'Açıklığa Doğru' bir okuma deneyimi

“Yazının çağrısına her gidiş bir yanıyla kendi içini duymakla mümkün; başka bir deyişle sesi bilmekle mümkün. İyi bir metin yalnızca kendi baskın sesini duyurmaz okuruna onun kendisini de işitmesi, bulup çıkarması, ses sese bir karşılık oluşabilmesi için olanaklar, boşluklar sunar. O nedenle tüm okumalar bir açıklığa doğrudur.”(1)

'Açıklığa Doğru'nun Sunu bölümünde meramını bu şekilde açıklıyor Asuman Susam. Ben de bu metni Asuman Susam’ın sesinde kendi yankımı duyma çabası olarak kaleme alıyorum, bu kavuşumun yeni okuma imkânlarına doğru açılmasını umarak.

Kitabın adı hiç de tesadüfi değil. Üzerinde durup düşünmeyi fazlasıyla hak ediyor. Asuman Susam okuma edimini, yazar ve okur arasında, okurun iç dünyasında kurulan bir diyalog olarak tanımlıyor – dia ve logos. Logos, söz demek ve Asuman Susam ile adeta bir açıklığa doğru konuşa konuşa yürüyoruz sözü çoğaltarak. Sözümüzün istikameti açıklık... Açıklık, kaçınılmaz bir biçimde Heidegger’i davet ediyor bu diyaloğa çünkü 'Sanat Eseri’nin Kökeni' isimli eserinde filozof; hakikat, sanat ve dili kendi özel tarzıyla bağdaştıran önemli bir kavram olarak ele almakta açıklığı. Heidegger, hakikati var olanın açıklığı olarak tanımlarken, hakikat ve açıklığı birbirinin yerine kullanılabilecek ifadeler olarak kavradığını belirtir. Öte yandan hakikat Heidegger’e göre kendini gizleyerek açar. Bu gizliliği açıklığa kavuşturacak olan sanattır. Fakat orada bir kavga kopar. Bu kavga, sanatın hakikatini açığa çıkaracağı dünya ve materyali arasındadır. Materyali hakikatin hizmetine koşmaktır. Tam da bu nedenle mesela, Vincent van Gogh’un ayakkabıları bize bir dünyanın hakikatini açar. O bir çift ayakkabı resmi değildir basitçe. O bir dünyadır. Emeğe adanmış bir yaşamın dünyası ve hakikatidir. Hakikat burada bir oluştur. Bu hem bir kavganın dinamiğinden kaynaklanan eserin bizatihi bir oluş olması bakımından hem de hakikatini açığa çıkardığı dünyanın tarihselliği bakımındandır çünkü insan, dünyanın tarihselliğine fırlatılmıştır.

Heidegger’e göre dil varlığın evidir ve bu nedenle edebiyat en müstesna sanattır çünkü sanat, dil ile yapılır. Edebiyatta dil, hakikatin ya da var-olanın açıklığının ortaya çıkarılması için bir tasarım olarak işe koşulur. Bu tasarımın en yetkin hali ise şiirdir. Heridegger’e göre sanat, şiirleştirmektir. Burada, esas itibariyle bir iletişim aracı olarak kullandığımız dil bildirişim özelliğinden kurtulur ve saf bir tasarım niteliğine bürünür. Öyle ise edebiyat ve şiirin kavgası, onu hakikatin ifadesi haline getiren bir tasarım, bir sanat biçimine kavuşturacak olan dil ile yapılacaktır. Tam da bu nedenle Asuman Susam, dilin “varlığın evi” olduğu kadar “bir hapishane” ve “cehennem” olduğunu vurguluyor. Edebiyat ve şiirin oluş halinde dil ile sürdürdükleri kavgayı ise didişmek şeklinde ifade ediyor.

Dil ile didişmenin estetik ve etik boyutlarının altını kuvvetle çiziyor Asuman Susam. Bir yandan biçim-içerik diyalektiği bakımından, sanatı bir oluş ve hakikatin dile getirilmesi için iş başında olan bir kavga olarak ele alırken bu kavganın-didişmenin etik boyutunun kavgadan asla ayrıştırılamayacağını önemle ifade ediyor. Bu nedenle dil rejimini bozan edebiyatta minörleşmenin, Deleuze ve Guattari’nin altını çizdiği gibi kendi dilinin altını bir köstebek gibi oyma çabasının, bu oyma ediminin hep bir azınlık bilinciyle yapılmasının, tektipleştirici totaliter temsil biçimlerinden kaçış çizgileri oluşturarak merkezsizliğin, yersizyurtsuzlaşmanın, kadın oluşun, hayvan oluşun duyarlılığını içeren bir şiir oluşun zaruretini vurguluyor. Bütün bunları yaparken; bir yandan Foucault’nun parrhesia kavramını anıştırarak dürüstlükten ve eleştirellikten asla kopmamanın, bir yandan panoptikon kavramına başvurarak “içimize kaçmış iktidar heyulasının” farkında olmanın önemini vurgularken, bir yandan da Levinas’ın sorumluluk kavramının bilinciyle yazmanın gereğini hatırlatıyor. Dürüstlük, eleştirellik ve sorumluluk elbette tarihsellikle el ele gitmek zorunda. Foucault’nun, olduğumuz şeyi reddetme düşüncesinin imkânlarını yazınsal uzamın estetik mekânında aramak da böyle. Bu bir yazarın; hem sürekli değişen dönüşen iktidar biçimlerini anlamlandırmak hem de bu farklılaşmaları yansıtmak için kendi metinlerini yeniden ele alma zorunluluğunu getiriyor. Bu noktada palimpsest yazıya ve bağlantılı olarak Derrida’da bulabileceğimiz iz kavramına getiriyor sözü Asuman Susam. Bir yazarın sürekli geçmiş metinlerinin izlerine geri dönmesi, şimdide kurulan metinde geçmiş ve gelmekte olan metinlerin birbirinin içine sızmasına izin vermesi, yani sürekli bir oluş ve deneyim alanı haline dönüşen yazı.

Öte yandan bütün bu çabaların altını oyan, şiirin değerini aşındıran önemli tuzaklara da değiniyor Asuman Susam. “Estetiğin alanını politikleştirmek yerine politik olanı estetize etmek”, narsisizme evrilen bir “lirik ben etrafında kurulan şiir kalıplarında tutucu ısrar”, “biçimsel avangardizm”, entelektüel çabanın yerine aforizmaların kolaycılığına, sloganların klişelerine düşmek, itirazı nihilizm, dil ile didişmeyi “söz cambazlığı” zannetmek. Bunlara ek olarak, tarihle sahih bir ilişki kurmayı denemek yerine “anın yüzeyinde gezinerek” “bellek ve tarihle kurulan ilişkiyi yozlaştırma”, “postmodern anlatı tekniklerinin sömürüye açıklığı”, “kendi kozmosunu, dünya fikrini biricikliği içinden yaratmaktan uzak” bir vasatlık.

Asuman Susam’ın 'Açıklığa Doğru' kitabı üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde yukarıda özetlemeye çalıştığım kavramları açarak kendi poetikasını, etik-estetik tutumunu nasıl oluşturduğunu açıklığa kavuşturuyor Susam. İkinci ve üçüncü bölümler ise bu kavramlardan yararlanarak kaleme aldığı şiir ve kurmaca metin incelemelerini içeriyor. Kavramlarla düşünüyor Asuman Susam ve bir yazar için bunun gerekliliğinin altını önemle çiziyor. Metinlerin her biri hem dili kullanımdaki yetkinlik hem de analizlerin derinliği bakımından dikkat çekiyor. Neden böyle? Kendi kendime sorduğum bu soruyu theoria ve praksis birlikteliğine başvurarak yanıtlamak istiyorum. Asuman Susam, teori ve kavramlara yaslanarak kaleme aldığı inceleme metinlerinde aynı zamanda şair kimliğiyle yer alıyor. Bir yazın işçisi olarak şiirinin yaratım ve şair oluş sürecinde, yüz yüze geldiği sorunlarla hesaplaşma ve bir çıkış arayışıyla açıklığa doğru olmak, açıklığa çıkmak için yazıyor. Kavramlara başvurmasının, kavramlarla düşünmesinin altında son derece kişisel bir dert yatıyor. Tam da bu nedenle şiirin yaratım sürecinin nasıl bir ağrıdan oluştuğunu vurguluyor. Edebiyatın kurmaca dışı alanında yazdığı inceleme metinlerinin toplamı ise bu ağrıya bir merhem bulma çabası.

Kaynaklar:
Heidegger, Martin, Sanat Eserinin Kökeni, çev. Fatih Tepebaşılı, Ankara: De Ki Basım Yayım, 2007.
Susam, Asuman, Açıklığa Doğru, İstanbul: Everest, 2021.
Asuman Susam, Açıklığa Doğru, İstanbul: Everest, 2021, s.10.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR