Sessiz tanığın ‘ihmalden doğan günahı’

Dag Solstad, bireylerin günümüzde yaşadığı iç sıkıntılarını ve çevresiyle kurduğu ya da kuramadığı iletişimi, romanlarıyla anlatan bir yazar. Örneğin 'Mahcubiyet ve Haysiyet'te, bir sabah hayatını ve eylemlerini sorgulamaya başlayan Elias Rukla’la tanıştırmıştı bizi Solstad.

Daha evvel düşünmedikleri, bir anda duvar gibi karşısına dikilen Rukla, evliliğini de didiklemeye başlamıştı ve toplum içinde kendisini çok farklı noktalara götüren sorunlarla yüzleşmişti.

Solstad’ın bir başka karakteri, 'Lise Öğretmeni Pedersen’in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı'ndaki Knut Pedersen’di. Yazar, Knut Hamsun’a gönderme yaparcasına kurguladığı bu romanda, Norveç’in ekonomik ve sosyal bağlamdaki eleştirisine girişen Pedersen aracılığıyla yöneticilerin vasat zekâsına karşı halk içindeki parlak kişilerin ülkeyi ayakta tuttuğunu söylerken keskin bir kapitalizm eleştirisine yöneliyor ve 1968’in coğrafyadaki etkisini anlatıyordu.

Solstad, Pedersen’in hem okulda hem de okul dışında verdiği mücadele üzerine kurduğu romanda, siyasi tarih anlatısına edebi yollardan geçerek ulaşmış, “devrimci mitoloji” ve “devrim pratiği” arasındaki farkların ya da gerilimin, kuzey ülkelerindeki hâlini yansıtmıştı.

Solstad’ın bir başka roman karakteri Singer’di: Yaşamı, yeni başlangıçlardan oluşan, toplum içinde gitgide değersizleştiğini hisseden, yalnızlaşıp kendisine ve başkalarına yabancılaşan Singer, senelerce halının altına süpürdükleriyle yüzleşmişti: Olanlar ve olasılıklar arasında kalan; “huzursuzluk, kafa karışıklığı, kişisizlik ve süratle vazgeçtiği planlarla” örülü olduğunu söylediği yaşamında, utanma korkusundan mustarip şekilde ilerlemeye çalışıyordu. Bir anlamda kendisinde kilitli kalmıştı ve dışa doğru açılan kapıyı çekerek oradan çıkmaya uğraşıyordu.

Solstad’ın karakterleri; politik tartışmalara girip karşılaştığı saçmalıklara isyan etse de günün sonunda derin bir bunalıma düşüp kendisini kimi zaman absürt sorgulama ve kavgaların ortasında buluyor ve zihninde varoluşçu sorular dolanıyor. 'Profesör Andersen’in Gecesi'nde de böyle bir karakterle karşılaşıyoruz.

SAKİN BİR NOEL AKŞAMI
Pål Andersen, çevresince saygı duyulan ve altmışına yaklaşmış bir edebiyat profesörü. Kendi hâlinde ve sessiz sakin bir yaşamı var. Tek başına geçirdiği bir Noel gecesinde, gözü televizyondaki programlara ve kurduğu sofraya takılıyor. Salonun bir tarafında ise Noel ağacı ve onun altında yeğenlerinden gelen hediyeler bulunuyor. Nostaljik kareler de cabası: Eski aile sofraları, eğlenceler, yemekler ve yemek tarifleri…

Andersen, dingin Noel akşamında, eskinin hareketli sofralarından kalma anılarla yemeğini yerken gecenin anlamını ve önemini düşünüyor: “Ruhunda dinsel olmasa da sosyal bir huzur duyuyordu. Kendisi için hiçbir anlam taşımayan bu toplumsal kaynaklı Noel ritüellerine saygıyla boyun eğmekten zevk alıyordu. Aslında Noel’i kutlamayabilirdi, ne de olsa yalnız yaşıyordu, bu âdetlere derinden ve samimi duygularla bağlı değildi, Noel ağacını süslemese de olurdu, nasılsa ziyaretine gelecek ve evde Noel ağacı bulunmamasına tepki gösterecek kimsesi yoktu, hatta tam tersine, gelmesi muhtemel ziyaretçiler salonunda kocaman bir ağaç, boyundan bile büyük bir Noel ağacı görünce hayretler içinde kalabilirdi, bu vesileyle zavallı şahsına yöneltilecek şakaları düşünüp daha şimdiden sızlanmaya başlayabilirdi, bunları aklından geçirince bir gülme tuttu.”

Geleneklere duyarsızlaştığı ve bu anlamda kendisiyle eğlenebildiği bir zaman dilimi hâline geliyor o Noel gecesi.

Apartman dairelerinde toplanıp yeni yıla, Hıristiyan âdetlerine dayanarak tarihi ve dini anlamlar katanları gözlemleyen Andersen, bu sırada izlediklerinin dışında kalan pencerelerden birindeki kadını ve onu boğan kişiyi fark ediyor. Derhal telefona yönelse de bir türlü polisi arayamıyor çünkü orada olup biteni merak ediyor. Solstad, Andersen’in basiretinin bağlandığını sezdirse de bilinçli bir tercih yaparak olayı seyrettiğini de gösteriyor bize. Dolayısıyla ortada ikircikli bir durum var: Cinayeti izlemek ve olayı polise bildirmek. Meselenin nereye varacağına dair merak ve katili apartman kapısında görme arzusu da bu ikilemi tamamlıyor. Bunlar, Andersen’in varoluşçu bir sorgulama içine girişini tetiklerken onu, uzun ve yorucu bir zihinsel yürüyüşe çıkarıyor. Söz konusu yürüyüş sırasında, katilin yakalanmasını istediğini ama bunun, kendisinin ihbarıyla gerçekleşmemesi gerektiğini düşünüyor.

Solstad, Andersen’in cinayete dâhil olmama isteğini, ısrarla arkasında durduğu ve durdukça daha fazla çelişkiyle karşılaştığı bir girdap olarak sunuyor okura. Andersen, bu girdap içindeyken yıllardır hakkında bilgi edindiği sanatın ve sanat eserlerinin, zaman zaman düşündüğü adaletin ve inançsızlığının derinine iniyor; tamamının anlamını (ve anlamsızlığını) sorgulamaya başlıyor. Üstelik ayağının altındaki toprağın kaymaya yüz tuttuğunu hissediyor. Aynı günlerde, hem günlük yaşamını sürdürüyor; davetlere katılıyor, arkadaşlarıyla buluşuyor ve şehirde dolaşıyor hem de gözlediği karşı dairede neler olup bittiğini anlamaya uğraşıyor.

'ÖZGÜRLÜĞÜME KAVUŞMAK İSTEMİYORUM'
Andersen için cinayetin işlendiği dairenin penceresi bildiği, uzmanlaştığı ve arkadaşlarıyla tartıştığı her şeyin yansıdığı beyaz bir perde hâline geliyor âdeta. Profesörün zihninden oraya aktarılanlar, yeni sorgulamaları beraberinde getiriyor: “Kimim ben? Burada oturan, duran, yürüyen, ne yapacağını bilemeyen biri, aslında hiçbir şekilde meşgul olmak istemediğim suçlu bir adamı gözden kaybetmemek için takip etmeye odaklanmışım. O gözden kaybolursa ben yeniden özgürlüğüme kavuşacağım. Ne var ki ben özgürlüğüme kavuşmak istemiyorum, bunun bir anlamı olmalı ama ne? (...) Acaba ben sınırsız bir insaniyetten mi mustaribim, yani ucu bucağı olmayan bir merhamet hissinden? Katille birlikte ben de acı çekiyor ve bunu sürdürmek mi istiyorum? Peki ama ya maktul? Genç kadın öldü! En kadim suça maruz kaldı ve hayatını kaybetti. Katil yaşıyor ve yaşamaya devam edecek. Benimle birlikte. Peşine kimse takılmaksızın, sırrını ele vermeden. Katil ve onun sessiz tanığı; katil bu sessiz tanığı ve onun tarafından gözetlendiğini bilmiyor. Ne zaman karşı karşıya geleceğiz? Nedir bütün bunlar? Niçin bu adamın hayatımdan çıkmasını istemiyorum? Niçin hayatımdan çıkmasından korkuyorum?”

Solstad, Andersen’i hem kendisiyle hesaplaşan hem de dedektifliğe soyunan bir karakter olarak getiriyor karşımıza; o, genç kadını merak ederken katilin apartmana giriş çıkışlarını ve sokakta yürüyüşünü, gittiği yönü, hâl ve hareketlerini izliyor. Bu arada aklının bir köşesinde polise haber vermeyişine ve katili neden izlediğine dair sorular duruyor. Bunların başında, uzun zamandır okuduğu metinlerde karşısına çıkan “ihmalden doğan günah” ihtimalinin, söz konusu durumda geçerli olup olmadığı geliyor: “Olaydan hemen sonra ihbar edemediğini biliyordu ama şimdi, yani bunu yapmamasının kendi bedeninde ve zihninde nasıl sonuçlara yol açtığını bile bile ihbar etmemesini hiç aklı almıyordu. İhmalden doğan günahın savunulacak bir yanı yoktu. Bütün uygarlıklar böyle bir eylemin savunulamayacağı prensibi üzerine kurulmuştur. Bu ilke kayıtsız şartsız geçerlidir. Her türlü koşullar altında. İhbar etmediği için katille birlikte kendisi de toplum dışına itilmişti. O kendi dışına da itilmiş biriydi aynı zamanda, katille birlikte…”

“Kendi suçuyla” yüzleşme ve bununla barışma arasındaki derin gerilimi yaşıyor Andersen: Suç, suçlu, adalet, ceza ve inanç gibi toplumu belirleyen ya da tarih yazan kimi öğelerden kendisini sıyırma veya onlara teslim olma arasındaki çelişki bu. Solstad’ın, Andersen üzerinden anlattığı hikâye de bahsi geçen tarih, çelişkinin edebi bir örneği ve varoluşçu bir çözümlemesi.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR