Şiirin krizi, krizin şiiri ve anti şiir

Yazının başlığını Murat Çelik’in (1989) dördüncü şiir kitabından esinlenerek çıkardık. Şiir yolculuğuna Varlık, Ücra, Başkalarının Hayatı, Karayazı, Yasakmeyve, Yeniyazı gibi dergilerde yayımlanan ürünleriyle başlayan Çelik’in ilk kitabı, 'İhtimal Cüce' adıyla 2013’te okurla buluşur. İki yıl aradan sonra 2015’te ikinci kitabı, 'Taşra Bitki Örtüsü ve Parseller' yayımlanır. Onu, 2017’de yayımlanan üçüncü kitabı, 'Planlı Yapılmadık' izler.

Murat Çelik’in Natama şiir dizisinden çıkan dördüncü kitabı ise 'Bir Şey Bitsin Bir Şey Başlamasa da Olur' adını taşıyor.

Şiiri şiir yapan özellikler arasında dilinin, sözünün, biçiminin, biçeminin çağrışımsallığı, yorumlanabilirliği ilk sıralarda yer alır. Bu nedenle başka türlerden iki kat fazlasıyla şiir kitaplarının adları, kapağın altındaki metne dahil olur; birlikte okunur ve yorumlanır.

Çelik, önceki kitaplarında olduğu gibi yeni kitabında da okuru çağrışım ve yorum alanına davetini, şiire mahsus biçimde, kitabın adıyla başlatıyor. Öte yandan, 'Bir şey bitsin bir şey başlamasa da olur', aslında ilk okuyuşta şiirselliği düşük, sıradan ya da düz bir cümle olarak algılanıyor. Ancak algı, anlamı ya da anlamsızlığı sıradan bir cümlede olduğu gibi bir okuyuşta tüketemiyor. Bilince, dilin çengeli, dilin şiire mahsus çengeli takılıp kalıyor. Sonuçta sıradan bir cümle, sıradan, düz olmaktan çıkıyor; çağrışım ve yorum alanında devinmeye başlıyor. Çelik okurunu kışkırtarak, yorumlama, çözümleme yelpazesini açmaya, anlama kapasitesini sınamaya yöneltiyor. Kitabın çağrışım ve yorumla şiirsel anlam kazanan, bir bağlama oturan adının, bizim için oluşturduğu ilk karşılığını kısaca şöyle ifade edebiliriz: “Her şey bitsin” bir yıkılma istemini dışavururken “Bir şey başlamasa da olur” gerçekleşen yıkımın enkazında, ama altında değil, kalma arzusunu yansıtıyor. Öte yandan kitabın adı, büyük toplumsal dönüşümlerden önceki son evreyi, zamandaki büyük kırılmalarla gerçekleşen geçişlerin öncesindeki alacakaranlığı da düşündürüyor. Toplumsal devrim süreçlerinin oluşumunu hazırlayan siyasal, toplumsal, kültürel, ekonomik kriz durumunu anlatmak için kullanılan çok eski, ama eskimeyen bir betimlemeyi “bitenin bitmediği başlayanın başlamadığı” deyimini de hatırlatıyor. Ancak ifadedeki “bir” sıfatının da göz ardı edilmeden okumaya, çağrışıma, yoruma katılması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü o “bir”, “her” de olabilirdi. Ama olmamış. “Her şey bitsin bir şey başlamasa da olur” cümlesinde dışavurulan köktencilikten ve nihilizmden kaçınıldığı da dikkati çekiyor.

Kitabın adına ilişkin başka şeyler de söylenebilir. Ancak sözü daha fazla uzatmadan kapağın altındaki metne geçelim istiyoruz.

'Bir Şey Bitsin Bir Şey Başlamasa da Olur', üç ana bölümden oluşuyor ama üç ayrı kitapçıktan oluşuyor da diyebiliriz. İlk bölüm başlığı “Belki, Oynamak”. Ama bunu böyle yazdığımızda eksik kalıyor. Çünkü başta, “Belki, Oynamak”ın öncesinde tırnak içine alınmış bir boşluk var. İlk bölüm başlığında tırnak içine alınmış boşluk “belki”deki belirsizlik kadar “oynamak”la da ilişkileniyor. Bir sonraki sayfada yer alan ve biraz daha büyük puntolarla yazılmış “ben hayatımı kaybederek kazanıyorum” dizesi kitabın adından, ana bölüm başlığından şiirlere geçişi sağlayan bir tür köprü ya da geçit gibi. Adı geçen dizenin, ikinci okuyuşta “ben hayatımı yazarak kazanıyorum”, bir sonrakinde “ben hayatımı kaydederek kazanıyorum” ve benzeri şekillerde çoğaltmaya elverişli yapısı da dikkati çekiyor.

Kitap yüz sekiz sayfa, ama henüz ilk şiiri bile okumadan girilen şiirsel alan, kitabın hacminin sayfa sayısından daha fazla olduğunu düşündürüyor. Murat Çelik’in biçemi yan metinler oluşturmaya açık, yeniden okumalara yönelten üretken ve örtük bir oyun da içeriyor. Ancak kitabın biçimcil bir biçem kitabı olduğunu da kaydetmek gerekir. Artık şiirlere geçelim ve tespitlerimizi destekleyeceğini düşündüğümüz bir örnekle devam edelim. Alıntılayacağımız kısım “Fındıklı’da Deniz Görür Oturdum, Bu Masada Kaybedilir, Dedim” başlıklı şiirden:

sana olacakların gösterilmesi
önünde bir dev ekranın
geleceğin, öleceğin an
hiç yarım bırakılmamış
herkese biraz biraz bildiği
yaşmağı kalmış

insanlar arasına karıştın
geldi buldu seni o peri
şimdi ne yapacaksın

ben tüm bunlar yüzünden
ters giydim atletimi
görülmezse görülmesin

Krizin biçimi olur mu? Krizin biçimi de, biçemi de olur. İnsanın olduğu yerde biçim de, biçem de vardır çünkü. Çelik’in yıkan, kuran, arayan, bulan, kaybeden kederli, karamsar, ironik biçemi de; yapısökümcü, kes yapıştırı yırt yapıştıra kadar genişleten yapbozcu biçiminin de aslında krizle ilgili olduğunu düşünüyoruz. Neyin krizi mi? Başlığı anımsayalım: Şiirin krizi, krizin şiiri ve onun sonucu olarak üretilen anti şiir… Bir şiir daha okuyalım. Kitabın “Arayüz- Romantik Ça” başlıklı ikinci bölümünde yer alan “Evine Giremedim, Çünkü” başlıklı şiirden bir parça aktarıyoruz:

yalnızlığın işte kendi kendine söyleten
gülümseten duvar yanına gözlerimi diktim
durulur sandım içimde diri, berrak tutuş
kabahatliysem aşka yanlış ayağımı düşürdüm
kabahatliysem aşkın da sahiliğine inandım

taşa kalp oymuşun evine giremedim çünkü

Çelik’in dördüncü kitabı yalnızca adında değil, içindeki şiirlerle de kriz durumunu, o durumla ilgili en kritik anı kurguluyor ve vurguluyor. Ne öncesi, ne sonrası. Ortaya çıkması istenen, bize aktarılma çabasına girilen tamı tamına bir kaos anı. Murat Çelik, arzuladığı kaosun korosunu oluşturmuyor. O ana ilişkin daha çok solo yapıyor diyebiliriz. Bir kaos solosu da denilebilir buna. Çelik, kaosu yalnızca talep etmiyor. Kaosu yaratıyor. Bu atmosferi bozmalar, yapmalar, yıkmalar, yırtmalar, parçalamalar, yeniden kurmalarla sağlıyor. Şiirleri okurken karşımızda konuşanın kaos personası olduğu izlenimine kapılmamız nedensiz değil.

Kitaptan bir şiir daha aktarmak istiyoruz. Ama önce, kitabın ikinci ve üçüncü bölümlerinden, bir yineleme izlenimi edindiğimizi belirtelim. Bu bölümlerde, ilk bölümde yükselen dalganın biraz kırıldığını ve biçem denemeleri, biçim alıştırmaları, yapı bozma, bozulmuş yapıyı yeniden yapma temposunun düştüğünü, anti şiir için göze alınan riskin azaltıldığını, nasıl diyelim şairin cebinden harcadığını gözlemlediğimiz kaydedelim. “Dilboğa” başlıklı üçüncü bölümün ilk şiiri “Biri Bizi Öldürdü Şimdi Bizi Biri Tekrar Öldürsün”den son iki betiği ve final dizesini alıntılıyoruz:

meşhurcusu usulücüsü olmayabilir insanın
kış kırığı yavagoz, suluk istersenir çareye
teşkilattan arkadaşlar aldım, sarsılmaz aldım
baraj yoluna gömük devrimci çocukların
annelerine kartsız çiçek attım, iyi bir katilin
yakalanmış, üzerine suç yıkılmış maktule
sinek ilacı, deterjan, konvansiyonel şiir aldım

sese belagat, perdeye renkli noktacıklar, vtmns
bej bir ejderha aldım, oyun konsolu, vidanjör
kesik başlı nedamet, geri geri ve burkulu ölçüm
önüme düşenlere, kendilerine az yetenlere
gazeteye ilan, taziye mahlesine pamuk aldım

biri bizi öldürdü şimdi bizi biri tekrar öldürsün         

Anti şiir, şiir olmayan şiirdir. Şiirsel aşırılıktır. Ama aynı zamanda şiirle çelişen şiirdir. Hatta çatışan şiirdir… Anti şiir için konvansiyonel şiirin sınırlarının içinde olmayan ve ancak düzyazının da kapsama alanında yer almayan biçimdir diyebiliriz. Anti şiirin, şiirle çelişkisi içerikte değil, daha çok içeriğin aktarımında ortaya çıkıyor gibi. Daha çok dilin kullanımında şiirle çatışıyor. Biçimsellikte çelişiyor. Anti şiir, bir diğer özelliği de biçemsel olarak alabildiğine kişiselleşmişliği ve özgürleşmişliği içeriyor oluşu. Şiirsel aşırılığı, aşkınlığı, taşkınlığı deneyimliyor ve okurunu da bu deneyime ortak olmaya yöneltiyor.

Şunu da kaydetmek gerektiği kanısındayız. Anti şiir, şiirde milenyum sonrası ortaya çıkan yeni arayışlarla modern Türkçe şiirde canlılığa ve devinime kavuşan somut, deneysel, görsel tarzların açtığı geniş alanda ve imkânlarla gerçekleşiyor. 

Kısaca söyleyelim: Hiçbir şeye karşı olmadan nasıl muhalif olunamayacaksa hiçbir şeye karşı çıkmadan da şiir yazmak mümkün değil. Anti şiiri, şiirin bugüne kadar taşıdığı konvansiyonel kalıplara, kurallara karşı çıkarak şiir yazma girişimi olarak da açıklayabiliriz.

Şiire ilişkin tanım yapılırken kullanılan son derece işlek bir deyiş vardır: Denir ki: Şiir, düzyazıyla anlatılamayanın anlatımıdır. Anti şiiri tanımlamak için bu sözü değiştirerek şöyle de söyleyebiliriz: Anti şiir, konvansiyonel şiirin anlatamadığının anlatım biçimidir. Ancak bunun, yine de Todorov’un “Dizesiz Şiir” başlıklı yazısında kastettiği anlamda, henüz bir biçimin bir türe dönüşmüş olduğu manasına gelmediğini de dikkate almak gerekir.  

Günümüz şiirinde konvansiyonel şiirin reddedildiği, anti şiir örneklerinin hem çoğaldığı hem de yaygınlaştığı gözlemleniyor. Yani, henüz şiir artık eskisi gibi yazılmıyor diyemeyiz ama… Gelecek anti şiirin mi olacak, yani henüz biçimsel bir girişim olan anti şiir, bir türe dönüşebilecek mi sorusunu yöneltebiliriz. Ancak böyle bir sorunun karşılığının, istenirse şiirin geçmişinde aranarak bulunabilmesi de mümkün. Örneğin Nâzım Hikmet’in girişimi de, Garip de döneminde anti şiirdi.

Şiire karşı gelişen şiir, aslında şiirin hayatla bağının hâlâ sürdürdüğünün de kanıtı sayılır.

Bu arada şunu da ifade etmeden geçmeyelim: Bir şey şiir gibiyse o şeyden önce orada şiir olduğu içindir. “Şiir gibi film” dediğimizde örneğin, anlamalıyız ki orada daha önce şiir vardır. Kısacası şiir hâlâ geri çekilmediği, boşaltmadığı alanlarda varlığını sürdürüyor.

Murat Çelik ve onun gibi şiirde arayış içinde olan yeni kuşaktan isimlerin girişiminin bu yönüyle de son derece önemli ve izlenmeye değer olduğunu düşünüyoruz.

Bilindiği üzere bir şiir hakkında okumadan verilen en iyi karar, o şiiri okuduktan sonra verilen en kötü karardan daha kötüdür. Şiiri seviyorsanız okuyunuz… Kaldı ki zaten şiiri sevmeden nasıl yaşanır, yaşanır mı sahiden?..

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR