Saygı 2: Kaçık burjuvanın adalet savaşı sürüyor

BluTV'nin son dönem ses getiren işlerinden "Saygı", ikinci sezonuyla yayında... Bir süredir bekliyorduk, zaten ilk sezonun finali de çekingen bitmemiş, devamın geleceğini açıkça ilan etmişti. Peki, yeni sezona dair neler söyleyebiliriz? Elbette bölümler aktıkça fikir sahibi olacağız fakat bu sezonun olay örgüsünü değerlendirmeden önce "Saygı"nın "nasıl bir yapım" olduğuna değinmek istiyorum. Daha doğrusu kafamda nereye oturtuyorum bu yapımı?

BEHZAT'I ÖLDÜREN ERCÜMENT ÇÖZER YA DA DİNSİZİN HAKKINDAN GELEN İMANSIZ
"Saygı" dizisi, en kaba hatlarıyla ifade edersek Ercüment Çözer adında kendi adaletini sağlamakla kafayı bozmuş bir manyağı konu alıyor. Nejat İşler'in hayat verdiği bu karakteri yakın televizyon tarihimize damga vuran "Behzat Ç." dizisinde tanımıştık. Muhtemelen birkaç bölümlük konuk oyuncu olarak giren İşler, Çözer'i öyle bir canlandırdı ve "dinsiz" komiserimiz Behzat'ın karşısına öyle "imansız" çıkardı ki çatışmada boşluğu doldurdu ve şüphesiz dizinin geri kalanı için önemli bir düşman haline geldi. Ortaya çıktığı sezonu saymazsak diziye belli aralıklarla giren, böylece yüzünü eskitip karakterini aşındırmayan Çözer süper kahramanlı anlatılara yaraşır bir karşıtlık yaratmıştı: Olmadığında dahi olan, hatta en çok olmadığında olan, olabilen bir karakterdi artık o. Bununla beraber "Behzat Ç." dizisi de süper kahraman ve düşmanı yerine iki anti kahramanın zıtlığına yaslanmıştı.

Çatışmada, atasözümüze atıfla "Dinsiz" diye tabir edebileceğimiz, kendi doğruları olan, vicdan sahibi; buna karşın asabi, şiddet eğilimli, akli dengesi bozuk bir cinayet başkomiseri Behzat, bir yandan türlü dertlerle cebelleşip üstüne alkolizme saplandığı özel hayatını düzenlemeye çalışırken, yani iş ile ev arasında mekik dokurken diğer yandan görünmez düşmanını hatırlamayı ihmal etmiyordu. "İmansız" Ercüment ise suç makinesi, devletin karanlık ihalelerine ambargo koymuş, boş zamanlarında eğlenmek ve bazen kullanmak için bir amirle uğraşmaktan zevk alan bir zengin bebesiydi, hatta bir "Behzat Ç." filminde söylediği gibi "İzmir İktisat Kongresi'nden beri" her devir Çözer'indi, daha doğrusu burjuvazinin. Bu eğlenceli çatışmadan çok şey bekliyordu seyirci, hiç değilse son kozların oynanmasını... Oysa başka bir şey daha oldu: "Behzat Ç." son sezonunda öyküsünün sürükleyici (devamlılık arz eden) kısmına çeşitli maceralar eklerken, -bir bakıma Çözer unutulurken- bu çoğu kez görünmez fakat alabildiğine inatçı karakter dizinin terazisini yokluğuyla da bozuyordu.

Özetle diyebiliriz ki "Behzat Ç."nin televizyon macerasında Çözer galip geldi ve "Behzat Ç."yi öldürdü (tabii sembolik olarak). Devamında "Behzat Ç." BluTV'de yeniden yayınlandığında dizinin cazibe merkezi cinayet amirinin hakimiyetinden çıkarak derin devletçi Ercümet Çözer'ib şımarık akıl oyunlarına, despotik savaşına (son tangoya) kaymıştı. Sonuçta "Behzat Ç." yıllar sonra internet üzerinden döndüğü yayın hayatında ikinci sezonu göremedi ve yerini bir müddet sonra spin-off'u "Saygı"ya bıraktı. 

BAŞARISIZ BİR SPİN-OFF OLARAK SAYGI
Tam bu noktada parantez açıp "Saygı"nın başarısız bir spin-off olduğunu söylemek gerekiyor. Başarısız bir spin-off çünkü ana öykünün gücünü kırarak var oldu. Ancak ana öyküyü doğrudan hatırlatmasa, o dönemleri, karakterleri belirgin olarak işlemese dahi bir spin off'un ana öyküsüyle yaşaması, o öyküyü hissettirmesi elzemdir. Biçimlendiği, doğduğu öyküyle kavga eden bir öykü esasen varoluşsal bir problem yaşamaktadır. "Saygı" bu problemi pek fazla yaşamadı diyebiliriz çünkü Behzat'ı tez elden gömdü ve kendi karakterini hoyratça uçlaştırdı. Yeni Ercüment, "Behzat Ç."de tanıdığımızın çok ötesinde bir manyaktı. Bu durum haliyle kendini de öldürmesine (bir kez daha sembolik bağlamda), karikatürize etmesine yol açtı ve "Saygı" neredeyse ironik bir biçimde "Ercüment Çözer dizisi" olmaktan çıktı. İlk sezon kısaca böyle geçti.

Mafyatik arka planı Çözer'in öyküsünü gerçekçi değilse bile katlanır kılıyordu. Çözer her istediğini yapıyor, hiçbir yaptırımla karşılaşmıyordu. Onu koruyup kollayan Memduh Başgan (Güven Kıraç) gibi siyasi kadrolarımıza sindiğinden adımız kadar emin olduğunuz tipler Ercü karakterini de kabul edilir bir düzleme yerleştiriyordu. Ne var ki "Saygı"da Başgan'ın yerini alan çocukluk arkadaşı Yavuz (Erkan Can) bir içe kapanma halini temsil ediyordu. Çocukluğundan itibaren sadistik eğilimlerini saplantılı adalet arayışıyla örtüştüren Çözer, katı kurallar altında yetişmiş, giderek hırçınlaşmıştı. "Saygı" da tam anlamıyla hırçın ve içe dönük Çözer'in iletişim problemini ortaya koyuyordu. Behzat'takine benzer şekilde insanlarla ilişkiye geçmekte güçlük çekmeyen, nüfuzu ve oyuncu karakteri sayesinde herkesin karşısında herkes olabilen Ercü bir türlü kendisi olamıyor, diğer bir deyişle kendine dönemiyordu. Dolayısıyla onu kendisi yapan ve bir anlamda özgürlüğüne kavuşturan Behzat Amir, Memduh Başgan gibi tamamlayıcı, hatta Sniper Cem gibi uçuk kaçık karakterlerin eksikliği "Saygı"da çarpık bir adalet savaşı ile toplumsal meselelere eğilerek kapatılmak istenmişti. 

SAYGI İLK SEZON: TOPLUMSAL HASSASİYETLERDE GEZİNMEK
Çözer, "Saygı"nın ilk sezonunda gözüne kestirdiği çömezleri (Helen ile Savaş) etrafında toplayarak mücadelesini yükseltmenin peşindeydi. Öte yandan bir hapishaneye -kendi deyişiyle rehabilitasyon merkezine- çevirdiği evini eğitime açmış, tüm mesaisini saygısızlara ders vermeye ayırmıştı. Saygısızlık yapan (ve yolu Ercüment'le kesişen) herkes bu zalim eğitim sistemine tabiydi. Ancak önemli bir ayrım göze çarpıyordu: Ercüment Çözer, "Behzat Ç."de köşeye sıkıştığında dahi zevk alan, canı yandığında tüm içtenliğiyle gülebilen, özgüveni yerinde bir manyaktı; "Saygı"da ise tüm gücüne karşın, o zalim kahkahalarına ve kurbanlarına çıkış imkânı tanımayan oyunlarına karşın oldukça huzursuz, yer yer güvensiz bir pozisyondaydı. Yine "Behzat Ç"de o, topluma karışmaktan yana sıkıntı çekmiyordu. Pavyona gidip doyasıya eğlenebiliyor, top sakal bırakıp üniversitede derse girebiliyordu. "Saygı"da ise bara, çiçek mezatına, en lüks restoranlara gitse dahi diken üstünde bir psikoloji yansıtıyordu. Bu durumu bizzat kendi adaletinin savaşçılığına soyunup işe profesyonel yaklaşmasının yanı sıra şirazesinin kaymasına, onu frenleyecek kahramanların ortada olmayışına bağlayabiliriz.

Freni boşalmış bir Ercü kamyonu gotik-slasher melezi bir atmosferde toplumun züccaciye dükkanlarında gezinse ve kadına şiddet, faili meçhul cinayetler gibi hassas kontrol noktalarını çarpıp devirse bile onu yumuşatacak, dengeleyecek bir unsur da gerekiyordu. "Saygı", bu dengeyi kurmak için ilk sezonunda Helen ile Savaş'ın suça bulaşmış aşk öyküsüne bel bağladı. Tüm cinnetin orta yerinde masumiyeti arıyor, birbirlerinin açıklarını kapatarak yaralarını sarıyorlardı. Daha evvel "Vatanım Sensin"de Türk-Yunan aşıkları yani bir anlamda yine marazlı bir çifti canlandıran Miray Daner ve Boran Kuzum bu yükü sırtlamak anlamında biçilmiş kaftandı. Nedir ki ilk sezonda bunu yeterince başarabildiklerini düşünmüyorum. Öyküleri bağımsız bir çizgide ilerlese de Ercü ne zaman önlerine çıksa örgünün esenliğine destekten ziyade köstek oldu ve en sonunda tüm hikâyeyi (beklendiği üzere) kendine bağladı. Yani ilk sezona nokta konduğunda elimizde saplantılarında boğulmuş "ölü bir Ercü" ve hasarlı aile ilişkilerinden gelen, aşkı arayan ancak yol ayrımına gelmiş gözü kara iki genç vardı.

Şimdi devreye ilk sezondakine kıyasla daha güçlü bir savcı (Damla Sönmez) giriyor. Yeni savcının kadın oluşu bir bakıma büyük hesaplaşmanın gelip çattığını gösteriyor. "Behzat Ç."de çatlak komiser ve derincilerle, yani hep erkeklerle uğraşan Çözer ("Saygı"nın ilk sezonunda ortaya konan) annesine duyduğu öfke halini bir denk güce yöneltmek isteyebilir. Erkekleri daima küçümseyen ve mütemadiyen cezalandıran (rehabilitasyon merkezinde genellikle erkek hasta'lar yatıyor) Çözer, "Saygı"da Rojda Demirer'in canlandırdığı hırslı televizyon programcısını hedefi doğrultusunda kullanıp bir kenara atmıştı. Bu Çözer, "Behzat Ç."de de gördüğümüz, kadınları aşağılayan, metalaştıran Çözer'di ve o, kadınları aşağılayacak kadar dahi ciddiye almıyordu. Bu tavrının ardında anneye duyduğu öfkenin yattığını kestirmek güç sayılmaz. Öyleyse son büyük kavganın güçlü kadınlarla belki savcıyla verileceğini öne sürebiliriz.

LACAN OKUYAN ERCÜMENT'İN İÇİNE ETTİĞİ HAYATLAR
İlk bölüm üzerinden yorumlarsak, dizide ikinci sezonun daha oturaklı başladığını görüyoruz. Açıkçası ilk sezon "nasıl bir manyaklık yapsam da kendim bile şaşırsam" kafasında bir Ercüment Çözer dolaşıyordu. Bu sezon ise belirsizlik büyük ölçüde ortadan kalkmış ve bir hesaplaşma ile çatışma güçlendirilmiş. Yani Çözer'i Çözer yapacak, onu frenleyip yeri geldiğinde kim olduğunu hatırlatacak koşullar sağlanmış. Başka bir açıdan anlatı çatışmaya yeniden açılmış.

Karşımıza ilk olarak hayatı kararan Selim çıkıyor. Selim, Çözer'in gazabına uğramış, yalancılıkla suçlanıp rehabilitasyon merkezine kapatılmış, türlü ruhsal ve fiziksel işkencelere maruz kalmış kendi halinde bir adam. Selim bir kız isteme fiyaskosunun ardından dedesini de yitirince ilkin intihara kalkışıyor fakat başaramayıp intikamının peşine düşüyor. Selim'in bu ikinci (tedaviden sonraki) hayatında artık yalan söyleyemediğini fark ediyoruz. Diğer taraftan ilk sezonda serbest kalanların neden hesap sormaya çalışmadıklarını mantığımıza oturtamamışken neyse ki bir karşı adım görüyoruz. Ercüment, tamam çok güçlü falan ama hakkını vermek lazım! Aynı zamanda işkenceden geçmiş yığınla insanı karşısına almaktan çekinmeyen bir manyak... Böylesi bir çılgınlığa ancak devlet yeltenebilir! Örneğin 12 Eylül'de on binlere sistematik işkence uygulayıp sağ kalanları bir süre sonra serbest bırakmaya ancak devlet cüret eder. Ercüment de kendinden o kadar emin ki hastalarının belli bir "tedavi" görüp iyileştiğini düşünerek serbest bırakıyor. Uzatmayayım, Selim her nasılsa Savaş'ı bulmuş ve bir ortaklık kurmuşlar. Buradan yol alacaklar. Savaş demişken Helen ile yollarının ayrıldığı ortadaydı... Savaş, ilk sezonda bir süre gönülsüz de olsa yoldaşlık ettiği Çözer'e baş kaldırınca hücreyi boylamıştı. Yatıp çıkmış o da, payını almış adaletten! Yaşadıklarını unutmak için uyuşturucuya kullanmaya başlamış, torbacılara bulaşmış falan... Yazdığı bir oyunu sahneliyor. Hayata tutunmaya çalışıyor aslında. Helen ise tam tersi Ercüment'e kız kardeş olmuş. Korunup kollanacak, şefkat duygusunu anımsatacak bir kardeş... İlk bölümde ikilinin yolları bir kez daha "suç üstünde" kesişiyor. Savaş, ateş püskürse de ilerleyen bölümlerde aşklarını hatırlayacaklardır.

İKİNCİ SEZONUN DÜĞÜMÜ VE İNSAN BEDENİNE VURGU
Tabi bir de savcı Arya var ki kısaca değinip bağlamak istiyorum. Arya, Ercüment ayarında olmasa dahi süper güç sahibi bir karakter... Evvela hukuki üstünlüğe sahip... Didişmelerde, gerilimli karşılaşmalarda geçiş hakkı gibi bir şey... Zira dans ederken kendine asılan bir erkeği mesleğini kullanarak uzaklaştırıyor. Güzel, cazibeli, flörtöz... Ercüment'i bir bakışıyla hayran bırakıyor! Ve elbette tüm bunları tamamlayan son özelliği de zengin olması. Savcı maaşıyla rüyasını dahi göremeyeceği bir evde yaşıyor Arya. İhtişamlı evine akşamları sarhoş gelip kara kalem çalışabiliyor, her burjuva gibi sanata ayıracağı zamanı ve elbette ince zevkleri var. Bu iki süper gücün çatışması, Ercüment'ten intikam almak isteyenlerin işbirliği ve Helen'in yeni ailesinde yaşayacağı muhtemel pürüzler ikinci sezonun taslağını çıkarıyor. Özellikle üniversitede düzenlen panelde, savaşın sahnelediği oyunun metninde ve Arya'nın gece kulübünün pistinde dans ettikten sonra giriştiği konuşmada hep bir insan bedeni vurgusuna rastlıyoruz. Podyumlardan, kürsülerden, sahnelerden, hani nutuk atılabilecek her yerden Ercüment'e ve yakınındakilere (mesela Helen'e) verilen mesajlar insan bedeninin çektiği acıları saklayamayacağı yönündeki görüşü öne çıkarıyor. Her izin, her yüzün kendi hakkını aradığını, arayacağını, geçmişin bu izler vesilesiyle günümüze taşındığını seziyoruz.

Gücü budanmış, hamlamış, zaafları ve insani yönleri belirgin kılınmış Ercü kapana mı kısılacak yoksa oyunlar kurup yeni düşmanlarının üzerine mi gidecek göreceğiz. Şurası kesin ki Ercüment'i bu kez Lacan bile kurtaramaz! 

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR