Çöp heyulasında yaşamak

Antroposen (İnsan Çağı), çöp ya da atık devri olarak nitelenebilir kolaylıkla. Atık alanları giderek genişlerken bugün “Yedinci Kıta” diye adlandırılan bölge, okyanustaki bir çöp yığınından ibaret. Kullanmadığımız ve artık istemediğimiz her şey, karalardaki ve denizlerdeki atık sahalarını genişletiyor. Bunlar da dönüp dolaşıp yaşam alanlarımızı ve doğayı işgal ediyor. Brian Thill’in ifadesiyle “arzu ekonomisi”nden geriye kalanlarla bir arada yaşıyoruz. Toprak, su ve hava, atıklarla kirlenirken tüketmeyi ve çöp üretmeyi sürdürüyoruz.

Thill, 'Atık' başlıklı incelemesinde, çöplerden oluşan geniş alana bakıyor ve bunun yaşamımızdaki konumunu sorguluyor.

'HARABELER' VE 'METRUK ŞEYLERLE' ÇEVRELENEN İNSAN
John Scanlan, 'Çöp Üzerine' (Çeviren: Billur Karayalçın, SUB Yayın, 2018) isimli kitabında “atık yığını arasında insanın nasıl var olduğunu” ve “kendisini ne olarak gördüğünü”; bunun bir kültür hâline nasıl dönüştüğünü çözümlemişti.

Çöpün, “arzulananın istenmeyenden” ve “kültürlü olanın âdiden ayrıştırılmasıyla ortaya çıktığını” söyleyen Scanlan; atık yığınlarının, işleyen zamanı ve kusurlu var oluşu simgelediğini belirtiyordu çalışmasında.

Thill ise Antroposen’in en büyük sorunlarından ve tüketim kültürünün sonuçlarından olan atıkların, bugünden geleceğe bırakılmış izler ve işaretlere dönüştüğünü; çöp heyulalarının ileride, günümüze dair fikir vereceğini söylüyor. Başka bir deyişle şimdi yeryüzüne bıraktığımız çöpler, Antroposen’le ilgili çalışmalar için gelecekte arkeolojik buluntu işlevi görecek.

Yarınlarda bizlerle ilgili doneler verecek atıklar bugün elimize bulaşıyor, ayağımıza takılıyor, kapımıza dayanıyor ve yiyip içtiğimiz her şeye nüfuz ediyor. Yeryüzünden sildiğimizi sandığımız ya da yaşam alanlarımızdan uzaklaştırdığımızı düşündüğümüz atıklar, uzun bir yolculuğun ardından kıyılarımıza vuruyor.

Thill, kendi elimizle yarattığımız ve etrafımızı saran çöp yığınlarına bakarken Zygmunt Bauman’ın cümlelerini anımsatıyor: “Gördüğünüz tüm manzaralar çöple doludur. Bu durum dünyayı yalnızca kocaman ve dengesiz biçimde dağılmış bir çöp yığınına dönüştürmekle kalmıyor, benlik ve insanlık algımızı, pek de fark edemeyeceğimiz şekillerde, değişime uğratıyor. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın da değindiği gibi dünyayı tüm atıklarımız ve bunları meydana getiren özenli işlemlerimizle kolonileştirdik, küreselleşmenin kirli yolları boyunca insan atıkları ve boşa harcanmış insan yaşamları yarattık; şimdiyse bu ölü ve diri atıkların bir sonraki adımda nereye gitmesi gerektiğini veya artık gidecekleri bir yer yoksa bize neler olacağını düşünmek zorundayız.”

Bulunduğumuz noktaya en uzak coğrafyalarda, ıssız bölgelerde, denizlerde, dağ zirvelerinde, mağaralarda, göllerde ve akarsu yataklarında bile atıkların yer aldığını hatırlatan Thill, yaşamımızın “harabeler” ve “metruk şeylerle” çevrelendiğini, ışıltılı ve görkemli bölgelerin arka sokaklarından ana arterlere çöp taşındığını söylerken “cürufla güreşip mezbele yığınları arasında flanörlüğe” soyunuyor. Belli bir dönem hayatımızı kolaylaştıran ve sonra miadını dolduran çöpleşmiş pek çok nesne takılıyor yazarın gözüne: Oyuncaklar, kırık piyanolar, banyo fayansları, kâğıtlar, torbalar, uydu enkazları, video oyunları...Vakti zamanında heyecanla aldığımız fakat sonra istemeyip attığımız ve çöpleşmiş bu şeyler “harcanmış, dönüşüme uğratılmış veya ertelenmiş arzunun ifadesi olan”, hem insanlar hem de hayvanlar için birer toksik yüke dönüşüyor. Bir zamanlar sahilde dolaşırken Sokrates’in ayağına takılan ve anlamlandıramadığı çöpten çok daha fazlası demek bu.

'ORALARDA BİR YERLERDEKİ' KOLEKTİF ÇÖP DAĞLARI
İnsan, dünyadan göçüp giderken geçmişten günümüze dijital zamanları belirleyen mikro-arzularla sürekli ürettiği çöp, bir demirbaş gibi yeryüzünde kalıyor. Thill’e göre “nesne-dünyasının aşırı bolluğunun bir sonucu” bu.

Çöpler; gezegenimizde, uzay boşluğunda ve dijital dünyada var olan, “mezarlıkları” da sürekli genişleyen yeni bir tür: “Hayal meyal bildiğimiz, ‘oralarda bir yerlerdeki’ kolektif çöp dağları, modern, bile isteye cahilce yaşamlarımız hakkında çok şey söylüyor ama birikmiş bu çöpler, dijital atık alanlarımızdan farklı olarak genellikle sevilmeyen ve düşünülmeyen, görünmez ve çoğunlukla unutulmuş varlıklar olarak kendi mezarlarına terk ediliyor.”

Thill’e göre nesneye duyduğumuz arzu tüketildiğinde ondan geriye atık kalıyor, böylece “nesne nesneliğini yitiriyor ve yok edilmesi gereken bir şeye dönüşüyor.” Bu yok etme eylemi, dünyadan kazıma anlamına gelmiyor; yeni bir form kazandırılarak atığa dönüştürülen “nesne”, bizim dünyamızdan ya da yaşam alanımızdan başkaları tarafından uzaklaştırılıyor. Devam eden tüketimde çöp, tekrar tekrar üretilirken bir elden çıkarma ve döküntü döngüsünde var olmayı sürdürüyor. Kısacası, Bauman’ın dediği gibi “ekonomik büyüme çağının atıkları olan insanlar”, yeryüzünde ve uzay boşluğunda kendisinden çok daha uzun süre kalacak atıklar üretiyor.

STERİL YAŞAMI SEKTEYE UĞRATMAMA İSTEĞİ
Thill, insanın baştan beri ve özellikle yirminci yüzyılda, çöplere karşı küçümseyici bir tavır takındığını hatırlatıyor. “Çöpü reddederek onunla ilgili her şeyi reddetmek isteyen insanlar”, atıkları medeni dünyanın ya da uygarlığın dışında tutmaya uğraşıyor. Atıkları çevreleme ve gizleme çabası, düzeni koruma ya da “mükemmel” ve steril yaşamı sekteye uğratmama isteğinden kaynaklanıyor. Ne kadar gizlenmeye çalışılsa da dört bir yanımızın atıklarla dolu olduğu ve onlarla yaşadığımız gerçeğini değiştiremiyoruz. Dahası, uzaydaki çöpler bile artık burnumuzun dibindeyken uzak diye bir yerin olmadığını aklımızdan hiç çıkarmamamız gerekiyor.

Tehlike ve işgal, yalnızca evrensel ve endüstriyel çöplerden ibaret değil, okyanuslarda ve karada gerçekleştirilen nükleer silah denemelerinden arta kalan, izleri binlerce sene yeryüzünden silinmeyecek radyoaktif atıklar da söz konusu. Thill’in ifadesiyle nükleer atıklar, “tarihte çözümsüz kalacak sorunlar üretme aşamasına geçişimize dair en güçlü maddi uyarı niteliğinde.” Gelecekteki insanlara ve insan-ötesi zamana bırakacağımız; kendisi gözle görülmese de etkileri hayli belirgin olan bir problem bu: Yeryüzünde, uzay ve zamanda dengesiz olarak dağılmış atık sorunu örneklerinden yalnızca biri.

Thill, kimi zaman tüm enerjimizi verdiğimiz kimi zaman göz ardı ettiğimiz başka atık sahalarına da dikkat çekiyor: “Tıpkı hatıralarımızın kurumsal himaye sağlayan şirketlerde oluşturulması gibi atıkları da çöp konteynerlerinde, kaldırım kenarlarında, kıyılara vuranlar arasında, ağaç dallarında veya yerin altında tecrit edilmiş hâlde aramak üzere eğitildik. Bunlar atık olarak adlandırmamız gerektiğini öğrendiğimiz şeyler. Ama bir yanda da genel kanıya uymayan ve üstü örtülü atık ‘sahaları’ var. Biraz daha dikkat kesilmeye başladığımızda atık yalnızca bir kalıntı kalabalığı olmaktan çıkıyor ve cadde, alışveriş merkezleri, parlak, gösterişli dükkânlar dediğimiz çöp sahalarını da içermeye başlıyor. Kanımca gerçek anlamda sarsıcı çöp sahaları konteyner veya kaldırımlar değil, idealimiz olarak gördüğümüz ve tüm filmlerde, televizyon programlarında ve reklamlarda insanlık ile yarattığımız gerçek çöp dağları arasındaki münasip ilişkinin bir temsili olarak somutlaştırılan ‘temiz’ evler.”

GERÇEK SAPKINLARIN ATIK ÜRETİMİ
İstifçilik de atık yığınlarını artırmada önemli rol oynuyor Thill’e göre. Çağdaş tüketim toplumunda, kişinin ömrü boyunca biriktirdiği eşyalar, ölümden sonra atık üretimini hızlandırıyor. Miras diye nitelenenler ve hatırası olduğu düşünülenlerin ayıklanmasından sonra geriye kalanlar, atık hâline geliyor. Yazarın ifadesiyle ölünün ardından atığa dönüşen eşyalar, “yeni ve zorlu değer yargılarıyla karşılaşacağı, hızlı ve amansız şekilde yargılanacağı, yepyeni ve bağlarından kurtarılmış bir yaşama savruluyor.”

Thill, çöple ilişkisini patolojik düzeye taşıyanları da anımsatıyor fakat bu noktada kimin sağlıklı, kimin hasta olduğu bulanıklaşıyor: “Sanayiler yalnızca iş yapmanın bedeli olarak dudak uçuklatacak miktarda atık üretiyor; çağdaş tüketiciler ise her gün üç kilo çöp çıkararak buna katkı sağlıyor. Fakat kendi pislikleri içinde yaşayan, sahte ‘uzaklar’ kavramını reddeden kimseler anormal ve sapkın olarak görülüyor. Tıbbi teşhislerle boğuşan, alay edilen ya da oturduğumuz yerden yaptığımız analizlere maruz kalan kişiler bunlar. Ama gerçek sapkınlar, ‘uzaklar’ fantezisine kendini kaptıran bizleriz elbette: Toplumsal normlardan değil, gerçeklerden sapmış durumdayız.”

İster endüstriyel mezbahalardan ister nükleer silah deneme sahalarından dünyanın dört bir yanına dağılsın ya da pornografik ilgi duyulan harabelerin değeri artsın, atıklar âdeta bir bumeranga benziyor. Thill’in ifadesiyle “çağımız bize bir şey öğretecekse bu, bir yere atıp arkamızda bıraktığımız her şeyin sonunda bize geri döneceğidir, defalarca ve ziyadesiyle.”

Bu geri dönüşü yaşamaya çoktan başladık. Daha ilerisi bir muamma…

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR