler, eylemler, fikirler, üretim, emek, değer ve özgürlük; toplumsal varlığın yapısına, etkileşime ve değişime açıklık sağlar. Felsefeyi praksise dönüştüren insan anlayışını doğada temellendiren Marx, bunu ontolojik düzlemde gerçekleştirerek, düşünsel evrenindeki Hegel ve Feuerbbach etkisini doğa anlayışıyla aşar. Bu iki filozof ve düşünüş tarzı, Sevinç Türkmen’in Spinozacı Marx’ının düşünsel serüveninde kurucu güç değildir. 

“Yeni bir ekoloji felsefesi ve ekopraksis kavramının kuruluşu açısından kurucu iki boyut olduğu söylenebilir: ontolojik boyut ve tarihsel boyut” biçiminde düşünen Türkmen, praksise ilişkin kuramı özgürlüğün metafiziğine dayandırmakta. Dahası, ekolojik muhtevayla belirlenmiş praksis, ekonomik ilişkilerin ve üretim etkinliğinin yeni bir formuyla koşullamakta. “Çaba, arzu ya da güç, bütün bireysel varlıkların özüdür ve varlığın fiili durumunu artırmaya dönük sonsuz bir eğilimi imler” diyen Türkmen, Marx’ın ilişki ve süreç kavramlarına dikkat çekmiş, bir Spinozacı Marksizmin, insanın en büyük yararı özgürlüğüdür ve bunu da ancak genel doğanın bireysel bir ifadesi olan kendi doğasını gerçekleştirmekle sağlayabilir.

“İnsanın doğayla ilişkisinde özsel bir sınırın ve ekolojik öze sahip yeni bir varoluş tarzının ifadesi olarak ekopraksis, içsel bir ilkeye göre tesis edilir ve dolayısıyla Spinoza’nın özgürlük tanımındaki gibi ‘kendi kendisinin yasasına uygunluk’ ya da ‘kendi doğasının yasasına uygunluk’ olarak da ifade edilebilir. İşte bu belirlenim, ekoloji tartışmaları açısından Spinoza ile Marx’ın kesişme noktasıdır” diyen Türkmen, yaşamın aşikâr sırrına işaret ediyor. 

'Afrika’ya Dair'de, “Bir kaplan kaplanlığını ilan etmez, avının üzerine atılıverir” diyen Wole Soyinka’dan el alıp Rebecca Solnit’e vardığımızda sırrın aşikârlığına, dünyanın ve yaşamın açıklığına kurarız çadırımızı; çığ geliyor, tarih çöküyor olsa da, acı kemirse de bakışımızı, cesaret gülmek ister; biliriz! Rebecca Solnit, 'Karanlıktaki Umut'ta bu aşikâr sırra işaret ediyor: “Bir de arada bir, olasılıklarda patlama yaşanır. Bu sapma anlarında insanlar, o zamana kadar var olmamış, en azından bir faili, kimliği ve etkisi olan bir varlık olarak var olmamış bir 'biz'in parçası olarak bulurlar kendilerini; yeni olasılıklara ya da adil bir topluma dair o eski hayal birdenbire ortaya çıkar ve –en azından bir süreliğine– parlayıverir. Ütopya bazen hedefin kendisidir! Genelde ânın içine gömülüdür ve izahı zor bir andır bu çünkü çoğu zaman hiç getirisi olmayan ağır yaşam tarzlarını, ağız dalaşlarını ve nihayetinde hayal kırıklıklarını ve hizipçilikleri içerir. Bir yandan da daha manevi unsurlar barındırır: Kişisel ve kolektif gücün keşfi, hayallerin gerçekleştirilmesi, daha büyük hayallerin doğuşu, duygusal olduğu kadar siyasal da olan bir yakınlık hissi ve değişime uğrayan ve zafer sönümlendiğinde bile eski hâllerine dönmeyen hayatlar. Bazen yeryüzü bu ânın üzerine kapanır ve sonuçlar hemen aşikâr olmaz; bazen imparatorluklar un ufak olur, ideolojiler prangalar gibi çıkarılıp atılır. Ama bunu önceden bilemezsiniz.”

Kendi durduğu noktadan bütüne etki etme hayaliyle yanıp kavrulan ancak bu etkiyi asla göremeyecek olan mutsuz bilinç devamlı olarak kendi kendini üretir. Mutsuz bilinç, ne bir yaratım ne de kayda değer bir hareket kurar. Tepkisel kuvvetlerin kaynağı olarak kalır. Mutsuz bilince teslim olmak politiklik değil olsa olsa en kişiselinden depresyonu da tetikleyen bir kolektif melankoliyi çoğaltır. Karmaşıklığın karşısına bilinci çıkarmaya çalışan irade hep kendi mezarını kazar. Çünkü irade öznelliğin son derece yanlış bir temsili, oluşun kavranamayışıdır.

Toplum adı verilen karmaşıklık, içkin kuvvetlerinin kaotik etkileşimleri dâhilinde evrilir. Hiçbir bireysel ya da kolektif özne nihai bir kudretle o karmaşıklığı yönetemez, yönlendiremez, tasarlanmış bir doğrultuda aklın eşliğinde programlı bir değişime uğratamaz. Toplumsal karmaşıklık onu oluşturan öznelerin irade ve kavrayış güçlerini aşar, bilinç düzeyinde kavranabilir değildir. Yalnızca bireysel ya da birey ötesi öznelerin kendi varoluşlarındaki farklanmalar, kendi kavrayış güçlerinin çok ötesinde bileşke etkiler yaratır. Ta ki sonraki kuşaklar, o esnada neler olduğunu anlayana kadar tarihe karışmış özneler tarafından yaratılmış etkiler.

Sevinç Türkmen’in ekopraksisinde perspektif, duygu, bilinç diyalektiğinde doğanın kurucu kuvvetleri işlenmektedir. Yaşamı mümkün kılan ve biçimleyen kuvvetlerin estetiğiyle politiği arasındaki akışları alımlamak için Ernst Bloch’un şu sözlerinde içrek olanı duymak gerekir: “Kendilik bilinci ve perspektif giriyordu doğa duygusuna ve manzara resmine. Uzak dünyalar kendi kendine açılıyor, yeni kıtalar çıkıyordu. Gökyüzünün tavanı kalkıyor, sonsuzluğa yönelen bakışın önünü açıyordu. (...) Böylesi tarihsel baharlarda, uygulanma fırsatı arayan planlar, kuluçka halinde düşünceler yarar havayı. (...) İnsan böyle zamanlarda belirgin biçimde sabitlenmemiş, kesinleştirilmemiş bir varlık olarak hisseder kendini, çevresiyle birlikte başlı başına bir ödev olan bir varlık olarak ve gelecekle dolu koca bir hazne olarak.”

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR