Fıkhın ve fakihlerin eril-ruhban oluşuna mükemmel örnek: Baldızla zina fetvası

Fotoğraf: AA

Güldünya Tören, kadın cinayetlerinin cins kırım olduğu görüşünü de ispatlayan sembol isimlerinden. Gerçi toplumda töre cinayetlerinin sembolü olarak hatırlanır ama adı ister kadın cinayet ister töre cinayeti olsun bu bir cinskırım sembolü. Cinsel saldırıya maruz bırakılan kadının “kirlenmiş/kirletilmiş” sayılarak suçlu görülmesi ama failin sadece evlilik yükümlülüğünü üstelenmesini isteyen, kadın onurunun hayat boyu çiğnenmesini önemsiz sayan adetlerin sembolüydü Güldünya. Tecavüzcü Servet Taş, aşiret tarafından Güldünya’yı kuma olarak “almakla” yükümlü kılınmıştı. Güldünya bunu kabul etmeyince ölüm fermanı verildi. Tecavüz eden erkek için değil Güldünya için ölüm kararı çıkması, eril failin kayırıldığı, kadın mağdurun cezalandırıldığı insanlık dışı, korkunç alışkanlıklardan. İnsaniyet bilincindeki iyileşmelerden uzak, ilk çağların pagan kültürlerinden günümüze taşınmış bu adet hala kadınların canını almaya devam ediyor. Çünkü din adına sürdürülüyor pagan alışkanlıklar.

Günümüzde din adına pagan alışkanlıkları sürdürme işini de Diyanet üstlenmiş halde. Cumhuriyet Gazetesi’nin Diyanet’ten baldız fetvası başlıklı haberi hemen Güldünya’yı hatırlattı. Nasıl da özgür ve özerk birey olduğu gerçeği yok sayılıp, suça maruz kaldığı dikkate alınmadan ailenin, aşiretin şerefinden ibaret nesne sayılarak yok edilmişti Güldünya. Tıpkı Diyanet’in fetvasında baldızın yok sayılması gibi. Tek sorun erkeğin nikahı, düştü mü düşmedi mi sorusuna cevap bulmak olarak görülmeye devam ediyor hala çünkü tüm eril bakışlarda olduğu gibi Diyanet tarafından da kadınlar, erkeklerin elinde seks oyuncağı olarak görülüyor hala. Şeref denilen şey erkeğe ait kabul ediliyor. Ve “şeytana uyup bir kusur ettiğinde” erkeğin şerefine halel gelmemesi için o erkek kayırılıyor, tereyağından kıl çeker gibi kolayca dini yorumlarla yani fıkıh ehlince, kolaylıkla sıyrılıyor, o kusurdan. Şeytanın ta kendisi olduğu halde şeytana uymak olarak tarif edilen eril zihniyetin işlediği o suçtan zarar gören kadının, kadınların, esamisi okunmuyor. Diyanet fetvalarıyla aşiret kararları arasında milim fark yok.

Bu uzun girişten sonra asıl meseleye gelecek olursam derdimin Diyanet tarafından yukarıda bağlantısını verdiğim haber üzerine yapılan açıklama olduğunu belirteyim. Açıklama da yine aynı gazeteden alınarak buradan okunabilir. Ancak buraya da alıntı yapmadan meramı ifade pek mümkün olmaz. Şöyle buyurmuş hazreti Diyanet açıklamasında:

"Fetva konusunda İslam hukukunda köklü bir gelenek ve güçlü bir usul vardır. Nasıl fetva verileceği ve fetvanın sonuçlarının nasıl uygulanacağı bu metodolojiye göre belirlenmektedir. Tüm bunları göz ardı ederek fıkhi metinler ve hükümler üzerine yorum yapmak, yanlış anlaşılmalara ve vahim sonuçlara yol açacak büyük bir cehalettir.” Hey gidi biz cahiller! Bilmez değiliz cehalet dediğinizde kastettiğiniz asıl sıfatın “bre ölümlüler” mealinde olduğunu. O köklü gelenek ve güçlü usul ile yaratılan gizem bulutu artında fıkıh ilmini, usulünü ve fakihler olarak kendilerine, Allah ile kul arasında bir makam ihdas ettiler. Ruhban sınıfı inşa ettiler. İslam’da ruhban yoktur, Allah ile kul arasına kimse giremez dedikten sonra verilen bu tür fetvaların anlamı sadece ve sadece “usul-ü fıkıhtan ve fakihlerden başka kimse yoktur” parantezi oluşturdu, bin küsur yıldır. İslam’ın ilk yüzyılında tek hüküm verici Allah iken sonraları Peygamber de İlahî Mesajı naklettiği için hüküm sahibi kabul edildi. Hem de ayetlere mugayir olarak. Çünkü ayetler sadece elçi olarak tanımlar tüm Peygamberleri. Azabı ve müjdeyi haber vermekle görevli elçilerdi ayetlere, Kur’an’a göre. Fakat ayetlere aykırı olarak Peygamber de hüküm sahibi olarak tanımlanmaya başlandıktan sonra gelsin fıkıh ehlinin saltanatı. Peygamber İlahî Mesaja dayanarak hüküm veriyordu ve fıkıh ehli Peygamberin hükümlerini de buna ekleyip biz cahillere yorumlayarak kendi hükümlerini veriyorlardı.

Pagan kültürlerdeki yarı tanrı konumuna oturtulmuş olarak karşımıza çıkarıyorlar fıkıh ilmini. Fıkıh ilmi ki hukuktur ama Kur’an anayasa değildir, yasa değildir. Tarih kitabı veya masal da olmadığı gibi… İnsan yaratılmış olanın insaniyet bilincine varıp kemale ermesi, hikmete vakıf olabilmesi için inanç esaslarını, yaşam rehberi olacak prensipler halinde sunmuştur tüm insanlara İlahî Mesaj. Sadece Müslümanlara değil insanlara ama tabi ki bu mesaja uyanlara Müslüman denmiştir. Sadece o mesajın ilk muhataplarını tek muhatap saymak da O mesajı, kazuistik bir yasa gibi değerlendirmek de dine değil kuşkusuz ama Müslüman toplumlara ve birey olarak dindar insanlara zarar, çünkü son derece garip, kabul edilemez, anlaşılması ve tarifi imkansız bir tanrı tasavvuru oluşturuyor. İşte İslam Hukuku denilen Fıkıh ilmi, Kur’an’ı hukuk kitabı ve yasa gibi değerlendirip yanına Peygamber hükmü diyerek çoğunlukla uydurma rivayetleri ekleyerek yorumladığı için o yorumların makbul olanları ki açıklamada “temel kaynaklarımız” olarak geçer, her mezhepte, her Müslüman toplumun kendi şeriatında farklı uygulamalara yol açar. Kur’an tek, yorumlar farklı ama her toplumun fıkıhtan anladığı şey İslam’ın kendilerinin temsil ettiğidir. Burada fıkhın ve fakihlerin ruhban oluşu iddiamı destekleyen anahtar sözcük dinin temsiliyeti meselesi. Malum Katolik ve Ortodoks kiliselerinin savaşı da Protestanlığın ve diğer mezheplerin çıkışı da Hıristiyan dünyada Hıristiyanlığın temsilcisi olmak üzerineydi. Dinde temsiliyet makamı olmak ruhban sınıfının sorunuydu ve gücüydü elbette. O güç bilgiden geliyordu. Dine, İlahî Mesaj'a dair her türlü bilgiye yalnızca kendisinin sahip olduğu zannıyla elde edilen iktidar meselesi yani asıl dert. Bilgi güçtür, dini iktidarın temel kaynağıdır ve dini iktidar siyasal otoritenin ya üzerindedir ya da yönlendiricisidir ve doğu toplumlarında olduğu gibi aracıdır.

Fıkıh, tarih boyunca hep devlet yöneticilerinin otoritesini pekiştirme aracı olageldi. Monarşi de olsa cumhuriyet adını da alsa laik hukuk sistemine sahip olmadıkları veya günümüzde bize yaşatıldığı gibi, laiklik ilkesinin zaafa uğratıldığı dönemlerde din, fıkıh ilmi ve fıkıh ehlinin “ilmi gücü” aracılığıyla, muktedirin otoritesini sağlamlaştırmaya hizmet edecek şekilde kullanılmıştır. Fıkıh, siyasi otoriteye hizmet ettiği gibi şaşmaz bir şekilde ataerkiyi tahkim etme, eril tahakkümü sürdürülebilir kılma aracı oldu her zaman. Allah’ın ayetlerle eşit yaratıldığını söylemesine rağmen ayetleri eğip büken oldu fakihler. Yolsuzluk hırsızlık sayılmadı örneğin. Faizin haram olup olmadığı, devletin ihtiyacına göre belirlendi. Tecavüz ise suç sayılmadı, fail erkek olduğu için. Sadece zina olarak isimlendirildi. Sadece toplum ahlakında yozlaşma olarak görüldü. Bu suça maruz bırakılan kadınların, çocukların beden dokunulmazlığı, onurları hiç aklının ucundan geçmedi fıkıh ehlinin. Tanrı tasavvurunu eril imgeleri yansıtır şekilde sundukları, kadından peygamber olmaz hükmü verdikleri, kendilerine de Peygamberden sonraki hüküm vericilik makamıyla yarı tanrı konumu biçtikleri gibi, kadınlara handiyse kocalarına secde etmeyi tavsiye ettikleri gibi erkeklere aile içinde verdikleri hükümranlıkla özdeşleştirdiler fıkıh ilmini.

Aşırı uzun bir girizgah gerektiren “baldızla zina fetvasının” feminist perspektiften yorumlanışı mecburen sonraki yazıya kaldı. İçinde bulunduğumuz şartlarda ne kadar olursa artık o kadar iyi bir hafta sonu diliyorum.

Bir kez daha ifade edelim ki zina, Allah'ın açıkça haram kıldığı çirkin bir fiil ve büyük bir günahtır. Bu menfur davranışın aile çevrelerine taşınması, aynı zamanda korkunç bir ahlaki yozlaşma ve toplumsal felakettir. Her mümin tarafından bilinen bu kadar net bir konuda algı operasyonlarıyla zihinleri bulandırmaya çalışmak insanlık dışı bir davranıştır."

Bu yazı Gazete Duvar’dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR