Özgür bir dünya nasıl bir yer olurdu?

3 Temmuz 1869’ta doğan Charlotte Perkins Gilman, erken dönem feminist edebiyatın önemli yazarları arasında anılmaktadır. Gilman, sadece yayınladığı kitaplarla, makalelerle değil, eşit oy hakkı, eşit ücret gibi pek çok konuda yürüttüğü çalışmalarla da isminden söz ettirmeyi başaran bir aktivisttir.

Gilman’ın Türkçeye çevrilmiş toplamda dört kitabı var; bunların en yenisi olan 'Dağı Yerinden Oynatmak' adlı roman Melda Olcaytu çevirisi ve Cem Yayınevi etiketiyle raflardaki yerini geçtiğimiz günlerde aldı. 'Dağı Yerinden Oynatmak'ın, "Kadınlar Ülkesi" adlı üçlemenin ilk kitabı olduğunu da belirtmekte fayda var.

OTUZ YILLIK BİR RÜYA
“İnsanın başına gelen her türlü değişim, olumlu olsa dahi, bir nevi travma etkisi yaratır. Ani ve büyük değişimleri hazmetmek herkes için zordur. Peki ya benim başıma gelen eşi benzeri olmayan deneyimin kendine özgü dehşetini kim anlayabilir?”

John Robertson, Himalayalar'a yaptığı gezi sırasında bir kaza geçirir ve bir uçurumdan yuvarlanıp kaybolur. Herkes onun öldüğünü düşünmeye başlar. Aslında bu kısmen gerçektir; John zihnen ölmüş, hafızasını kaybetmiştir. Fiziksel olarak da ölmek üzereyken bir grup köylü onu bulur ve taşıyıp köye getirir. Burası dağın sarp yolları ardına kurulu küçük bir Budist köyüdür, böyle olduğu için de John’un izi hepten kaybolur.

John iyileştikten sonra köyde yaşamaya başlar; öyle ki evlenir bile. Geçmişine dair hiçbir şey hatırlamadığı için kendine yepyeni bir hayat kurar; dış dünyaya tamamen kapalı bu köy onun ikinci hayatı olur çıkar.

Aradan tamı tamına otuz yıl geçer. Ve gün gelir, “Tibet’in gri, soğuk, çamurlu bir platosunda iki beyaz insan” karşı karşıya gelir. John’un kız kardeşi Nellie, köylü kıyafetleri giydiği halde deri kemer tokasından yansıyan ışıktan abisini tanır ve John’un üçüncü hayatı işte böyle başlar.

YENİ BİR DÜNYA
“Otuz yıl hapis yatmış bir mahkûm bile, en nihayetinde uzun zaman önce bıraktığına benzer bir dünyaya döner.

Peki ya ben! Sanki uyuyakalmışım da ben uyurken dünyamı çalmışlardı.”

Nellie, John’u alıp Amerika’ya dönmektedir. John ise bir yandan hafızasını yeni yeni kazanırken, bir yandan da otuz yıl sonra “yeniden doğduğu” dünyanın ne menem bir yer olduğunu anlamaya çalışır. Ne var ki karşılaştığı her şey onun hayli zorlamaktadır.

Değişimi ilk etapta kız kardeşinde görür. Yaklaşık elli yaşında olan Nellie iyi bir eğitim alıp doktor olmuş, akabinde bir üniversitede rektör olarak çalışmaya başlamıştır. Kariyerindeki bu ivme bir yana, Nellie son derece enerjik, genç ve özgüvenli görünmektedir.

John ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra çeşitli sorular sorar, Nellie da bunun üzerine anlatmaya başlar. Otuz yılda dünya çok değişmiştir. Cinsiyet eşitliği ile başlayan zihniyet değişimi, bir dizi toplumsal özgürlük ve adaleti meselesini de beraberinde getirmiştir. Böylelikle “günah diye bir şeyin olmadığı, tek çeşit hapishane kaldığı, ona da karantina dendiği… yoksulluk diye bir şeyin olmadığı, işsizlik sorunu olmadığı… neredeyse hiç hastalık kalmadığı, çok az kaza olduğu, hemen hemen hiç yangın çıkmadığı…” bir dünya resmi çıkar John’un karşısına.

ÜTOPYADAN DİSTOPYAYA
Gilman kitabın önsözünde şöyle yazar:

“Dağı yerinden Oynatmak kısa soluklu bir ütopyadır, bebek ütopyadır, büyümeye açıktır. Zihniyet değişiminden başka bir değişim içermez; insanların, özellikle kadınların mevcut olasılıklara mutlak uyanışlarını konu alır. İnsanların, şu anda yaşayan, var olan insanların otuz sene içinde neler yapabileceklerine değinir- eğer isterlerse.”

Gilman’ın öne sürdüğü kısa süreli ütopya önerisi her ne kadar tartışmaya açık olsa da, ütopya fikri 19. yüzyılda kendine çokça yer bulur. Pek tabii bunda yaşanan gelişmelerin payı büyüktür. Marx, Engels, Proudhon, Darwin gibi düşünürler toplumsal-siyasal statükoyu tehdit ederlerken, elektriğin farklı alanlarda kullanımı, buharlı germilerin yaygınlaşması gibi bilimsel gelişmeler de rasyonel düşünceye olan inancı arttırır. Diğer bir değişle insanlar “başka bir dünyanın” çok da uzakta olmadığını düşünmeye başlarlar.

Hal böyle olunca, bunun özellikle edebiyattaki yansımasında, pek çok ütopya romanı ortaya çıkmaya başlar. Gilman’ın yazdığı ütopyalarının yanı sıra, benzer tarihlerde, H. G. Wells 'Kuyrukluyıldızın Günleri’ni, Edward Bellamy 'Geriye Bakış (2000’den 1887’ye)’ı, Elizabeth Burgoyne Corbett 'Yeni Amazonya: Gelecekten Bir Kesit’i, William Morris 'Gelecekten Anılar'ı… yayınlar.

İlk akla gelen bu örneklerin yanı sıra ütopyacı romanların hemen hepsi sosyalist, feminist bir dünyanın nasıl bir yere benzeyeceği sorusunun peşine takılır; bu haliyle propaganda yapmaktan çekinmez ve değişen dünyaya bir omuz vermeye çalışır.

Pek tabii bütün bunlar I. ve II. Dünya Savaşı öncesinde yazılmış kitaplar. Bilimsel gelişmelerin dünyaya o kadar da iyi gelmediği, dahası bilimin-teknolojinin yanlış ellerde, iktidar hırsıyla büyük felaketler yarattığı gerçeğinden ve milyonlarca insanın birbirini öldürmesinden sonra ütopya romanlarının, yerini yavaş yavaş distopyalara bırakmaya başladığını söyleyebiliriz sanıyorum. Gerek politik kurgularda gerek bilim kurgularda gerekse de kişisel planlarımızda gelecek tiranlarla dolu bir savaş alanı ve artık o kadar da arzulanası bir yer gibi görünmüyor ne yazık ki.

Gilman, “‘Başka Bir Dünyaya’ bel bağlayarak, bu dünyaya dair umudumuzu bir hayli yitirdik” diyor önsözde. Halbuki günümüzde “Başka Bir Dünya” da ellerimizde kayıp gitmek üzere.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR