Lanet mi oldu içimizdeki insan sevgisine?

Bir masada genç kadın arkadaşlarla konuşuyoruz.

Birisi üniversitede yurt dışına gitmiş, bir süre yaşamış; geri dönmüş.

Biraz pişman. Yurt dışındayken diyor, Türkiye’den gelenlere rehberlik yapıyordum, tarihi yerleri gezdiriyordum. 40 kişilik konvoya uzun uzun müze anlatıyorum, opera binası anlatıyorum.

Bir iki saat sonra aynı yerlerin önünden geçerken soruyorum, burayı hatırladınız mı? Bilemiyorlar. 40 kişilik grupta tek doğru yanıt gelmiyor. Ceplerinde binlerce avro ile gezmeye geliyorlar ama iki binanın adını öğrenemiyorlar, öğrenmiyorlar. 

Dönünce baktım ki ülkemdeki neredeyse herkes böyle, insanın insandan umudu azalıyor.

Bir diğer arkadaş dedi ki sizin neslin hâlâ nasıl umudu olabiliyor ben anlamıyorum. Hadi ekonomi düzeldi diyelim, insanların çıkarcılığıyla, cehaletle nasıl mücadele edilecek? İnsanlar çok kötü, toplum kötü, üzerimizdeki bakışlar kötü. Şuraya kadar yürürken bile bunalıyor bazen insan, ara sokaklardan, tenhalardan yürüyorum.

İnsanlar gerçekten bunca kötü mü oldu, biz yeni bir mite mi kapıldık yoksa?

Bamyaya ağzımı sürmem rahatlığında “İnsan sevmiyorum” diyor her gün birileri.

Nasıl yapacağız insan sevmeden? 

Bir sokak röportajı var izlediniz mi? 74 yaşında bir beyefendi, kağıt toplayıcısı, “Çalışmak zorundayız, ameliyat oldum, elim kesildi. Ama çalışmak zorundayız, sancı içinde çalışmak zorundayız” diyor ve gözyaşlarını tutamıyor. Röportajı yapan hanımefendi yanına yaklaşıp bir teselli verir gibi usulca sırtına dokununca da, “Bizimle ilgilendiğin için teşekkür ederim” diyor.

Herkes paylaşıyor videoyu, kimimizde sınıf kini hissediliyor, kiminde sadece acıma duygusu. Ortak duygu: Herkes sevdi videodaki amcayı. 

Ortak riyakarlık; kaç kişi kağıt toplayıcılarıyla selamlaşıyor kendi mahallesinde, diyaloğa geçiyor? Elde mikrofon olması ilgi için ön şart mı?

Devlet çalışamayacak durumdaki her yurttaşına sağlığını kazanıp işe dönene kadar bakmak zorunda. 74 yaşında biri ise artık çalışmadan yaşayabilmeli.

Bu haklar sağlandığında sosyal adaleti savunmaya devam edecek mi insanlar yoksa, “Benim vergimle bir gün bile sigortalı işte çalışmamış insanı emekli ettiler” diyecekler mi?

Acıma duygusu, eşit haklar isteğinden daha mı pratik yoksa?

İnsanlarla ilgilenmeyi, diyaloğu kestiğimizden mi bu genel sevmeme hali yoksa yeni dertler dinlemeye yorulduğumuzdan mı?

Kendimizi anlatmaktan mı yorulduk, anlamaya çalışmaktan mı? 

Karşımızdaki insanın, iktidar tarafında uçan kuşun kanadının gölgesine bile denk gelmiş olması ihtimaline karşı hiç diyaloğa geçmek istememe hali mi yoksa?

Biz artık hiçbir şeyi medeni şekilde tartışamıyoruz, öyle bir hak yenildi ki herkesin öfkesi bilenik, dışa vurma şekli sakil, hedefi çoğunlukla yanlış.

İşte biraz bu “diyalogsuzluk” ve “İnsandan ümidi kesme” hali üzerine tartıştık.

Medeni insanlar gibi, birbirimizin sözünü kesmeden ve “Haklı olabilirsin”leri esirgemeden.

Ne kadar az bulunur bir sohbet ortamıydı.

Şunu sordum: “Köy enstitülerini duydunuz mu?” Hepsi duymuştu. Hasan Ali Yücel’i de biliyorlardı. Oysa Köy Enstitüleri Yasası 1940 tarihli, kapanışı 1954, kadınlar ’90’dan sonra doğmuşlardı, ne onlar ne ben ne de annelerimiz yaşamıştı o dönemi ama hepimiz biliyorduk.

Toplamı 14 senelik bir efsane. Arşivlerdeki fotoğraflar bir eğitim devrimini gözler önüne seriyor.

Bugünün, “Bu coğrafya insanı kötücüldür, çıkarcıdır, cahildir, eğitilmezdir” mitlerine inat, o dönemde ulaşımı zor köylerde bile Çehov oynanıyor, keman konçertoları dinleniyor. 

1939’da köy öğretmeni sayısı 6 bin 847

1950’de köy enstitüsü kökenli köy öğretmeni sayısı 13 bin 182.

Teyzem 1962’de öğretmenliğe başlamış, enstitüler kapandıktan 8 sene sonra.

19 yaşında gittiği köyde bir okul inşa ettirmiş. Köylülerle birlikte yapmışlar, iki sınıflıklı, tuvaleti bina içinde.

Aynı toprağın insanı, 19 yaşında bir kadın öğretmenin liderliğinde el birliğiyle çalışmış, okul için. O aydınlanmanın heyecanı sürüyormuş anlaşılan.

Memleket sathında bir aydınlanma başlatmak imkansız değil sadece emek istiyor, cesaret istiyor, büyük düşünmek gerekiyor.

Biz 20 yıldır sürekli hak kaybına uğradık. İktidar eline tarihten kılıç aldı, dini kalkan yaptı, sırtını muhafazakarlığa dayadı, yasaklarla, cezalarla bir kale ördü.

İçeri ışık sızmıyor.

O duvarlar yıkıldığında aydınlanma çağının kapısını açacağız.

Bir zamanlar köylerinde sinema olan bu ülkede artık çoğu ilçede bile sinema yok. Kapısına tiyatro uğramamış köy binlerce.

İlk cüzdanına harçlıktan önce kütüphane kartı giren o nesil geride kaldı. Millet bahçelerinde ücretsiz çay ve kek bile bir yalandı.

“Sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey, sen mi büyüksün? Hayır ben büyüğüm, ben: Yaşar Usta. Sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç. Gözümde pul kadar bile değerin yok” repliğini milyonlarca insan ezbere bilirdi. Şimdi kanallarda ya siyasi polemikler ve yalanlar var ya da kadına şiddetin tutku hissiyle aklanmaya çalıştığı, mafyanın sempatik kılındığı, 20 bölüm geçse bile öpüşülemeyen, şiddeti gırla, sevgisi plastik diziler.

Hepsi gidecek, yerine evde yardım değil iş bölümünü göreceğimiz, toplumsal cinsiyet rollerini yıkan senaryolar gelecek.

Teknoloji tartışacağız ekranlarda, iklim krizinden bahsedeceğiz.

Kamu spotları dönecek sürdürülebilir enerjinin önemine yönelik, suyun kullanımına dair, doğanın değerini anlatan.

Bekçi Murtaza, Muhsin Bey, Gece Melek ve Bizim Çocuklar, Uçurtmayı Vurmasınlar, Başka Dilde Aşk...

Ekranlarda böyle filmler döndüğünde daha kolay değil mi topluma ötekinin varlığını kabul ettirebilmek? O faşizmin, ayrımcılığın üzerindeki korkunç “ama”lardan kurtulabilmek?

Daha eğitimin önemini anlatacağız, modern çalıkuşlarını izleyeceğiz.

Eğitimde fırsat eşitliği olduğunda yeniden sözü dinlenecek gencecik yeni atanmış öğretmenlerin. 

Köydeki çobanın Viyana’da sanat eğitimine, Harvard’a hukuk okumaya devlet bursu kazandığı röportajları dinleyeceğiz. Döndüklerinde belki de konservatuvarda bölüm başkanı olacaklar belki de Medeni Kanun’un yeniden düzenlenmesinde isimleri geçecek.

Hiç de imkansız demeyin Nesimi Çimen kalaycılıktan, ırgatlıktan, fabrika işçiliğinden çıkıp bir halk ozanı olmadı mı? Evladını bir balet olarak yetiştirmedi mi?

Feyzalınacak hikayemiz kalmadı bizim, bize servis edilenler hep “Gir iktidar partisine, götür voliyi, istediğin haltı ye, üstü kapatılır nasıl olsa. Bu çarka girmezsen sürüm sürüm sürün, karşı çıkarsan yerin cezaevi.”

Bu bir sınav, sorular değiştikçe insanlar da değişir. 

Gezi zamanında her gün şaşırmıyor muyduk insanın insana uzattığı eller karşısında?

Belki de özümüz o kadar kötü değildir?

Bu iktidar bizi harcadı derken bizler de kolay insan harcamaya başladık. Bir yanlış on doğru götürmesin, en azından birebir olsun denklemimiz.

Binlerce yanlışı olanlar hâlâ ekranlarda konuşuyor, köşelerinde yazıyor, Saraylarda ağırlanıyor. Arada tek bir doğru sözlerine pervaneler gibi uçuyoruz. Asıl bitmesi gereken onlar. Sert bir frenle U dönüşü yapıp sadece ve sadece gerçekleri konuşmaya başlasalar bile temkinli yaklaşacağımız yer orası işte.

Hakkı yenenin, hakkı yenene olan kini çare değil. Birbirimizi iterek değil, birbirimize tutunarak dik durabiliriz.

Empati yoksunluğundan harç olur mu hiç?

Başkasının sözlerinde, davranışlarında niyet okurken kendi içimizdeki iyilikle başlık atalım derim.

Bizi güneşli günler için büyük bir seferberlik bekliyor, bu mücadeleye sevgisizlikle girmeyelim.

Hasılıkelam, biz o sohbette açıldıkça heyecanlandık, yaşayabileceklerimize dair umutlandık. Ve kaynaştık.

Darısı başınıza diyelim, dostane pazarlar dilerim


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR