Junot Díaz: Boğulanların dünyası

31 Aralık 1968’de doğan Dominikli yazar Junot Díaz, neredeyse yazdığı her kitapla bir ödüle layık görülüyor. Altı yaşında, ailesiyle beraber New Jersey’e göç eden ve hayatının büyük bir kısmını burada geçiren Díaz, 2002’de Pen/Malamud Ödülü’nü Ursula K. Le Guin ile paylaştı. 2008’de yayınladığı ilk romanı Oscar Wao’nun Kısa Tuhaf Yaşamı ile Pulitzer Ödülü ve Ulusal Kitap Eleştirmenler Ödülü’nü aldı; 2012’de yayınladığı Ve Onu İşte Böyle Kaybedersin ile de Ulusal Kitap Ödülü finalisti oldu.

Yazarlığın yanı sıra, Georgia’da göçmenlere yönelik kurulan Freedom Üniversitesi’nde dersler veren Díaz’ın dilimize çevrilmiş toplamda dört kitabı var. Bunların en yenisi olan 'Boğul', Avi Pardo’nun çevirisiyle, İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Belirtmekte fayda var; 'Boğul', Díaz’ın okura sunduğu ilk kitap.

DOMİNİK’İN YOKSUL MAHALLELERİ
“Rafa babamın geceleyin geleceğini düşünüyordu. İsa gibi. Bir sabah kalktığımızda onu kahvaltı masasında bulacaktık; tıraşsız ve gülümseyerek. İnanılmayacak kadar gerçekti. Rafa daha uzun boylu olacağı tahmininde bulundu. Kuzey Amerika yemekleri insanın boyunun uzamasına neden olurdu. Mami’yi iş dönüşünde bir Alman arabasıyla yoldan alarak şaşırtacaktı. Anneme eve kadar eşlik eden adama bir şey söylemeyecekti. Annem ne diyeceğini bilemeyecekti, babam da öyle. Malecon’a süreceklerdi ve babam annemi sinemaya götürecekti, çünkü öyle tanışmışlardı ve aynı şekilde tekrar başlamak istiyorlardı.”

'Boğul' on öyküden oluşuyor. Díaz’in farklı zamanlarda Paris Review, New Yorker, Time Out gibi yerlerde yayınladığı bu öyküler 1996 yılında kitaplaşıp geçtiğimiz günlerde Türkçeye çevrildi. Díaz’ın dürbünü, yazdığı diğer kitaplarda olduğu gibi, arada kalmış, hayatıyla ne yapacağını bilemeyen, gırtlağına kadar yoksulluğa batmış, buna rağmen suçun, aşkın ve terk edilmenin ortasında yaşayan Dominik’in kaybedenlerine çevriliyor. Üstelik yoksulluğun, göçmenliğin arabesk havasına girmeden yapıyor bunu; zira karakterlerin hemen hepsi 'problemli' insanlar; ailesini daha sonra yanına aldıracağını söyleyerek Amerika’ya göçmüş ve bir daha arayıp sormamış bir baba, küçük çaplı uyuşturucu satışı yapıp sevgilileriyle sorun yaşayan ev arkadaşları, yaralı yüzünü maskeyle saklayan arkadaşlarıyla alay etmek için fırsat kollayan çocuklar...

Díaz’ın öykü karakterleri bildiği, yaşadığı yerlerden gelme. Tam da bu yüzden oldukça gerçekçi şekilde çizilmişler; onları var eden ufak ayrıntılar öykülere de lezzet katıyor. Böylece yoksulluğuna aşina, kültürüne yabancı olduğumuz karakterleri, mekânları okurken sınıfsal uçurumu ve bir 'kurtuluş' feneri olarak uzaklarda bir yerde yanıp duran Amerika hayallerini yerli yerine oturtabiliyoruz.

Bu karakterlerin belki de en önemlisi Yunior. Yunior sadece bu öykülerin birçoğunun değil, Díaz’ın pek çok kitabında kullandığı bir anlatıcı. Fazla zıpır, bencil, eğlence düşkünü, sorumsuz biri. Dahası Oscar Wao’nun 'Kısa Tuhaf Yaşamı’ndaki hali bu şekilde. 'Boğul’daki öykülerde onun çocuk hallerine rastlıyoruz. Onlu yaşlarındaki Yunior, bu yıllarda daha içine kapanık tabii. Abisi Rafa’nın dayaklarından, annesinin umursamazlığından, babasının yokluğundan ve yaşadığı yerdeki kirden ve şiddetten nasibini alarak büyüyen biri.

Buradan düşününce Yunior’ın serüveninin (zaman zaman çok gerilerde de olsa) başka kitaplarda devam etmesi, bize onun hikâyesinin aslında Dominik’in hikâyesi olduğunu düşündürüyor. Bu hikâyenin içinde yoksulluktan kaçmak için her yolu deneyen, gerektiğinde suç işleyen ve suç işledikçe yoksulluğa daha da gömülen insanların yaşadığı bir kısır döngü söz konusu.

ŞİDDETİN HALLERİ
“Ailesinin adı iki okula verilmiş öğretmenlerden biri bizi uzay mekiğiyle kıyaslardı. Birkaçınız başaracaksınız. Onlar uydular. Fakat çoğunuz yanıp gideceksiniz. Hiçbir yere varamayacaksınız. Elini masanın üzerine bıraktı. Kendimi daha o an irtifa kaybederken görebiliyordum, dünya altımdaydı, sert ve parlak.”

Díaz’ın -Yunior’ın mı demeli- evreninin bu denli şiddetle iç içe olması aslında son derece olağan bir durum. Hırsızlığın, tecavüzün, insan öldürmenin elbette cezai bir yaptırımı var, ancak gündelik hayata bu denli sinmiş, hemen her an sokaklarda karşılaşılan, ete kemiğe bürünmüş bir hal alan suç kavramı, mahalle sakinlerinin gözünde olağandışılığını yitirmiş durumda.

Öyle ki komşularının evine giren hırsızlar bir şey çalmanın yanı sıra evde oturup yemek yiyor, sabit telefondan çeşitli görüşmeler yapıp, tabiri caizse orada 'yaşıyorlar'. Annesinin kendisine sürekli tembihlediği üzere, pencereleri kontrol edip duran Yunior’ın buna çözüm olarak, telefonu şehirlerarasına kapattırdığını belirtmesi annesine hiç komik gelmiyor.

Yunior evine hırsız girmesin diye annesinin dediğini yapıyor tabii, ama dışarı çıkıp o da arkadaşıyla hırsızlık yapıyor. AVM’deki birçok mağazadan bir şeyler aşırıyorlar; hatta kapkaç yapanları küçümseyip bir tarzları olmadığı için eleştiriyorlar.

Öykülerde şiddetin bir diğer biçimiyse hayal kırıklığı şeklinde açığa çıkıyor. Gidip de bir türlü gelmeyen babaların yarattığı boşluk, âşık olup da bunu bir türlü dile getiremeyenlerin birbirlerine çektirdikleri azap, en yakın dostunun eşcinsel olduğunu öğrendikten sonra ondan uzak durmaya çalışan Yunior’ın bunu toplum baskısından, alışageldiği ahlaki baskı yüzünden yapmasının doğurduğu, kendi kendine uyguladığı baskı...

'Boğul', adı üstünde, bir çıkış yolu ararken boğulan, ancak bunun çok da farkında olmayan insanlarla tanıştırıyor bizi; dediğim gibi, biz aslında bu yoksulluğu, bu sokakları tanıyoruz. Hal böyle olunca üstat Tolstoy’un on yılların ötesinden gelen ve dillere pelesenk olan cümlesini, “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır,” cümlesini yeniden hatırlamamız gerekiyor. Mutsuzluklarımız nereye kadar birbirine benziyor, nereden sonra kendimize özgü mutsuzluklara sahip oluyoruz; bu, üzerine düşünülmesi gereken bir konu.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR