Kapitalizm ve totalitarizmin sarkastik eleştirisi

1890’da doğup 1938’de ölen Karel Çapek, sömürgecilikle birlikte Avrupa’da hızla gelişen sanayinin yanı sıra kök salan milliyetçiliği ve Birinci Dünya Savaşı’nı gazeteci kimliğiyle izleyip yazılar kaleme aldı. Ardından, kazananları da kaybedenleri de memnun etmeyen ilk topyekûn savaşın, başka büyük bir çatışmayı tetikleyeceğini erkenden fark etti. Nazilerin iktidara gelişine ve totalitarizmin Avrupa’da günden güne yayılışına tanık oldu; bu gidişatı öykülerinde, romanlarında ve tiyatro oyunlarında sık sık işledi.

Çapek iyi bir gözlemciydi ve sarkastik bir üslubu vardı. Tanık olduklarını okurla paylaşırken kimi zaman karamsar hikâyeler anlatsa da ironiden, kişileri tehlikelere karşı uyarmaktan ve umuttan vazgeçmedi.

İkinci Dünya Savaşı’na yetişemeyen Çapek, kapanmamış hesapların yakın gelecekte büyük bir sorun yaratacağını sezmişti: Aşırı üretimin yabancılaşmaya, yabancılaşmanın da savaşa neden olacağını tarih bilgisi ve deneyimleri ona göstermişti. Metinlerindeki kahramanlar ve anti-kahramanlar da bu bilgi ve tecrübeden doğmuştu; öyküleri, romanları ve oyunları böyle şekillenmişti. Bir çatışma arifesini, savaşı veya salgın hastalığı anlattığı metinlerinde, bu bilgi ve deneyimlerin izlerine rastlamak mümkündü.

Çapek, sömürüye ve savaşa karşı eğilip bükülmeden tavır takınan bir yazardı. Asla taviz vermediği hümanistliği, Birinci Dünya Savaşı sırasında ve yaklaştığını bildiği fakat yaşamadığı İkinci Dünya Savaşı öncesinde onu silah üreten fabrikalara, militan yetiştiren faşizme ve bu düzeni kabullenmeyenleri linç edenlere karşı kalemiyle mücadeleye yöneltmişti. Bu mücadelesi, yalnızca öykülerinde ve romanlarında değil, tiyatro oyunlarında da belirgindi: Çapek’e göre faşizme ve savaşa karşı, hem oyuncular hem de izleyiciler aynı derecede etkin olmalıydı. Bu etkinliğin özünü ise “tehlikelere karşı her zaman uyanık kalmak” oluşturuyordu. 'Beyaz Veba'da faşizm kılığına giren hastalık ve onunla mücadele edenlerin hikâyesi tam da buna denk geliyordu.

Çapek’in faşizm ve totalitarizme karşı bir başka uyarısına 'Semenderlerle Savaş'ta da rastlıyoruz. Yazar, romanda yalnızca bu iki hakikate değil, onları besleyip büyüten kapitalizme de dikkat çekiyor.

SINIRSIZ MERAK VE KAPİTALİST OBURLUK
'Semenderlerle Savaş', ilk bakışta fantastik bir roman gibi görünse de Çapek’in, siyasi göndermelerle ve metaforlarla dünya tarihinin önemli dönemeçlerinden bazılarını kurmacaya katışı göze çarpıyor.

Çapek’in üç bölüme ayırdığı metin, en önemli metafor olan semenderin yeryüzüne gelişiyle, daha doğrusu onların keşfiyle başlıyor. Tıpkı başka coğrafyaları keşfedip oralardaki halkların aklını çelen, ardından neredeyse tamamını köleleştirenlerin eylemlerini çağrıştırıyor bu satırlar. Kaptan van Toch’un, semenderleri bulması ve onlara daha evvel bilmedikleri işleri öğretmesi de bu keşfe dâhil.

Semenderlerle yüzleşme, Çapek’in ömrü boyunca eleştirdiği sömürgeciliğe ve köleliğe dayanan kapitalizmin bir betimlemesi âdeta. Semenderlere inci kabuklarını açmayı öğretmek, onları eğitip kâşiflere hizmet etmesi için evcilleştirmek ya da onlara silah ve yiyecek dağıtmak, yazarın kapitalizm göndermelerinden bazıları. “İnsan merakının sınırı yoktur” cümlesi ise hem bilimsel araştırmaları hem de bitip tükenmeyen kapitalist oburluğu hatırlatıyor.

Kapitalist oburluğa bir başka atıf, semenderlerin “fayda sağlanacak bir işgücü” olarak görülmesi ve daima denetlenmesi gerektiğine dair fikirlerin yüksek sesle dillendirilmesi. Dahası, patronlar arasında ücreti mukabilinde alınıp satılabileceklerinin düşünülmesi.

Çapek, tüm bu gelişmelerle birlikte, semenderlerin “evrimini” yani kendi alanlarından çıkıp insanlar arasına karışmasını; kendilerini geliştirip kültürel, ekonomik ve sosyal bağlamda yükselişini anlatıyor. Semenderler meslek sahibi oluyor, fikir dünyasına katkıda bulunuyor ve hızla yükselip önemli bir sınıfa dönüşüyor. İnsanlarla bütünleşmeleri nedeniyle belli bir noktadan sonra bir “Semender Sorunu” başlıyor. Tıpkı 1930’larda, Almanya’da Nazilerin kendi iktidarını sağlama almak için türettiği “Yahudi Sorunu”nu çağrıştırıyor bu. Öte yandan, kapitalist sistemin sermayedarlara karşı işçileri bir problem olarak görmesine de benziyor mevcut durum. Semenderlerin insan dünyasına karışması ve uygarlığın bir parçası hâline gelmesi, “tarihte yeni bir sayfa açılıyor” cümlesiyle karşılanıyor.

Söz konusu yeni sayfa, semenderlerin insan dünyasına büyük göçüyle başlayan belirsizliğe de yorulabilir elbette. Çapek, bütün bu kapıları açık bırakıyor.

KATRANLI ÇİTLERLE ÇEVRELENEN SEMENDERLER
Semender Sorunu’nun nüveleri, “yabancıların” sosyal yaşamın hemen her noktasına nüfuz etmesiyle ortaya çıkıyor: “Semenderlerin yayılması elbette her yerde aynı kolaylıkta gerçekleşmemiştir; bazı yerlerde muhafazakâr çevreler, insan emeğiyle adaletsiz bir rekabet doğurduğu iddiasıyla bu yeni iş gücünün girişine karşı çıkmıştır; diğerleriyse semenderlerin küçük deniz canlılarıyla beslenmesinden dolayı balıkçılara zarar verdiğini ileri sürmüştür; bazıları da su altı tünelleri ve geçitleriyle sahil şeritlerinin ve adaların temelini zayıflattığını iddia etmiştir. Tamamen dürüst olmak gerekirse semenderlerin yayılmasına dair açıksözlülükle uyarıda bulunan birçok insan vardır ama kadim zamanlardan beri bu böyle olagelmiştir: Her yenilik ve ilerleme, muhalefet ve güvensizlikle karşılanmıştır; fabrikalarda makine kullanımında da böyle olmuştur, semenderlerde de. Başka yerlerde de farklı türde anlaşmazlıklar yaşanmıştır ama semender ticaretindeki muazzam fırsatların hakkıyla ayırdına varan uluslararası basının desteği ve özellikle de bu yayınlarla el ele ilerleyen kârlı ve yaygın reklamlar sayesinde, semenderlerin dünyanın dört bir yanına yayılması canlı bir ilgi ve heyecanla karşılanmıştır.”

Çapek’in adını andığı “teknolojik idealizm” de semenderlerin farklı coğrafyalara gitmesini veya gönderilmesini kolaylaştırıyor. Semenderler, yeni bölgelerinde büyük projelerde çalıştırılarak geç kapitalizmin ucuz işgücü hâline geliyor ve medeniyetin eşik atlamasında önemli görevler üstleniyor.

Uygarlığın ve kapitalizmin serpilmesinde belirgin bir yeri olmasına rağmen semenderlerin toplumsal statüsü, üstlendikleri görevlerle eşdeğer değil: “Semenderlerin, tabiri caizse üretim sürecine dâhil edilmeleri yeterince kolay olsa da onların mevcut toplumsal düzene bir şekilde dâhil edilmeleri, daha karmaşık ve zordu. Toplumun muhafazakâr kesimleri yasal ve kamusal sorunları görmezden geliyordu: Semenderler, onlardan sorumlu olan sahiplerinin malıydı, dolayısıyla semenderlerden ve onların yol açabileceği zarardan da onlar sorumluydu. Yadsınamaz zekâlarına rağmen (diye iddia ediyordu bu kişiler), semenderler yasal bir emtia, bir menkul ya da mülkten başka bir şey değildi ve semenderlerle ilgili özel yasal düzenlemeler, kutsal özel mülkiyet hakkını zedeleyebilirdi.”

Pek çok yerde “katranlı çitlerle” çevrelenen (bir anlamda gettolara sıkıştırılan) semenderler, bazen dini bazen de ideolojik örgütlenmelerle birbirine arka çıkıyor. Çapek’in bu tasviri, 1930’ların sonunda Nazi Almanyası’ndaki uygulamaları akla getiriyor. Gerek kapitalist düzenin köleleştirip sömürerek kullandığı işçi sınıfının gerek Nazilerin dışlayıp yok etmeye uğraştığı komünist ve sosyalistlerle semenderleri özdeşleştiriyor âdeta Çapek. Bu da yazarın, hem İkinci Dünya Savaşı’na hem de Nazilerin, Avrupa ve dünyada estireceği terör rüzgârına dair romanın satır aralarına yerleştirdiği öngörülerden bazıları olarak dikkat çekiyor.

İRONİK VE FÜTÜRİSTİK BİR ROMAN
Semenderlerin sayısının artması ve nüfuz alanının genişlemesi, önyargı ve düşmanlıkları beraberinde getiriyor. Semenderler, uğradıkları pek çok haksızlığa ve hukuksuzluğa rağmen, barışçıl bir yaşam önerse de bu tavırları hoş karşılanmıyor, iki kesim arasında gerginlik had safhaya ulaşıyor.

Söz konusu gerginlik, çeşitli görüşmelerle giderilmeye çalışılsa da herhangi bir sonuç alınamıyor ve ardından küçük çatışmalar, yer ve su altında gerçekleşen bir savaşa dönüşüyor. Bu süreçte oluşturulmaya uğraşılan kamuoyu baskısı da her şeye tuz biber ekiyor: “Gazeteler -her biri kendi siyasi çizgisi doğrultusunda- semenderlere karşı yaptırım, kıyım, kolonileştirme kampanyaları başlattı. Semenderlere karşı Haçlı Seferi, genel grev, hükümetin istifası, semender işverenlerinin tutuklanması, komünist lider ve eylemcilerin tutuklanması gibi güvenlik önlemlerinin alınması için çağrılarda bulundular. Kıyılar ve limanların kapatılması ihtimaline dair söylentiler karşısında halk alelacele gıda stoklamaya başladı ve tüm mallarda büyük bir fiyat artışı yaşandı. Sanayi kentlerinde zamlara karşı ayaklanmalar baş gösterdi; borsa da üç gün kapalı kaldı.”

Belirsizliklerin, huzursuzlukların, korkunun, nefretin, güvensizliklerin, kayıtsızlıkların ve megalomanilerin öne çıktığı bir zaman diliminde yaşanıyor bu savaş. Aynı 1930’ların sonunda Avrupa’yı saran trajedi dalgası gibi… Çapek, ahlaki ıstırapla yüklü bu süreci, kimi zaman epik kimi zaman siyasi bir anlatımla resmediyor.

Çapek’in semender metaforuyla birlikte, semenderlerin başlangıçtan savaşa ve sonrasına kadarki gelişim süreci, kapitalist sistem ve onun ürettiği totalitarizmin dünyayı sürükleyeceği dehşete ilişkin öngörüyle şekilleniyor. 1936’da yayımlanan romanıyla yazar, yakın gelecekte yaşanacakları tahmin etmekle kalmıyor, sonrasına dair belirsizliğe de atıf yapıyor. Dahası, saflığını kaybeden bir dünyayı ve buradan doğan çatışmayı betimliyor.

'Semenderlerle Savaş', bu bağlamda hem politik göndermeleri hem de yakın gelecek tasavvuruyla Çapek’in okurlara giderayak armağan ettiği, ironik ve fütüristik bir roman olması bakımından da hayli değerli.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR