Dokusunu koruyan kentler

Antakya’nın eski mahallelerinde, daracık sokaklarını oluşturan yüksek duvarların gölgesinde gezinmek bu kentin iddialı yemeklerine dadanmaktan çok daha lezzetli. Eğer esas hedefiniz bir kentin kimliğini tanımak, ruhuna dokunmaksa zaten bunu bilir, gittiğiniz her yerde kendinizi o eski mahallelere atarsınız. Evet, çoğu kez ya bir çöküntü alanıdır buralar ya da artık orijinal kimliğinden geriye pek bir şeyin kalmadığı turizm merkezi. Bunu bilirsiniz, ilkini tercih eder ama ne olursa olsun mutlaka orayı bulursunuz…

Hatay-Antakya’da hâlâ her ikisi birden mevcut. Her biri şık bir lokanta, otel ya da bara dönüşmüş eski evlerin avlularında vakit geçiren turistler, labirentimsi sokaklarda gezinirken bir odada oturmuş televizyon seyreden beyaz atletli erkeklerin ya da kapının önünde toplanmış muhabbet eden kadınların önünden geçip gider. Bazı evlerin kapılarında yer alan ‘Mekânın Hafızası’ başlıklı tabelalar, buradaki çok kültürlü eski hayatı size hatırlatır. Ama tabii ki Türkiye’nin pek çok başka yeri gibi Hatay’da da çok dinli ve kimlikli toplumsal dokudan bugüne kalan fazla bir şey yok. Artık cemaati olmayan kilise ve havralardan başka…

Pandemi yurtdışı tatili neredeyse imkansızlaştırınca, yurtiçi turizm biraz daha canlandı. Hepimiz bilmediğimiz coğrafyalara gitme tutkumuzu biraz da yaşadığımız ülkedeki bilmediğimiz kentleri keşfetmeye yönlendirdik. Türkiye’nin Hatay gibi çekici kentlerinin neredeyse hepsinin ortak özelliği eski dokuya dair bir şeyleri muhafaza edebilmeleri. Ayvalık ve Mardin gibi eski kentin neredeyse tamamını bir müze gibi bugüne kadar getirebilmiş pek fazla yer yok. Pek çok kentin eski çarşısına ve günümüze kadar gelebilmiş birkaç mahallesine razıyız. Çünkü pek çok başka kentte bu da yok. Mesela, anıtsal Selçuklu eserlerinin sıradan apartmanlar arasında uzaydan inmiş gibi durdukları Kayseri… Zenginlik ve hızlı büyüme bu kentte bir iki temsili yapı dışında eski evlerin maalesef tamamen yok olmasına neden olmuş.

Günümüze kalan tarihi dokuların aslında yoksulluk ve terk edilmişliğin mirası olduğu da bir gerçek. 1950’lerden itibaren başlayan göç bazı kentlerin nüfusunu azalttı. Kentlerin eski merkezlerinde yaşayanlar ya başka yerlere göç etti ya da kentin eteklerinde yapılan apartmanlara. Bıraktıkları yerler ise ya imalathaneler ve depolara dönüştü ya da yoksulların yaşadığı mahallelere. Neyse ki yıkıp yerine yenisini yapmaya bile değer bulmadıkları bu evler, konaklar, hanlar pek çok yerde günümüze kadar gelebildi. Tabii her yerde bir Alaçatı şıklığı yok. İster Gaziantep olsun ister Kars ya da Kastamonu yine de biraz metruk, epey eski ve geçmişin yükü saçaklarından sarkan mahallerde geziniyoruz. İşin aslı bize güzel gelen de bu. İstanbul Balat’ın mesela Arnavutköy’den bu anlamda daha çekici olmasının sebebi orada yaşanmış eski hayatların ve kültürlerin izini hâlâ duvarların çatlağında sokakların rutubetinde hissediyor olmamız. Anadolu’nun eski mahallelerinde de benzer bir şeyi arıyoruz. Terkedilmiş olmasa bile Adana, Diyarbakır gibi büyük kentlerin eski çarşılarında gezinmek, orada çok uzun zamandır hâlâ işleyen atölyelerin, dükkanların, lokantaların önünden geçmek bize o kentin kültürüne dokunabilme olanağı veriyor. Yoksa Yeni Adana ya da Diyarbakır’da geniş bulvarlar boyunca uzanan yüksek apartmanlar ve onların altında yer alan bildik markaların büyük mağazalarına bakarak o kent hakkında izlenim edinmek mümkün değil. Bütün Türkiye’nin ortak kimliğini oluşturan bu ‘modern’ semtler yerel anlamda birer kimliksizlik göstergesi. Gözünüzü bağlayıp sizi Anadolu’da böyle bir yere bıraksalar Adana’da mı, Çanakkale’de mi yoksa Bolu’da mı olduğunuzu anlayamazsınız.

Hatay’ın o eski hayatını gözünüzde canlandırmanıza imkan veren labirent gibi sokaklarında bazen kaybolduğunuzu düşünseniz de sıklıkla kendinizi Kurtuluş Caddesi’nde buluyorsunuz. Belli ki kentin eski atar damarı yer yer otel ve hediyelik eşya dükkanlarının olduğu ama daha çok eski ucuz evlerde oturanların, hele devamındaki Süreyya Halefoğlu Caddesi’nde büyük oranda Suriyeli göçmenlerin yaşadığı bir yer. Bu da farklı bir sosyal doku oluşturuyor, ama geçmişi ve geleceği olmayan bir doku…

1990’lardan itibaren pek çok belediye, kenti bir çekim merkezi haline getirmek için eski mahalleleri ayağa kaldırması gerektiğini gördü. ÇEKÜL Vakfı ve Tarihi Kentler Birliği ile işbirliği içinde projeler gerçekleştirildi. Zamanla buna uluslararası projeler de eklendi. Özellikle anıtsal değeri olan ya da sembolik bazı yapıların restore edilip kurtarılması böyle mümkün oldu. Bu yapıların ne kadarı gerçekten yaşanan bir yere dönüştü, o da ayrı bir mesele tabii. Sözünü ettiğim bütün kentlerde tamir edilip öylece bırakılmış, misafirhane ya da müze tabelası asılıp eskimeye terkedilmiş yapılar görürüz. Bunun da bir başka çöküntü alanı yarattığını söylemek mümkün. Malum, yapıları insansızlaştırarak koruyamazsınız. İçinde kimsenin yaşamadığı, çoğu boş, kimisi otel ya da lokanta olmuş, dolayısıyla eski esnafını, gündelik hayatın tüm detaylarını yitirmiş mahalleler bir süre sonra turistler için de anlamsız yerlere dönüşebilir. Bu mahallelerin belli bir denge gözeterek, altyapı ve kentsel donatıların yani parklar sağlık ve eğitim hizmetleri sağlanarak yaşayan yerler haline getirilmesi mümkün. Bu konuda çalışan uzmanların hazırladığı sayısız rapor ve kaynak var. (Güzel bir örnek için bkz: Günaydın ve Altunkasa) Belediyeler geleneksel dokuyu sadece bir gelir kapısı olarak gördüklerinde, ille de turizme hizmet etsin diye düşündüklerinde uzun vadeli ve kalıcı çözümler üretilemiyor. Kartondan bir yenileme rüzgârı eski mahalleri kasıp kavuruyor.

Tabii bütün bunları yapabilmek için öncelikle koruyup kollayacak bir tarihsel dokunun kalmış olması gerekiyor. Bugün bizim gidip görmeye, sokaklarında dolaşıp müzelerini gezmeye, lokantalarında yerel yemeklerini yemeye, valizimizi yerel ürünleriyle doldurmaya değer bulduğumuz şehirlerin tamamı da eski mahalleleri ve çarşıları ayakta olan yerler. Ve iyi ki varlar.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR