Başlangıçta düğme yanlış iliklenince… (I)

Celalettin Can: Kadir arkadaşım, “Saklı tarihin izinde” adlı yeni bir kitabı ile sol’un tarihiyle ilgili düşünen, araştıran, mücadele eden kesimlerin karşısındasın... İlk kitabın “Ermeni Devrimci Paramaz”dı.

Soralım; Paramaz’ı yazmaya hangi duygu itti, nasıl oldu, Paramaz çıkalı altı yıl oldu. İstediğin sonucu elde ettin mi? Bizim 78'liler ilgiyle karşılamıştı; İstanbul’da, Ankara’da, Denizli’de etkinlikler de düzenlendi… Elbette tek ölçü 78’liler değil, genel sol nasıl yaklaştı? İşte Komünist ve sol partiler var, kişilikler var… Buralarda nasıl karşılandı. İlgiyle okundu mu, anlatman için davet edildin mi, dergilerinde ve gazetelerinde ne kadar ve nasıl yer aldı? Kemalist çevreler nasıl karşıladı?

Kadir Akın: 2013 yılında yazmaya başlayıp soykırımın 100. yılına yetiştirmeye çalıştığım “Ermeni Devrimci Paramaz” kitabı 2015 yılının mayıs ayında yayımlandı.

Kitabı yazmaya beni sevk eden süreç şöyle gelişti; 2009 yılında aylık olarak çıkmaya başlayan “İşçi Dünyası” gazetesinin editörlüğünü yapıyordum. Gazetenin yazarlarından Mahir Sayın’ın Haziran sayısına yazdığı “Paramaz ve Arkadaşlarını Unutmayalım” yazısı ilgimi çekmişti. Enteresan bir yazıydı.

Sayın’ın yazdığı makalede Beyazıt meydanında idam edilen bu 20 kişi hakkında kısa bir bilgi veriliyor ve arkadaşıyla birlikte idam edilen Madteos Sarkisyan’ın (Paramaz), darağacında son söz olarak “Yaşasın sosyalizm” dediği aktarılıyordu. İçlerinden birkaçı da, hemen her yerde darağacı ya da bir duvar önünde infaz edilen komünistler ne söyledilerse aynısını tekrar ediyorlardı. Ben esasen bu sözlere takıldım.

‘Nasıl yani’ dedim, ‘bu topraklarda hem de 1915’de İstanbul'un orta yerinde Beyazıt’tbu sözleri bizlere miras bırakan sosyalistleri neden tanımıyoruz, kimlerdir, ne tür insanlardır, hikâyeleri nedir? Biz bunları neden bilmiyoruz?’ Mahir Sayın’a bu konuyu sordum. O da ayrıntılı bir bilgiye sahip değildi. İngilizce bir siteden bulup çevirdiği bilgilerden faydalanarak bu makaleyi kaleme almıştı.

Birkaç araştırma yaptım. Zakaryan Mildanoğlu, Pakrat Estukyan ve Nor Zartong’dan arkadaşlarla konuştum. Sait Çetinoğlu’nun internete yüklediği benzer bilgiler dışında ayrıntılı başka bilgi bulamadım ama ben bu konuyu, zihnime nakşettim.

Sonrasında İstanbul’da bu konuyla ilgili ilk kez yaptığımız bir panel ve 20’lerin idam edildikleri yerde 97 yıl sonra gerçekleştirdiğimiz anma ve bu etkinlikler için Beyrut’tan gelen Alex Köşgeryan ile tanışıklık, benim ısrarla konuyu araştırma çabalarım, Beyrut seyahatim; sonuçta “Paramaz” kitabında cisimleşti.

Konu oldukça derindi ve benim ilk ulaştığım bilgilerin ötesinde bilinmeyen, yok sayılan, unutturulmuş bir hakikatle karşılaşmıştım.

Çalışmama kaynak teşkil eden bilgiler Beyrut’ta üç dönem milletvekilliği de yapmış Tarihçi Yeğig Cerecyan’ın arşivindeydi.

Üç kez Beyrut’a, bir kez Erivan’a gittim. Yeğig’le buluşmamızda masasının üzerine tasnifleyerek dizdiği belgeleri göstererek “bunlar gün yüzüne çıkmalı, ait olduğu topraklara gitmeli” sözleri açıkçası beni çok etkiledi ve bu çalışmaya yoğunlaşmaya karar verdim. 

Kitap çıktıktan sonra epey bir ilgi gördü. Yanlış bir tarih anlatımına itiraz ediyor ve bir ezberi bozuyordu çünkü.

Sosyalistler tarihlerini 1920 ve Türkiye Komünist Partisi (TKP) ile başlatıyorlar ve bunun öncesine ilişkin laf etmiyorlardı. Ya bilgi sahibi değillerdi ya da var olan bilgilerle yetinmeye razı durumdaydılar. Kuşkusuz şovenizmin de etkisiyle pek geçmişi kurcalamak istemiyorlardı.

Ermenilerin bütününe ilişkin “onlar milliyetçiydi ve emperyalistlerle iş birliği yapmışlardı” tezi kabul görmüştü çünkü.

Bu yüzeysel ve hiçbir karşılığı olmayan teze sarılarak üstelik enternasyonalist bir pratiğe de sahip olan bu sosyalistler yok sayılıyordu.

Beyrut’tan yüklenip getirdiğim belgeler Ermenice idi ve çevrilmesi gerekiyordu. İlk çeviriler elime geçmeye başlayınca bu topraklardaki sosyalist hareketin bilinen tarihinin ötesinde bambaşka bir tarihe sahip olduğunu anlamaya başladım.

Aslında paradigma çok farklıydı ve biz bunu bilmiyorduk.  İlk çeviriler elime gelince, özellikle de Paramaz’ın Van savunması görünce şaşırmıştım.

Orada ‘ortak vatanda bir arada yaşama’ tezi savunuluyordu. Anadolu’da bulunan bütün halklar için bir ‘federasyon’ öneriliyordu.

Bu bilgileri Vedat Türkali ile paylaştım. Çok şaşırdı ve “Bitti Bitti Bitmedi” romanının içine Paramaz’ı ve Hınçak partisi programından bölümleri aldı.

Aradan geçen zaman diliminde onlarca konferans, panel ve etkinliğe katıldım. Kitap epey bir baskı yaptı ve kitaptan yola çıkarak yaptığım “RED” belgeseli ülke içinde ve dışında birçok yerde gösterildi. 78’lilerin dışında İzmir, Ankara, Antalya’da birkaç kez, İstanbul’da ise farklı yerlerde on kez gösterildi. Kadıköy sinemasındaki gösterimi üç yüz kişi izledi. Londra, Basel, Bern, Hamburg, Berlin, Paris, Lyon, Montreal, Ottawa ve Beyrut başta olmak üzere, Avrupa’nın irili ufaklı birçok merkezinde gösterildi. Yurtdışı gösterimleri ağırlıklı olarak Türkiyeli sosyalistlerin organizasyonu ile gerçekleşti.

image (3).png

Red: Paramaz Belgeseli Afişi

 

Çabam, yok sayılan ve unutulan bu devrimcileri, onların yaşamlarını, savunduğu fikirleri, üyesi olduğu partileri ve programlarını Türkiyeli sosyalistlere tanıtmaktı.

 En önemlisi yüz yılı aşkın bir süredir sosyalistlerin mustarip oldukları yaralı bilinçlerinin sağaltılmasına katkı sunmak, sosyalist hareketin enternasyonalist temelde yeniden yapılanmasını sağlamak amacını taşıyordu.

Celalettin Can: Bütün bu çabaların karşılığını aldınız mı? 

Kadir Akın: Ağır ağır aldığım kanaatindeyim.

Kendisine “Komünist” diyen “Sol-sosyalist” diyen bir kesim ise eski ezberlerine sımsıkı sarılarak ‘suskunluk komplosu’ içindeler.

Ancak pandoranın kutusu açıldı ve hafızanın eksik yanı önemli ölçüde tamamlandı ama onlar eksik hafıza ve milliyetçilikle malul sosyalizmleri ile geleceği kurmak çabası içindeler.

Soykırımdan bu yana yüzyılı aşkın zaman geçti, “artık unutuldu ve kimin umurunda” demenin bir başka çeşidi de böyle susmak oluyor.

Ama tarih, sosyalizmi bu topraklarda canları pahasına savunanlar bu topraklardan sürülüp atıldı, soykırıma uğratıldı ve artık yoklar diye eksik kalamaz, eksik anlatımlarla devam edilemez.

Kuşkusuz görmek istemeyenler, görmemeye devam edecekler, ben de onları ‘utanmaz sosyal şovenler’ olarak değerlendireceğim.

Celalettin Can: Osmanlı döneminde olsun, Tek Parti döneminde olsun, Türkiye’nin sol ve komünist hareketinin tarihine karşı eleştiriseldik… Sovyet politikasına angaje olma hali, Kürt katliamlarına karşı tavırsızlık, hatta iktidarı destekleyici tutumlar başlıca eleştiri konularıydı. Ancak Paramaz’ı ve akabinde ’Saklı Tarihin İzinde’ kitaplarını okuyunca, aslında “düğme yanlış iliklenmiş” düşüncesine varmamak mümkün değil, varılıyor da…

Ne dersiniz, sol başından itibaren düğmeyi yanlış mı ilikledi, peki ama hangi düşünce biçimi yanlış iliklemeyi getirdi ve tarihi süreç içinde sonuçları ne oldu?

Kadir Akın: ‘Düğmenin yanlış iliklendiği’ kesin.Daha öncede belirtmiştim. Türk tarih bilinci önemli ölçüde “dış güçler tarafından yok edilme tehdidi” üzerine şekillendi ve kuruldu.

O nedenle her demokrasi talebi, ilerici her hamle “son Türk devletinin ortadan kaldırılmasına dönük” bir girişim olarak  yaftalandı ve tu kaka edildi. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine miras kalan en önemli öğe bu korkudur.

Celalettin Can: Peki korkulan nedir, nasıl bir şeydir, biraz açsan...

Kadir Akın: Elbette “gavurlardır”… Osmanlı’da dine göre tanımlanan bir millet anlayışının uzun süre hakim olduğu düşünülürse bu “gavur” düşmanlığını Haçlı ordularına kadar götürmek ve tarihi oradan açıklamak bile mümkün olur.

Dine göre tanımlanan bu millet anlayışı, Türk milletinin oluşumuna yedirilerek, Türklüğün tek başına yeterli olmadığı koşullarda üzerine basılacak sağlam bir zemin olarak kullanılmıştır.

Türk ve Müslüman orijinli sosyalistlerin, bu perspektifin etkisi altında zihinlerinin şekillendiğini ve bu durumun bir zaaf olarak hala devam ettiğini söyleyebiliriz

1908 yılında  SDHP (Hınçak Sosyal Demokrat Partisi) ve EDF (Ermeni Devrimci Federasyonu) ikinci enternasyonale üye partiler olarak bu topraklarda yasal olarak örgütlendiler ve temsilcilerini parlamentoya gönderdiler.

Celalettin Can: Mesela Hüseyin Hilmi… Müslüman/Türk orijinli eğilimler de  var.

Kadir Akın: Var. Müslüman ve Türk orijinli tek sol hareket Hüseyin Hilmi’nin OSF (Osmanlı Sosyalist Fırkası) idi ama o da enternasyonalist bir karaktere sahip değildi.

1919’da başlayan Ulusal Kurtuluş Savaşını İttihat Terakki hükümetinin Alman emperyalistlerinin yanında savaşa girdiği 1914’lü yıllara kadar götürüp oradan da Çanakkale savaşına bağlanması ise akılla alay edilmesinin yanı sıra sosyalizmin tümüyle ulusçulukla kirlenmesine vesile oluyor.

Sosyal şovenizm, tereddüt görmeden devrimci bir politika olarak benimsendi ve kabul gördü.

Bugün bile milliyetçi olarak tanımlanacak ve enternasyonalizmle hiçbir alakası olmayan akımların kendilerini sol-sosyalist olarak görmeleri bu yüzdendir.

Celalettin Can: Şöyle soralım, bu topraklardaki sosyalist hareketin öncüleri Türk olmadıkları için görmezden mi  gelinmiş oldular?...

Kadir Akın: Daha ötesi yok sayıldılar! Boğazına kadar milliyetçiliğe batmış Türk sosyalistleri başta Ermeni devrimciler olmak üzere diğer uluslardan sosyalistleri “emperyalistlerle işbirliği içinde olmakla, arkadan vurmakla” suçladılar ve kendilerine empoze edilmiş bu yalanı sorgulamaya bile gerek görmediler.

Türk sosyalistleri kendilerinden önce bu topraklarda sosyalizm mücadelesi veren Marksistleri; onların örgütlerini, programlarını, mücadelelerini, ortak vatanda bir arada yaşama çabalarını araştırmadılar.

Bütün kötülüklerin Müslüman olmayanlara yıkıldığı, ilkel milliyetçiliğin ve şövenizmin kabartılmasına ihtiyaç duyulduğunda her zaman akıllara Ermenilerin geldiği koşullar işte böyle yaratıldı.

Öte yandan bu topraklarda demokrasi mücadelesinde bir gelişme yaşanacaksa bu ancak tarihin doğru bilinmesi ve Ermeni sorunuyla yüzleşmekten geçecektir.

Bu konuda bir zihin açıklığına ulaşmadan diğer konularda bir ilerleme sağlamak ne yazık ki mümkün olamıyor.

Celalettin Can: O dönemde Avrupa’da, Çarlık Rusya’sında Sosyalist hareket gelişiyor.  Ermeni Devrimci Hareketi bu gelişmelerden nasıl etkilendi ve yeri nedir bu gelişmeler içinde?

Kadir Akın: Kafkas kökenli genç Ermeni devrimciler tarafından kurulan Hınçak ve Taşnak partileri, Rus devrimci hareketinden ve gelişen işçi mücadelesinden derinden etkilenmişlerdir.

Aynı coğrafyada yanı başlarında gelişen güçlü bir sınıf ve devrimci hareketin varlığı onları her dönem etkilemiş, hatta biçimlendirmiştir.

Bir de bunun yanı sıra öncü kadrolarının Avrupa’da Marksist hareketle ve entelektüel hayatla kurdukları canlı bağlar düşünüldüğünde durum daha da anlaşılır hale gelir. 

Hınçaklar için durum tamamen böyledir.

Gerek partiyi kuran kadroların bilinç düzeyleri gerekse başta Plehanov olmak üzere Avrupa'daki Marksist önderlerle sürdürdükleri ilişki, onları sosyalizmin farklı sorunlarına eğilmelerini sağlamış, ulusal mesele ve sınıf meselesi üzerinden Rus devrimcileri arasında süren tartışmalar onlarında tartışmaları haline gelmiştir.

Özellikle Cenevre Marksist hareketin gelişimi içinde önemli bir yer tutuyor.

En az üç Ermeni öğrenci derneğinin olduğunu görüyoruz. Bunlardan birisinin adı, “Cenevre Ermeni Kadın ve Erkek Öğrenci Derneği” Hınçakların ilk kurucu merkez komitesinde bir kadın var.

Kadınların mücadelede tuttuğu yer gözden kaçırılmamalı. (Hınçaklar 1878, Taşnaksutyun ise 1890 yılında kuruluşlarını gerçekleştirdiler)

Rus devrimci hareketinin bir dönem güçlü akımı olan Narodnaya Volya’dan da etkilendiklerini görüyoruz.

 Bu tarihlerde Müslüman-Türk orijinli sosyalist bir örgütten ve onun mücadelesinden bahsedilemeyeceği için, Ermeni sosyalist partilerinin Rusya ve Avrupa dışında Osmanlı topraklarında bu konuları müzakere edebilecekleri, etkilenecekleri bir partnerleri de yoktu.

Osmanlı topraklarında konuşabilecekleri tek örgüt, Jön Türkler’di.

 Müzakere ettikleri konular ise mutlakiyetçi Abdülhamid rejimine son vererek meşrutiyetçi parlamenter bir sistemin yaratılması ve özgürlük, adalet, eşitlik arzularıydı. 

Celalettin Can: Batıdaki bu yönlü gelişmelerden anlaşılan Rumlar pek etkilenmemiş ya da beklenen düzeyde etkilenmemiş, neden dersiniz? Osmanlı’nın başka halklarının da bu yönlü eğilimlerine kıyaslamalı bir açıklamasını da yapsanız…

Kadir Akın: Selanik’te son derece gelişkin bir sosyalist hareket var ama omurgasını Rumlar oluşturmuyor.

Çünkü 1900’lü yıllarda Selanik bir yahudi kentiydi. 60.000 civarında İspanya kökenli sefarat ve 20.000 civarında “dönme” nin yaşadığı bu kent,  canlı bir ticaret merkezi ve liman kenti olmasının yanı sıra, 150.000 nüfusuyla Avrupa’da ki entelektüel ve kültürel gelişimden de  etkilenen önemli merkezlerinden birisiydi.

Kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olarak İstanbul, siyasetin de başkentiydi. Ne var ki Abdülhamit rejiminin yıkılmasına vesile olacak güçlü bir kalkışmaya öncülük edecek örgüt olan İTC’de (İttihat ve Terakki Cemiyeti) bu kentte, Selanik'te,  doğmuş, ete kemiğe bürünmüş ve merkezi de kent elden çıkana kadar burada konumlanmıştı.

Ticaret sektörüne ve endüstrinin çoğuna Yahudiler hakimdi ama proletaryanın da önemli bir kesimini yine onlar oluşturuyordu.

 İşte bu koşullarda doğup büyüyen Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’nu, (SSİF) Sefarad Yahudileri ile bazı Bulgar ve Makedonlar  kurdular ve İkinci Enternasyonal’e üyelik için başvurusu yapıldı.

Kuşkusuz Rumlar da varlar ama sosyalizme dair tartışmalarda öne çıkan bir durumda değiller.

image (1).png

 

Örgütün adının “Federasyon” olarak seçilmesi bir tesadüf değildi.

Öncü durumda olanların düşünceleri, “ulusal” esasa göre örgütlenmiş bulunan ayrı ayrı grupların en sonunda birleşik bir parti yaratmak amacıyla bir çeşit liga için bir araya getirilebilmesi idi.

Kısa sürede binlerce insanı harekete geçirerek ve Ermeni sosyalistlerinden sonra Osmanlı İmparatorluğunda en kitlesel odaklardan biri oldu bu örgüt…  

Balkan Savaşıyla birlikte Makedonya’daki halkların bağımsızlığına kavuşması ile, adı geçen örgüt Yahudi sosyalistlerine kadar daraldı ve giderek kısa yaşamının tecrübesini tarihe bırakarak sönümlendi.

SSİF’in yarattığı mücadelenin tecrübesi, Selanik'in Yunanistan sınırlarına dahil edilmesi ve kentin demografik yapısının değişmesiyle farklı hafızalara bölündüğünü söyleyebiliriz.

Enternasyonal tarafından geçerli bir muhatap olarak resmen tanınan bu örgüt; Balkan sosyalizm tarihinin bir parçası olması nedeniyle de incelenmeye  ve hak ettiği değerinin verilmesi gerekiyor.

Ben kitabımda bunu yapmaya çalıştım. SSİF deneyiminin, 1912’den sonra Yunanistan’da Sosyalist Parti’nin, 1918’den sonra da Yunan Komünist Partisi’nin kurulmasında önemli bir rol oynadığını görüyoruz.

II. Meşrutiyet sonrasında İstanbullu Rumların kurdukları “Türkiye Sosyalist Merkezi”nden (TSM) ve onların gazetesi Ergatis’den de pek bahsedilmez.

İstanbul’da sosyalizm mücadelesi veren, sınıf içinde ve sendikalarda örgütlenen bu hareketin yok sayılarak adının anılmaması, Türkiyeli sosyalistlerin bilenen kusurlarından birisidir.

Kuşkusuz ki onlarda “Rum” oldukları için tarih anlatımında dipnotlara ya da kenarlara sıkıştırılarak geçiştirilmişlerdir.

Tevatür olmaktan çok, Vedat Türkali’nin anlatımlarından da biliyoruz ki 1925 yılında Dr. Şefik Hüsnü’nün Akaretlerdeki evinde Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) yeniden teşkilinde kurucu ögeler arasında da sayılan bu çevrenin, üç yıla yayılan faaliyetlerinin ve çağdaşları olan sosyalist parti ve yapılarla kurdukları ilişkilerin incelenmesi, zincirin kopan bir başka halkanın daha açığa çıkarılmasını sağlayacaktır.

Ben kitabımda Osmanlı’da gelişen sosyalist hareketin “batı”dan etkilenerek geliştiğini anlattım.

Çok Dinli, çok uluslu ve çok dilli bir yapıda, birçok faktörün etkisiyle gelişen sosyalist hareket, Rus Devrimci hareketinin tecrübesini Avrupa(Cenevre) prizmasından geçerek Osmanlı Ermenileri ile   buluşmasının ifadesi oluyor.

Baştan beri rekabet içinde olan EDF ve SDHP’nin aynı zamanda farklı coğrafyalara göre farklı taktiklere sahip olduklarını, hareketin İstanbul'daki gelişimi ve karakteriyle, hatta Van'daki gelişimiyle, Sasun, Zeytun’daki gelişimi ve karakteri arasında farklılıklar olduğunu görüyoruz.

1890’lı yıllardan beri sayısız yerde örgütlenmiş, kır ve şehir gerillacılığının örneklerini sergileyerek  binlerce insanı etkilemiş, dolayısısıyla “popüleleşmiş” Ermeni devrimcileriyle; sayıları son derece sınırlı ve sadece İstanbul’da gelişen Rum devrimcilerinin aralarında var olan yaklaşım farlılığını doğal karşılamak gerekiyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nda başta Trabzon, İzmir olmak üzere, Rumların yoğun yaşadığı sahillerde “Elen soyundan gelen sosyalistlerin varlığının daha küçük çapta” olmasnı, Meşrutiyet öncesi Ermeni devrimcilerin yaşadığı süreçleri yaşamadığı gibi Rus devrimci hareketinden Ermeniler kadar doğrudan etkilenmemiş olması ve Yunanistan’ın çok önceleri Osmanlı topraklarından koparak bağımsız bir devlet olması ile açıklayabiliriz herhalde…

Türkiye Sosyalist Merkezi’nin (Ergatis Çevresi) Yunanistan’a giden öncü kadroları, Yunanistan sosyalist hareketinin tarihinde yer tutarlarken, Osmanlıdan geriye kalanlar; sol hareketin toparlanmasında rol üstlenecekler ve bir kısmı da daha önce belirttiğim gibi TKP’nin yeniden teşkil etmesine katkı sunacaktır.

Ancak Ermeni Devrimcilerinin TKP’ye bıraktığı pek fazla bir şey yoktur.

Ya da tersinden TKP, kendinden önce bu topraklarda mücadele etmiş Ermeni komünistlerinden hiçbir şey almamış, onları görmezden gelmiştir.

Bunda TKP’nin şovenist bir perspektifle kurulmasının yanı sıra, Sovyetlerin “Devlet Politikası” da etkili olmuştur. Zaten  daha sonra da TKP “Komüntern” partisi olarak yoluna devam etmiştir.  

(Devamı yarın)

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR