Godard ve Ophüls'le 'Sinema Üzerine Konuşmalar': Benim termometrem sinemadır

Sinema tarihinde bir elin parmaklarını geçmez, bu alanda devrimsel anlamda değişiklik yapabilen yönetmenlerin sayısı… Griffith, Ayzenştayn, Vertov ya da Wachowski Kardeşler gibi isimlerle birlikte Godard’ın da ismi anılır çoğu zaman. Hatta belki de en başa onun ismi yazılır. Onun sineması, politik görüşü ve bu konudaki mücadelesiyle birleştiğinde diğer isimleri geride bırakır. Mesleğe başladığı yıllardaki yazıları, kariyeri boyunca yaptığı kışkırtıcı filmleri, broşür ve eylemleriyle o, sinemanın asi ve hiç büyümeyen öfkeli çocuğudur. Hakkında pek çok kitap yazılan, söyleşileri matbu olarak yayımlanan Godard’ın odağında olduğu bir kitap daha yayımlandı şu günlerde.

Ünlü yönetmen Max Ophüls’un oğlu, Oscar ödüllü film yapımcısı Marcel Ophüls’le iki kere bir araya gelen ve kamuya açık bir şekilde söyleşi yapan Godard’ın konuşmaları, Kırmızı Kedi Yayınları’ndan 'Sinema Üzerine Konuşmalar' ismi ile yayımlandı. 2002 ve 2009 yılında iki farklı ülkede, iki farklı dinleyici topluluğuyla bir araya gelen, iki farklı disiplinden nevi şahsına münhasır iki yönetmen bu söyleşilerde pek çok konuya temas ediyor. Birbirlerini neredeyse elli yıldan uzun süredir tanıyan bu iki yönetmen, sinemadan siyasete, kültürden ekonomiye kadar farklı bağlamlarda bir dizi tartışma yürütüyor.

Godard’ın Filistin Özgürlük Hareketi’ne verdiği destekten sonra anti-semitist olarak nitelenmesi, çoğu zaman İsrail’i kınaması ve periyodik olarak eleştirmesi bu tartışmaların ilgi çekici yanlarından biri. Zira karşısındaki Marcel Ophüls, Yahudi inancına mensup biri. Katılımcıların da dillendirmesiyle bu konu üzerine de konuşuluyor. Hatta Godard, bir dönem Ophüls’ü aradığını, para bulduğunu ve Filistin’e gidip film çekme teklifinde bulunduğunu da söylüyor. İki farklı yönetmenin, iki farklı zaman ve mekânda bulunup senaryosuz kayda alacağı bu filmde, görüntülerin birleştirilmesiyle ortaya nasıl bir film çıkacağını merak ettiğini söyleyen Godard, bu projeyi gerçekleştirememekten yakınıyor. Bu projenin önemini, ikisinin de farklı disiplinlerden gelmesi (belgesel-kurmaca) üzerinden hareketle yorumluyor Godard. Ona göre bu iki estetik anlayışı üzerinden bir araya gelen bir film, çok farklı olabilir. Bu durumu Ayzenştayn ve Flaherty üzerinden açıklamaya girişen Godard, asıl başarının bu noktada yattığını söylüyor. Belgesel ve kurmaca film arasındaki sınırın kalkmasını gerektiğini düşünen Godard’a göre, Marcel Ophüls’ün Oscar ödülü de kazanan “Hotel Terminus” filmi (Godard, bu filme bayıldığını söylüyor) bu sınırı paramparça ediyor. Zira mahareti de orada yatıyor.

İkili, bu noktadan hareketle birlikte bir film yapmanın yollarını tartışmaya devam ediyor. Seyircilerin aktif olarak katıldığı bu sohbette Godard, samimi ve dürüst olmanın öneminin ısrarla altını çiziyor. Sinema aracılığıyla kişinin ne denli dürüst olduğunun anlaşılabileceğini iddia eden Godard, “Yahudi ya da politik, ne derseniz deyin, benim termometrem ya da ölçüm aracım sinemadır” diyor.

Yine bu konuşmalarda Godard ve Ophüls, Hollywood üretimi filmler ve Amerikan sineması üzerine de hayli etkili tartışmalar yapıyor. Godard, Amerika’da film yapmanın zorluklarını bildiğini ve Ophüls’ü bu yüzden takdir ettiğini belirttikten sonra, sinema yazarlığı yaptığı yıllarda Hollywood’a hürmet ettiğini söylüyor. Bugün bu anlayışında değişiklik olduğundan söz eden Godard, “…bugün artık büyük yapımcılar yok, küçük avukatlar ya da büyük avukatlar yahut büyük veznedarlar var” diyor. Her ne kadar sinemanın biçimi aynı kalsa da, ona göre değişen sadece finansal yapı oluyor. Bu durumun film yapım pratiğini –doğal olarak- etkilediğini söyleyen Godard, geçmiş yıllarda Amerika’daki yapımcılar ile temasa geçtiğini fakat istediği gibi bir anlaşma yapamadığını ifade ediyor. Zira ona göre filmin kontrolünü yapımcı elinde tutuyor. Bu da –yine doğal olarak- filmin biçimine etki ediyor. “Diyelim kırk bin film istiyorum, temin edilmesi mümkün değilse filmi yapmıyorum. Kubrick gibi tıpkı. Napolêon’u çekmiyorum çünkü çok pahalıya patlayacak” diyen Godard, yapımcı olduğu filmlerde ise kendini eldeki para oranında ayarlayabildiğini söylüyor.

Yine kitabın dikkat değer diğer yanları ise Godard ve Ophüls’ün Auteur kavramı ve sinema kitapları üzerine konuştuğu bölümlerde ortaya çıkıyor. Auteur kavramının hem teoride hem de pratikte bir hata olduğunu söyleyen Godard, bu kavramı 68 olayları ile ilişkilendiriyor. Bunu savunanların, tıpkı 68 gençliği gibi, kısa bir ütopya anı yaşadığını söyleyen Godard, filmlerinde olduğu gibi konuşmalarında da seyirciyi kışkırtmaya devam ediyor.

Son olarak şunu ekleyelim: Godard ve Ophüls’ün konuştuğu ortak film projesi üzerine, Godard 2010 yılında Ophüls’e bir mektup yazıyor. Üç bölüm halinde bir film çekmeyi teklif ediyor. İlkini Ophüls, ikincisi Godard ve üçüncüsünü yine Ophüls çekecek. Her birinde diğerine cevap verilecek. Fakat bu proje gerçekleşmiyor. Godard ise “Dile Veda” ismini taşıyan bu projeyi –aynı içerikle mi bilinmez- kendi çekiyor ve 67. Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü alıyor.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR