Ryszard Kapuściński Üçüncü Dünya’dan bildiriyor

Bir gazeteci düşünün; Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki halk hareketlerini, devrimleri, terör eylemlerini ve darbeleri yerinde inceliyor, bunları önce haberleştiriyor ardından kitap hâline getiriyor. “Devrim muhabiri” diye anılmaya başladıktan sonra Üçüncü Dünya ülkelerinden gözlemlerini aktarmayı sürdürüyor: İran’da Şah Rıza’yı deviren Humeyni’nin iktidara gelişini izliyor, Şili’de Pinochet rejiminin halka yaşattığı acıları gözlemliyor, Haile Selasiye’nin absürt yaşamını ve sert uygulamalarını mizahi ve ironik bir üslupla anlatıyor.

Aynı gazeteci, Soğuk Savaş’ın taraflarından SSCB’de “imparatorluğa” dair kalem oynatıyor. 1957’den beri sürekli gittiği Afrika’dan “eziyet” dediği yaşamları kâğıda döküyor. Sonra uzak geçmişe dönüp Herodotos’un topraklarında konaklıyor; coğrafyanın ve tarihin, düne ve bugüne nasıl yön verdiğini anlamaya uğraşıyor. Bu arayış sırasında, Eski Yunan’daki hümanizmi keşfediyor ve iç savaştan kaçıp Hindistan’da ölümü bekleyen mültecilerin yaşadıklarını, tıpkı diğer haberlerindeki gibi bu pencereden bakarak dünyaya duyuruyor.

Kendisini yazar değil, muhabir diye tanımlayan bu gazeteci için John Berger, “dünyayı herkesten iyi tanıyan sıra dışı bir gezgin” diyor. Birinci ve ikinci dünyadaki meslektaşlarının masa başından yorum yaptığı Etiyopya’ya, Uganda’ya, Kongo’ya, İran’a, Hindistan’a ve Latin Amerika ülkelerine dair bilgileri yerinden aktarıyor.

Mesleğe başladığı 1956’dan uzun yıllar sonra “iyi gazeteci olmak için iyi insan olmak gerekir” diyerek 'Bu İş Siniklere Göre Değil' başlığıyla yayımladığı kitabında, haberciliğin özünde iyi gözlemciliğin ve iyi dinleyiciliğin bulunduğunu söyleyip iyi ve kötü gazetecilik ayrımı yapıyor: “İyi gazetecilikte olayların aktarılmasının yanı sıra onların niçin meydana geldiği de açıklanır; kötü gazetecilikte ise sadece olaylar aktarılır, arkasında yer alan herhangi bir tarihsel ilişkiye ya da bağlama yer verilmez. Olayların bir dökümü vardır ancak ne sebeplerinden ne de geçmişteki benzer örneklerinden haberdar oluruz. Bu türden bir haberde her şey basit açıklamalarla geçiştirilmeye çalışılır.” Bu belirlemenin peşinden, günümüze ve geleceğe dair bir not düşüyor: “Gerçekliğin medya tarafından yaratıldığı, her türlü kural ve ölçütün değerini yitirdiği bir dünyada yaşıyoruz. Gelecek yüzyılda, bundan elli yıl sonra, içinde bulunduğumuz dönemdeki göçleri, savaş ve soykırımları inceleyen bir tarihçi, sayısız televizyon kaydını izledikten sonra ‘bu dünya delirmiş herhâlde’ diye düşünecektir.”

Bu satırların sahibi muhabir ve gazeteci, hikâye anlatıcısı, gezgin ve gerçek bir hümanist olan Ryszard Kapuściński, 2007’de öldü. O dönemin Polonya Meclis Başkanı Marek Jurek, yapılan saygı duruşu sonrasında “Kapuściński, acıların ve umutların tanığıydı” demişti. Geçtiği her haberde, kitaplarında ve gittiği bölgelerle ilgili anlattığı her hikâyede bu tanıklık açıkça görülebiliyordu.

Kapuściński’nin bu tanıklığının bir örneği de “Üçüncü Dünyadan Haberler” alt başlığıyla yayımlanan 'Futbol Savaşı'.

KAPUŚCIŃSKI'NIN SIRTINDAKİ AĞIR YÜK
'Futbol Savaşı', 1988’de yayımlanmıştı. Kapuściński’nin kitapta anlattığı dönemlerde gündemi belirleyen Soğuk Savaş bitti, Üçüncü Dünya tanımı da onunla birlikte unutulup gitti. Fakat tüm bu gelişmeler Kapuściński’nin Üçüncü Dünya'dan geçtiği haberleri ve oralara ilişkin anlattığı hikâyeleri eski kılmıyor çünkü bir gazeteci olarak meselelerin ardına ve tarihsel bağlantılarına yoğunlaşıyor, dolayısıyla o günlerle geçmiş ve bugünle o günler arasında köprüler kurmamızı sağlıyor. Sadece politik gerilimleri, savaşları ve dramları değil, haber geçtiği bölgelerden bizzat içinde yer aldığı gündelik yaşama ve oraların tarihine dair hikâyeler paylaşıyor.

'Futbol Savaşı'ndaki yazılarında dünyaya çeşitli coğrafyalardan seslenirken ağırlığı Afrika’ya veren Kapuściński, hangi ülkede bulunuyorsa bulunsun, zenginlerle yoksulların mücadelesini, zenginleşirken yoksulluğunu unutanları ve aşağıdakilerin yukarıdakileri nasıl gördüğünü, sokağın sesini, tarihi ve bunların yorumlanışını asla es geçmiyor. “Bir bilmece ve gizem” dediği, 1950’ler ve 1960’lardaki Afrika’yı bu yollardan geçip klişelerden ve abartılı ifadelerden uzak durarak çözmeye uğraşıyor.

Kapuściński için bu “formül” her zaman, her yerde ve her koşulda geçerli; sokağa çıktığında karşılaştığı herkesin, önce insan olduğunu ve duygularını ifade etmeye çalıştığını aklından çıkarmıyor. Yeni sömürgeciliğin en başta bunları paranteze almaya uğraştığını da…

Birinci Dünya’nın krallarının ve kraliçelerinin, Üçüncü Dünya’nın “dost” krallarının ve kraliçelerinin tahtını sağlama almaya çabalarken geri kalan hiçbir şeyi önemsemediğini; halkların, tarihin ve hikâyelerin ötelenmesini istediğini gözlemliyor. İmtiyazlı azınlıklar kendi “hikâyesini” yazarken asıl hikâyelerin susturulmaya çalışılan çoğunluğa ait olduğunu vurguluyor ısrarla. Üçüncü Dünya ile Birinci ve İkinci arasındaki makasın böyle açıldığını ortaya koyarken bu gerilimlerin ve çatışmaların, ırk ayrımcılığından ve dışlanmışlıktan mustarip nice halk kahramanı doğurduğuna, onların başlattığı özgürlük ve bağımsızlık hareketine tanık oluyor.

Sömürenler ve sömürülenler arasındaki çetrefilli ve çatışmalı ilişkinin anlatımını kolaylaştıran bu tanıklık, doğruları aktarma babında ağır bir vicdani ve insani yük bindiriyor Kapuściński’nin sırtına.

'AFRİKA'YI ANLAMAK İSTEYEN BİRİ SHAKESPEARE OKUMALI'
Afrika, Latin Amerika ve Asya’dan seslenen Kapuściński, bu kıtalara ve kıta ülkelerine ilişkin genellemelerin ve üstünkörü yorumların ötesine geçerek gördüklerini paylaşıyor okurla. Hakikati aktarıyor ya da anlatacağı hikâyeyi gerçeklerden arındırmıyor. Bir başka deyişle olup biteni yalnızca kendi penceresinden bakarak ya da kendisine göre anlatan Birinci Dünya’nın tarafında değil, Üçüncü Dünya halklarının yanında konumlanıyor. Eduardo Galeano’nun “matadorun değil, boğanın tarafındayım” diyerek takındığı tavra benziyor bu; böylece dilinden “küresel” sözcüğünü düşürmeyen BM yetkilileriyle en basit konularda bile anlaşmanın mümkün olmadığı eleştirisini dillendirebiliyor ya da Belçikalıların Afrika’da kendisini Tanrılaştırma çabasına çatabiliyor veya Kongo sokaklarında beyazların dayak yemesine şaşıranlara “yıllarca beyazlar siyahları dövdü” diye karşılık verebiliyor.

Kapuściński’nin kitapta hatırlattığı gerçeklerden biri, yıllarca Avrupa’nın sömürgesi olmuş devletlerin uydu liderlerinin ya da seçkinlerinin, kendi yaşadıkları çevre dışında memleketlerini tanımaması. Bu kişilerin oluşturduğu politik, ekonomik ve sosyal atmosferde halkına yabancılaştığını bizzat gidip yerinde inceliyor yazar.

Sınırların önce cetvelle, daha sonra Birinci ve İkinci Dünya tarafından desteklenen diktatörler eliyle çıkarılan iç savaşlarla çizildiği, kanın ve barut kokusunun eksik olmadığı Afrika ülkelerinde bulunan Kapuściński, son derece sığ ve halkı kışkırtan politik oyunların tam ortasında buluyor kendisini. Tabii bu sırada rehin alınma, kaçırılma ve öldürülme tehlikesiyle yüzleşiyor. Kongo’da, Nijerya’da, Cezayir’de ve diğer ülkelerde, Avrupa’nın ve ABD’nin çarpıtarak anlattığı olaylara dair gerçekleri duyurmak uğruna pek çok kez her şeyin sonuna geldiğini hissederken Afrika’da yaşananları Shakespeare’in tragedyalarına benzetiyor: “Afrika’yı anlamak isteyen biri Shakespeare okumalı. Shakespeare’in tragedyalarında herkes ölür, tahtlar kana bulanır. İzleyiciler ise ölümün bu büyük gösterisini dehşete düşmüş bir hâlde, sessizce izler.”

Atlattığı tehlikeleri, hastalıkları ve tanık olduklarını anlatan Kapuściński, aslında iyi bir muhabirin ve gazetecinin yapması gerekenleri sıralıyor: Merak etmek, düşünmek, bilginin peşine düşmek, bulduklarını ve gördüklerini cesaretle yazmak… Bu sayede Şili’de Pinochet rejiminin arka planını ve onun insanların yaşamına nasıl yansıdığını, kitaba adını veren Honduras ve El Salvador arasındaki savaşın yalnızca futbola indirgenmemesi gerektiğini hatırlatıyor.

Polonya’dan çıkıp dünyanın dört bir yanına giderek muhabir ve gazeteci kimliğiyle pek çok tarihi gelişmeye, devrime, darbeye, iç savaşa, çatışmalara, iktidara gelen ve iktidardan indirilen lidere tanık olan Kapuściński’nin 'Futbol Savaşı'nda anlattığı gerçekler, 1960’larda ve 1970’lerde yaşananları kapsıyor belki ama o dönemdeki gelişmelerin, bugün olup bitenlerdeki payı nedeniyle dikkatle okunmayı hak ediyor.

Kapuściński, sokaktan ve olaylardan bir an bile uzak kalmadan, tarihi bağlantılar kurarak ve gittiği bölgelerde ulaşabildiği herkesi dinleyerek anlatıyor. Bu nedenle 'Futbol Savaşı' (diğerleri gibi), onun iyi gazeteciliğinin ve gezginliğinin, merakının ve bilgi peşinde koşmasının, araştırmacılığının ve hikâye anlatıcılığının güçlü bir örneği olarak meslektaşlarına ve insanlığa miras kalan bir kitap.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR