Her gün utanmak...

"Vicdan" uzun süredir bu toprakları terk etmiş görünüyor.

Benim çocukluğumda Adile Naşit gibi komşularımız vardı. Evet, o vakitler insanların hiçbir şeyi yoksa bile candan komşuları vardı.

Evde bir yemek piştiğinde, "koktu" diye yan komşuya da yollanırdı.

Artık kimsenin komşusu kalmadı...

Geçtiğimiz gün Twitter'da şu gönderiyi okudum:

Bugün apartmanda doğalgazı açtılar ama sırf aidat borcum var diye bütün apartman karar alıp benim doğalgazımı kapattılar. Hani din kardeşiydik? Onların çocukları ısınırken benim çocuklarım neden üşüyor?


Bu satırlar, vicdanı olan herhangi biri için kapanmaz kurşun yaralarıdır. Öyle olmalıdır.

İşini kaybetmiş, hâlâ iş bulamamış ve çaresizlikten ne yapacağını bilemeyen bir babadan daha trajik manzara var mı sizce?

Belli ki koca apartmanlar, koca mahalleler, koca şehirler vicdansızlaşmış.

Bu, bütün sorunların sorunu işte...

Ekonomi düzelir, hayat normalleşir, tahrip edilen ormanlar yeniden yeşerir; ama vicdan bir toplumun bünyesine kolay kolay geri yerleşmez. Bu bir kuşaklar sorunudur.

Yukarıda alıntıladığım çaresiz babanın yazdıklarından binlercesini bulabilirsiniz sosyal medyada. Kimileri, toplumda kalan son vicdan kırıntılarını suiistimal için yollanıyordur, hiç kuşku yok.

Ama biz çaresizliği gururuna yediremeyip intihar eden babaları da gördük.

Evet, çaresizlik...

O çaresiz babanın yazdıklarını okuduğum gecenin sabahında, oğlumu okuluna bırakmak için sıkışmış trafikte beklerken, önde bir trafik polisi otosu eskortluğunda, üç lüks koruma aracı eşliğinde trafiği yara yara ilerleyen son model bir Mercedes'e rastladım.

İçinde kim vardı? Onu böylesine önemli kılan neydi?

Bu her tarafı çürümüş, batmış, leş gibi kokuşmakta olan ülkede hangi çok önemli işe yarıyordu ki bizim paralarımızla kurulduğu o milyonluk araçta, bizi yara yara ilerliyordu.

Kim bilir, belki Diyanet İşleri Başkanı'ydı. Artık makamlara göre konvoy ebatlarını tasavvur edemediğim için bilemiyorum...

Evet, bunlar bizi yara yara ilerliyor.

Tüm bir toplum anafor içinde dibe doğru debelenirken, birileri üzerimize basa basa yukarı çıkıyor.

Bütün şu "kur-faiz" saçmalığının özeti nedir, biliyor musunuz?

İktidar, özellikle inşaat, turizm ve enerji sektörlerindeki yandaş şirketlere kamu bankalarından, eh, bir miktar da krizden yağ çıkaran özel bankalardan düşük faizli kredi aktarmaya devam etmek istiyor.

Peki, bu ne demek?

Onlara aktarılan düşük faizli kredilerin gerçek faizinin kurla dengelenmesi, bunu da halkın çoğunluğu tarafından ödenmesi demek.

Fiilen yoksullaşarak, "porsiyon küçülterek", icabında aç kalarak, üşüyen çocuklarımız karşısında içimiz paralana paralana, icraya düşe düşe...

Daha önce de yazdım, şimdi bir kez daha, ve daha açık olarak yazayım.

Vicdanın terk ettiği topraklarda haysiyet de kalmaz.

Çocuğu doymayan, ısınamayan insan insanlıktan çıkar. Hırsızlık yapar. Dilenir. Torbacılık yapar. Fuhuşa itibar eder.

Kimi "aydın"lar ise tüm bunları meşrulaştırmaya çabalar. Hırsızlık makul görülür, dilencilik hayırseverlikle dengelenir, uyuşturucuya itibar kazandırılır, kadını manen ve bedenen mahveden fuhuş "seks işçiliği" diye taltif edilir, lümpenlik entelektüel olarak kutsanır, haysiyetsizliğe ideolojik gerekçe yaratılır.

Artık bunlar "doyumluk" olmaktan çıkar, "geçimlik" olur, hatta zenginleşme aracına dönüşür.

İşte toplum böyle böyle çürüyor.

Sokak ortasında silahlar sıkılıyor, hırsızlık genelleşmiş, her köşe başında torbacı, limanlara kokain konteynerleri göstere göstere indiriliyor, kent merkezlerinde neredeyse her apartmana bir "masaj salonu" açılmış...

Ya, işte biz son 20 senede, dünyanın en mümin iktidarlarından birinin idaresinde "masaj düşkünü" bir millet haline geliverdik!

Yurt sathını sarmış olan binlerce "masaj salonu" bu iktidarın göğsüne iliştirilmiş birer şeref nişanesidir.

Dünyanın bütün büyükelçilerine 

"posta koymuş" makyajıyla dolaşsanız da, gerçekliğiniz apaçık bu kokuşmuşluktur.

Ve bu kokuşmuşluk içinde, parlak ekonomi tabloları çizme çabası artık sonuç vermez olduğunda, birden "tezkere"den "savaş ekonomisi" çıkarma hevesine geçiş yaparsınız.

İçeride ve dışarıda "çatışma"dan medet umar hale gelirsiniz.

Bu heves ise milletimize daha fazla acı getirmekten başka bir işe yaramaz.

Türkiye freni boşalmış bir kamyon misali yokuş aşağı gitmektedir. Şoför yok sayılabilir.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in  editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR