Sikkeler Anadolu depremlerini anlatıyor

Gün geçmiyor ki dünyanın herhangi bir yerinden deprem haberi gelmesin. Kuşkusuz depremler sadece modern dünyanın yaşadığı bir sorun değil; eski çağlardaki devletlerin, kentlerin, toplumların karşılaştığı en büyük doğal felaketlerden biri, belki de başlıcasıydı. Bu yazıda, Anadolu’da meydana gelen iki depremden söz edeceğiz. Dilerseniz ilk olarak Batı Anadolu’daki bir depremi ele alalım. Merkez üssünün Manisa ve civarı olduğu ancak günümüz İzmir ili sınırları içindeki yerleşmeleri de etkilediği anlaşılan deprem, M.S. 1. yüzyıl başlarında yani tam da Roma İmparatoru Tiberius’un iktidarda olduğu M.S. 17 yılında meydana gelmişti.

Depreme ilişkin bilgiler pek çok Antik Çağ yazarının eseriyle günümüze ulaşmıştır. Örneğin, bu yazarlardan Tacitus, depremde, aralarında Sardes (Sart), Magnesia (Manisa) ve Philadelphia’nın (Alaşehir) da bulunduğu 12 kentin yıkıldığını yazmaktadır. Antik Çağ yazarlarının verdiği bilgilerin dışında Batı Anadolu depremine ilişkin ikinci bir kanıt da, İtalya’da Napoli yakınında yer alan Puteoli’deki arkeolojik kazıda bulunan bir heykel kaidesidir; Roma İmparatoru Tiberius’un heykelini taşıdığı anlaşılan bu kaide, depreme ilişkin çok önemli bir kaynağımızdır. Heykelin kendisi ise ne yazık ki günümüze ulaşmamıştır. Kaidede 14 kadın figürü tasvir edilmiş olup her bir figürün altında depremde yıkılan Batı Anadolu kentlerinin adı yazılıdır. Yani, kentler bu figürlerle kişileştirilerek temsili olarak tasvir edilmiştir. Antik Çağ’da kentler, feminen bir tarzda simgeleştirilirdi. Tacitus bize 12 kentin adını vermişti; oysa burada kadın figürleriyle temsil edilen 14 kent vardır. Tacitus’ta bahsedilmeyen 2 kent, Ephesos (Selçuk) ve Kibyra’dır (Gölhisar’ın güneyi).

KAÇ YERLEŞİM ZARAR GÖRDÜ?
Bir görüşe göre bu kentler olasılıkla M.S. 17 depreminden daha sonra meydana gelen ikinci bir dalgada zarar görmüşlerdi; bu nedenle Tacitus’un anlatımında yer almamış ama heykel kaidesinde yer verilmişti. Ayrıca, Tacitus’un M.S. 17 depreminden bir asır sonra yaşadığı ve yazdığı göz önüne alınırsa, bazı kentlerin adlarını saymamış olması normaldir. Başka Antik Çağ yazarlarının eserlerine bakıldığında da depremden zarar gören kentlerin ya da yerleşimlerin sayısının aslında bir düzine ile sınırlı kalmadığı, 25’e kadar çıktığı görülmektedir. Bu nedenle M.S. 17 depreminin günümüz Manisa veya İzmir illerinin tümünü kapsayan daha geniş bir coğrafyayı etkilediği açıktır.

“…Aynı yıl Asya’daki 12 önemli kent bir depremle yerle bir oldu; gece meydana gelen ve bu nedenle sezilemeyen deprem çok hasara neden oldu. Bu tür afetlerde alışılagelen çarelerden biri olan çabucak açık alana kaçmak bile fayda etmemişti; sağa sola kaçışanlar derin oyuklarca yutulmuştu. Söylendiğine göre koca dağlar dümdüz olmuş, ovalar kabarıp yükselmiş, yıkıntılar arasından alevler fışkırmıştı. Deprem en fazla Sardeslileri etkilediğinden, en çok şefkati onlar gördü; imparator 10 milyon sestertius (sikke) vaat etti; ayrıca ulusal ve imparatorluk hazinesine vermek zorunda oldukları vergiden beş yıl için muaf tuttu. Sipylos Dağı yamacındaki Magnesialılar (Manisa) gördükleri hasar ve aldıkları bağış açısından ikinci sıradadırlar… Durumu yerinde tespit etmek ve yardımı organize etmek üzere bir senato memuru gönderilmesine karar verildi.” (Tacitus, Annales, II, 47.)

'ASYA KENTLERİ'NİN ONARIMI
Batı Anadolu depremine ilişkin üçüncü bir kanıt ise bugün koleksiyonlarda az sayıda örneği bulunan bir sikkede yer almaktadır. İmparator Tiberius adına Roma’da basılan bir sikke emisyonunun ön yüzünde CIVITATIBVS ASIAE RESTITVTIS yazısı ile resmi nitelikli bir sandalyede oturan İmparator Tiberius yer alır. Belki de Puteoli’deki kaidenin üzerindeki heykel ile sikke üzerindeki tasvir birbirine benziyordu. Diğer bir deyişle, kaide üzerinde de oturan bir Tiberius heykeli bulunuyordu. Sikke üzerindeki yazının anlamı ise şudur: “ASYA KENTLERİ ONARILDI.” Buradaki ASYA sözcüğü Küçük Asya’yı yani Anadolu’yu ifade eder. Aslında, sikke tasviri ve yazısı, imparatorun yaptığı hayırlı bir işi duyurarak sempati toplamak istemesi nedeniyle bir propaganda unsuru da taşımaktadır. Antik Çağ yazarlarının verdiği bilgiye göre, İmparator Tiberius, depremden zarar gören kentleri belli bir süre vergiden muaf tutmuş, kendi servetinden parasal bağışta bulunmuş ve kentlerin yeniden imarına büyük katkı sağlamıştır.

Depremle yerle bir olan diğer bir kent günümüzde Hatay il sınırları içindeki Antiokheia (Antakya) antik kentiydi. 29 Kasım 528 tarihinde meydana gelen deprem çevre kentlerde de hissedilmişti. Bu dönemde, Bizans tahtında İmparator I. Justinianus vardı ve Antakya o dönemde Bizans’ın egemenliği altındaydı. Justinianus döneminde yaşamış olan Malalas, Antakya depremini ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Malalas’a göre deprem tanrının bir gazabıdır; depremde pek çok yapının yıkıldığını ve 5 bine yakın kişinin hayatını kaybettiğini anlatır. Yazar, İmparator Justinianus’un depremde zarar gören Antakya ve çevre kentleri üç yıl vergiden muaf tuttuğunu da bildirmektedir. İmparator ayrıca bu kentlere para yardımında da bulunmuştur.

“…Bu dönemde Antakya, altıncı kez Tanrı’nın gazabına uğrayarak bir afetle karşı karşıya kaldı. Deprem bir saat sürdü ve bu esnada korkunç bir uğultu duyuldu; öyle ki önceki depremde yıkıldıktan sonra yeniden inşa edilen binaların yanı sıra surlar ve bazı kiliseler de yıkıldı. Başka kentler bu olayı duyduklarında ağıt yakarak dua ettiler. Depremde 5 bine yakın insan öldü. Kurtulanlar başka kentlere göç ettiler; bir kısmı ise dağlarda yaşamaya devam etti… İmparatorluk başkenti Konstantinopolis’te de dua törenleri düzenlendi.” (Malalas, Khronographia, 442-43)

ANTAKYA NASIL 'TANRININ KENTİ' OLDU?
Malalas’ın yanı sıra, daha ileriki bir tarihte yaşayan Theophanes de depreme ilişkin bilgi vermekte ve bir anekdotu aktarmaktadır: Buna göre, kış ortasında kentte mahsur kalan insanların kendilerini karlara atarak tanrıdan merhamet dilediklerini ve bunun üzerine tanrının dindar bir vatandaşa görünerek, ona, hayatta kalanların kapılarının üzerine “İsa bizimledir, merhamet ey İsa” diye yazmalarını buyurduğunu, bunu yaptıktan sonra tanrının, gazabını durdurduğunu söylemektedir. Theophanes’in verdiği en önemli bilgi ise, depremden sonra kentin adının Theoupolis’e (Tanrı’nın Kenti) olarak değiştirilmiş olduğudur. Zira bu bilgi, sikke verileriyle de uyuşmaktadır. Gerçekten de Antakya’da basılan önceki bakır sikkelerde kentin adı ANT veya ANTIX şeklinde kısaltılmışken, bu kez THEUP şeklinde kısaltılmıştır. THEP, Theoupolis isminin kısaltmasıdır. Ancak, resmi bir kararla yapıldığı anlaşılan bu isim değişikliği uzun süreli olmamış, daha sonra kent tekrar Antakya ismini kullanmaya başlamıştır ve günümüze kadar da kentin adı değişmeden bu şekilde gelmiştir.

Eski Çağ’da depremlerin Tanrı’nın bir gazabı olduğuna inanılırdı. Eski Yunan uygarlığında önemli bir yeri olan Poseidon, hem deniz, hem de deprem tanrısıydı; hatta “yeryüzünü sarsan” lakabını taşıyordu! Tanrı, öfkesini depremle gösterebiliyordu. Tek tanrılı dinin egemen olduğu Bizans toplumunda da depremlerin tanrının gazabı olduğuna inanılıyordu. Nitekim Theophanes’in anlattıkları ve depreme maruz kalan Antakya’nın adının “Tanrı’nın Kenti”ne çevrilmesi bize bunu göstermektedir. Ne yazık ki bu inanış –depremin doğal bir afet olduğu gerçeğinin yanında- günümüzde de bazı toplumlarda ya da toplumların bazı kesimlerinde sürdürülmekte ve çirkin söylemlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

 * Koç Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü. 

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR