12 Eylül katlanarak sürüyor


Yıl 2021…  12 Eylül Darbesi’nin üzerinden 41 yıl geçti, ancak 12 Eylül rejimi hâlâ sürüyor.

Katlanarak sürüyor.

Toplum ve devlet yaşamını düzenleyen temel yasa, 12 Eylül darbecilerinin hazırlattığı silahların gölgesinde yapılan bir plebisit ile halka kabul ettirdiği darbe anayasası temel unsurlarıyla hâlâ yürürlükte.

Korunaklı tekçi özü ile yürürlükte.

21 yıl önce 12 Eylül 2000’de 12 Eylül darbecilerinin yargılanması için yola çıkarken gündeme getirdiğimiz, 12 Eylül darbe döneminin askeri mahkemelerinin mahkûmiyet kararlarının gayri meşru olduğu, dolayısıyla tüm sonuçlarıyla beraber iptal edilmesi talebimiz hala karşılanmadı ve hala sürüyor. 

Darbe yapanlara adeta kalıcı dokunulmazlık kazandıran Geçici 15. Madde Anayasa'daki yerini 30 yıl süresince korudu.

78’lilerin 12 yıl süren mücadelesinde gündemleştirdiği bu madde kaldırıldığında da iki darbe şefi Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya dışında cunta dönemi suçlu ve işkencecileri yargı konusu olmadı.

12 Eylül Darbe Anayasası, Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Barajı, RTÜK Kanunu, Sendikalar Kanunu başta olmak üzere, 12 Eylül devletinin yasal temellerini oluşturan 1980 – 83 döneminde darbecilerin düzenlediği 600 civarında yasa ve binlerce kararname kaldırılmadı, yürürlükte.

Milli Güvenlik Konseyi'ne (darbe sırasında beş orgeneral tarafından oluşturulan cunta), askerlerin başta siyaset olmak üzere, hayatımızın her alanını düzenleme yetkisi veren yasalar Türk hukuk sistemindeki yerini koruyor.

Darbeden sonra hazırlanan Siyasi Partiler Yasası'nın demokratik temsili ortadan kaldıran niteliği devam ediyor.

Gerçekte 12 Eylül darbecilerinin istediği de buydu. Türkiye ve uluslararası toplumun demokrasiden, insan hak ve özgürlüklerinden, çağdaşlaşmadan yana olan kesimlerinin başarısızlığı maalesef darbecilerin başarısı oldu.

12 Eylül rejimi reforme edilemez!

12 Eylül 1980 Darbesi, toplumu ve devleti yukarıdan aşağıya doğru anti-demokratik, totaliter bir anlayışla yeniden düzenledi.

 Bu düzenlemeyi siyasal ve askeri zor kullanarak gerçekleştirdi.

Darbe öncesinin halkta yurttaşlık ve hukuk bilincinin geliştiği nispi demokratik süreç tasfiye edildi. Yerine kayıtsız şartsız itaat eden, demokratik değerleri tüketen bir toplum biçimi ikame edildi.

12 Eylül darbecileri “anarşi ve terör” hadiselerine karşı darbe yaptıklarını ilan ettiler.

Kötücül sonuçları günümüze kadar gelen dünyanın en kalıcı ve en köklü totaliter rejimlerinden birini inşa ettikleri gibi darbe yıllarında vahşi bir devlet terörü uygulayan de yine 12 Eylülcüler oldu.

Bugünden geriye doğru bakıldığında, 12 Eylül darbeciliğinin kendi içinde son derece tutarlı olduğu ortaya çıkıyor.

Neden mi?

Özgürlük ve demokrasi düşüncesine karşı kapılar sonuna kadar kapatıldı.

Emsal olsun, AB üyelik sürecinde Türkiye yıllardır ülke hayatından darbe anayasasını, yasaları ve anti-demokratik uygulamaları kendi meşrebince temizlemeye çalışıyordu.

Ancak AB aday üyeliği için peş peşe düzenlemeler yapılırken, her defasında da 12 Eylül Anayasası’nda yer alan bir hüküm yeni bir engel olarak ortaya çıkıyordu.

Bu da 12 Eylül rejiminin reforme edilemez olduğunu, külliyen tasfiye edilmesi gerektiğini gösteriyordu.

12 Eylülcülerin “Ulusal Güvenlik Devleti” ideali

12 Eylülcülerin temel amacı demokratik bir şal altında darbe rejimini kurumsallaştırmaktı. Başka bir ifadeyle "Ulusal Güvenlik Devleti" inşa etmekti.

Bunu başardılar.

"Ulusal Güvenlik Devleti" aynı ismi taşıyan doktrin çerçevesinde, Pentagon patentli bir soğuk savaş ürünü idi.

Bu anlayışın bir sonucu olarak, 12 Eylülcüler, demokrasi ve özgürlük fikirlerinin geliştiği 1970'li yıllar ve sonlarına doğru toplumun bir kesimini "İç düşman" kabul ettiler.

Darbecilere göre, boyun eğmeyi reddeden, resmî ideolojiyi benimsemeyen, verilmek istenen tek boyutlu kimliği kabul etmeyen, kendi toplumsal ve kültürel kimliklerini savunan farklı kesimlerle "barış içinde birlikte yaşama" mümkün değildi.

Bu tür görüşlerin yaygınlaşmasını engellemek için her türlü yasağı uyguladılar ve bu düşünceleri savunanları cezalandırdılar.

Kendilerince tasarımlarına yararlı buldukları aşırı milliyetçi, şoven ve dinin dinbaz istismarına dayalı görüşlerin önünü açtılar.

Bu marifetlerinin yanı sıra yurttaşların işlevini ise, devlet karşısında itaatkâr olmak ve görevlerini eksiksiz bir biçimde yerine getirmekle sınırladılar.

Pentagon'un Ulusal Güvenlik Devleti, Türkiye'deki derin tarihsel köklere sahip tutucu, bürokratik, milliyetçi devlet geleneği ile örtüştü.

Gerçi böyle bir doktrin olmasa da Türkiye'deki sistem bunu yaratacak tarihsel ve toplumsal potansiyele fazlasıyla sahipti.

Gelişmeler de bu yönde oldu. Devlet-toplum ilişkilerinde dengenin tamamen toplum aleyhine bozulduğu, yurttaş karşısında devletin yüceltildiği ve kutsallaştırıldığı bir durum ortaya çıktı.

Ulusal Güvenlik Devletine “Kontrollü Demokrasi”

1983'de yapılan sözde bağımsız ve serbest seçimlerden sonra oluşan sözde sivil hükümetler Milli Güvenlik Rejimi çerçevesinde iktidarı darbe rejimiyle bölüşmeye rıza gösterdiler.  

Bu model de Türkiye'ye özgü değildi.

Sözde demokrasiye geçen Latin Amerikalı cunta rejimleri, siyaset bilimciler için ilginç bir "geçiş" modeli sundular.

 Bu rejimlere, kibarca "kontrollü demokrasiler" deniyordu. Yani söz konusu model ordunun vesayeti altında, gerektiğinde "kibar" şekilde müdahale edilecek bir rejim öngörüyordu.

12 Eylülcülerin istisnasız muhalif ya da farklı her kesime karşı uyguladığı ölçüsüz şiddetin yanıtı 1984'den sonra patlak veren "Kürt Savaşı" oldu.

Kimilerine göre bu savaşın ana kaynağı darbeden sonra inanılmaz vahşetin uygulandığı Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi idi. Mamak, Metris ve Türkiye'nin her yanına yayılan sayısız askeri cezaevinde inanılmaz bir şiddet uygulandı. Bunlar kayda bile geçmedi.

Toplumun her kesiminin payını aldığı bu resmi şiddet dalgasına karşı toplumsal muhalefetin bir direniş ve dayanışma hattı oluşturamama zafiyeti sonunda sahneye itaatkâr, sessiz ve her türlü yaptırımı kabul etmeye hazır bir toplum modeli ortaya çıktı.

Bu tablo, sözde sivil yönetime geçildikten sonra da değiştirilemedi. Muhalif kesimlerin parça parça, birbirinden bağımsız olarak geliştirmeye çalıştıkları yeni örgütlülükler ise amansız, ölçüsüz ve yok edici bir şiddet ile karşılaştı.

Askeri cunta, Türk siyasal yaşamında var olan, ancak daha çok bir danışma organı gibi çalışan Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK) yetkilerini arttırarak, sürekli bir iktidar ortağı haline getirdi.

Başlangıçta askeri üyelerin ağırlıkta olduğu (sekretaryası askerlerden oluşuyordu) MGK, Türkiye'de demokratikleşme yolunda atılan her adımın veto edildiği bir kurum haline geldi.

‘Ulusal Güvenlik Devleti’ne kişiliksiz toplum!

12 Eylül Darbesi, Türkiye toplumunu düşmanın arka bahçesi olarak gören yaklaşımların deneyimler alanı oldu.

Yüz binlerce siyasi tutuklu bu deneyimlerin kobayları olarak görüldü.

Darbecilere göre, halkı için insani ve eşitlikçi bir ev inşa etmeye çalışan gençler, partililer, dernek mensupları birer kanser hücresiydi. Neşterle acımasızca temizlenmeliydi.

Etnik temizlik yapar gibi, toplumsal temizlik yapılabilirdi.

Bu temizliğin asıl hedefi toplumdu.

Gelirken toplumu öncülerinden, aydınlarından yoksun bırakarak, sürüleştirme ve "köle kişiliği” karakteri verme tasarlanmıştı, uygulama da bu yönlü oldu.

12 Eylül Latin Amerika’daki askeri darbelerin izdüşümü

Türkiye'den önce 60'lı yılların ortalarından itibaren Brezilya'dan, ama özellikle milat olarak 11 Eylül 1973'te Şili’de Allende’nin tasfiyesinden başlayarak tüm Latin Amerika ülkelerinde silahlı kuvvetler, ABD/Pentagon kaynaklı askeri saldırı planını uygulamaya soyundular.

Bütün toplumsal kurumları militarizmin vesayetinde yeniden biçimlendirmeye çalıştılar.

Brezilya klasik askeri darbelerden farklı olarak, "ekonomik" bir model sundu. Ordu kendi yatırımlarını gerçekleştirdi. Bunun Türkiye'deki karşılığı, otomotiv sanayinden finans sektörüne kadar çok sayıda yatırımı bulunan Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) oldu.

1973'de Şili'de General Pinochet' in gerçekleştirdiği kanlı darbe sonrasında yaptırılan Anayasa, Türk darbeci General Evren'in 1982 Anayasası gibi toplumsal bir kıskaç işlevi gördü.

Pinochet Anayasası General Evren'e ve tüm darbe dönemi yetkililerine Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi üzerinden kendini güvence altına alma modeli sundu.

Bu anayasa hükmü, darbecilerin eylem ve uygulamalarından dolayı yargılanamayacakları bir yasal düzenlemeden oluşmakta idi.

Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) modeli Türkiye'ye Latin Amerika'daki Milli Güvenlik Devletlerinden ihraç edildi.

Siyasi partilerin kapatılarak icazetli partilerin kurulmasından, siyasal ve ekonomik hakların gasp edilmesine kadar böyle oldu.

1976 Arjantin Darbesi, tüm dünyada "kayıplar" olgusunu gündeme getirdi. 12 Eylül darbecileri de aynı yolu izledi.

12 Eylülcüler ırkçı Güney Afrika'dan da 90 gün hâkim önüne çıkmadan gözaltı uygulamasını ihraç etti.

 Bu dönemde tutukluluk hücreleri Gestapo sorgu merkezlerinden, askeri cezaevleri ise (virgül yok) Nazi toplama kamplarında farksızdı.

12 Eylül siyasi/askeri bir proje değildi sadece…

Evet, 12 Eylül projesi sadece siyasi/askeri bir proje değildi sadece, ekonomik, toplumsal, kültürel bir projeydi de.

Eşitlikçi, insana ve kardeşliğe dayalı insanlığın yüksek değerleri yerine, 12 Eylül rejimiyle birlikte, paraya, ekonomik çıkarlara dayalı bir değerler sistemi konuldu.

1980 öncesinin halkçı/devrimci insanı tasfiye edilirken yerine yeni bir insan modeli geliştirildi.

Bu yeni insan tipi, topluma "başarı" örneği olarak sunuldu ve toplum ona özendirilmeye çalışıldı.

Tek ölçünün para oluşu, 12 Eylül ile birlikte Türkiye'yi kara para cennetine dönüştürdü.

Bunun sonucu, klasik kapitalizmin üretime yönelik yapılanması gözden düştü. Para ile para kazanmak varken, üretim gibi zor ve sorunlu işlerle uğraşmaya gerek kalmıyordu.

Böylece 12 Eylül, üretken toplum anlayışı yerine, tüketici toplum anlayışını yerleştirmeyi başardı.

Ne pahasına olursa olsun tüketim anlayışı, sadece toplumun varlıklı kesimlerini değil, giderek yoksul kesimlerini de etkisi altına aldı.

12 Eylül sonrası gençlik ise, insanlığın bu aşağı değersizliklerinin kuşatması altında yetişti.

12 Eylül sözde ekonomik gelişmeye katkı olarak sunulan yüksek faizli dış kredileri, yolsuzlukları, denetimsiz devlet erki aracılığıyla pastadan pay kapmayı, bir kural haline getirdi.

Siyaset yapma ile çıkar sarmalları arasında çürüme iç içe geçti.  

Sosyal demokratlar dahil, hiçbir siyasi parti buna karşı direnmedi.

Bu durum siyaseti çürüttü.

 Siyasetin çürümesi ise, 12 Eylül'ün otoriter, denetim dışı yapılanmasına daha fazla sarılmasına neden oldu.

Çürüme, sonunda tüm kurumları sarmalı içine aldı.


Siyasal alanda özgür yurttaşı sıfırlayan 12 Eylül rejimi, emekçileri örgütsüzleştirdi, sendikaları kapattı.  Emekçilerin kazanımları ellerinden alınırken, onlar adeta kölelik ücretlerine “razı” edildi.

12 Eylül topluma bir deli gömleği giydirme operasyonu ve de yeni sağın 80'li yıllarda 24 0cak Kararları argümanı üzerinden yükselen neoliberal politikaları hayata geçirme aracıydı çünkü…

1960'lı, 70'li yıllarda gelişmiş kapitalist ülkelerdeki düzeyi hedef olarak belirleyen emekçi kazanımları, işçilerin ve emekçilerin sendikasızlaştırılması ve grev haklarının ellerinden alınması sonucu sıfırlandı.

Ülkede ücret düzeyleri, ucuz ihraç ürünlerine yönlendirilen Üçüncü Dünya Ülkeleri düzeyine inmeye başladı.

(Devamı yarın)

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR