Batı, Rusya ve Çin'i şeytanlaştırarak onları iklim krizi eylemlerine dahil edemez

Fotoğraf: AA

Britanya önümüzdeki ay Glasgow'da COP26 iklim konferansına ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, başarı şansını düşüren çelişkili iki politika izliyor. Bir yandan ülkelerin kömür ve petrol salımlarını azaltma hedeflerini kabul etmesiyle iklim krizine küresel çapta ortak bir karşılık oluşturmaya çalışıyor. Fakat aynı zamanda, her fırsatta Çin ve Rusya'nın karşısına çıkmaya yönelik yeni bir soğuk savaşı kızıştırmada ABD'nin yanında yer alıyor.

Bu iki politikanın birbirine tamamen zıt hedefleri var: Küresel karbon salımlarının yüzde 27'sinden sorumlu Çin'i kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin inşasını sonlandırmaya ikna etmeye çalışmak ve Çin'i siyasi, ticari ve fikri temasların mümkün mertebe sınırlı tutulması gereken bir parya devlet olarak şeytanlaştırmak.

Pratikte bu, hangisinin en büyük tehdit olduğuna karar vermek anlamına geliyor. Rusya'nın yüzde 65'ini kaplayan ve zehirli miktarlarda metan gazı salabilecek permafrostun çözüldüğü raporları mı daha büyük tehdit? Yoksa Vladimir Putin'in Kırım'ı ilhakı, Ukrayna'nın doğusundaki isyancılara desteği, Suriye'deki askeri müdahalesi ve Rusya'yla Almanya arasında Kuzey Akım 2 doğalgaz boru hattını inşası mı daha büyük tehdit?

Çin'in Spratly Adaları üzerindeki iddiasından kaynaklanan risk ve Tayvan'ı işgal etme olasılığı, Pekin'in önümüzdeki 5 yıllık plan kapsamında kömürle çalışan yüzlerce elektrik santrali daha inşa etmesinden (ve dolayısıyla gezegeni daha az yaşanabilir hale getirmesinden) daha mı büyük bir risk teşkil ediyor?

Bu şekilde ele alındığında riskler terazisi muhakkak devlet rekabetinden kaynaklanan daha geleneksel güvenlik tehditlerinden ziyade iklim değişikliğini sınırlamaya öncelik verilmesine doğru eğiliyor. Başka bir deyişle, Batı için en büyük tehlike Başkan Şi Cinping'in Tayvan'ı işgal etmesi veya Putin'in aynısını Ukrayna'ya yapması gibi uzak bir ihtimal değil, Kuzey Kutbu'ndaki buzun yok olarak küresel deniz seviyelerinin yükselmesine neden olması.

Anatol Lieven, çığır açan Climate Change and the Nation State (İklim Değişikliği ve Ulus Devlet) kitabında, ABD'yle Çin arasında Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki resifleri ve kumsalları tahkimatından kaynaklanan gerilimin sona erebileceğini dile getirirken iğneli bir dille, iki ülkenin iklim değişikliğini sınırlamada başarısız olması halinde "bu gerilimin kaynaklarının" askeri çatışmalarla değil, yükselen deniz seviyeleri ve tayfunlarla "yeniden sulara gömüleceğini" söylüyor.

Dünyanın atmosferinin ısınmasını durdurmak ve mümkünse tersine çevirmek için gereken işbirliği derecesinin, önde gelen ülkeler arasında kızışan bir soğuk savaş bağlamındaki imkansızlığı bariz olmalı. Ne yazık ki, iklim krizi ve yeniden canlanan bir soğuk savaş sorunları hem siyasi elitlerin hem de kamuoyunun kafasında birbirinden ayrı kalmaya devam ediyor: Birbirinden farklı ama kuvvetli güçlerin ilerlettiği kendi kendini yok eden bir körlük.

Söz konusu güçler arasında insanların genelde, daha önce deneyimlemedikleri mega felaketlerin başlarına gelebileceğini kabullenmede çektiği zorluk var. Bunun yakın tarihli bir örneği, 2020'de Avrupa ve ABD'nin koronavirüs salgınının ciddiyetini ve Asya'nın doğusuyla sınırlı kalmayacağını idrak etmede yaşadığı felaket getiren gecikmeydi.

Avustralya ve Kaliforniya'daki orman yangınlarında ve Irak'tan Çad'a kadar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki ülkelerin giderek artan çölleşmesinde yaşanacak felaketlerin işaretleri görülse bile iklim krizinin en korkunç sonuçları hâlâ gelecekte. İnsanlar torunları ve gelecek nesiller için fedakarlık yapmaktan bahsedebilir fakat pratikte, fedakarlık yapmayı pek de beklemez. Groucho Marx'a atfedilen fakat aslında çok daha eski olan eski bir şaka "Bunu gelecek nesiller için yapın" teşvikiyle başlar. "Fakat gelecek nesiller benim için ne yaptı ki?" diye cevap gelir.

İnsanlar iklim krizi konusunda endişelenebilir fakat bu onların daha yüksek yakıt vergilerini isteyerek kabul ettiği anlamına gelmez. Hem demokratik hem de otoriter devletlerde siyasi liderler, halkın savaş ya da pandemi gibi büyük bir tehditten korkmadığı sürece, hatta muhtemelen o zaman bile, yaşam standartlarında düşüşe neden olan bir yönetim süren hükümetlerden, ne biçimde olursa olsun, hoşlanmadığını bilir.

Yönetim düzeyinde bir diğer güçlü dürtüyse siyasi, bürokratik ve askeri güçlerin büyük güçlerin karşı karşıya geldiği bir soğuk savaş dünyasında kendilerini rahat hissetmesidir. Komünizm ve Sovyetler Birliği'ne karşı açılan orijinal Soğuk Savaş sırasında onlara muazzam bir nüfuz ve büyük bütçeler kazandıran bu yüzleşmeydi ve böylesi bir karşı karşıya gelişin aynı etkiyi tekrar yaratmaması için hiçbir neden yok. Lieven "Bu, Batılı güvenlik elitlerinin Rusya ve Çin'e karşı yeni bir soğuk savaş olması (hem büyük ölçüde yanlış hem de tamamen gereksiz bir benzetme) fikrini coşkuyla benimsemesine açıklık kazandırıyor" diye yazıyor.

Bunu belirtmek Moskova ve Pekin'deki otoriter milliyetçi rejimleri veya daha belirgin olarak, Putin'in muhaliflerine baskı uygulamasını ve seçimlere hile karıştırmasını ya da Şi Cinping'in Uygurlara zulmünü ve Hong Kong'daki muhalifleri hapse atmasını savunmak anlamına gelmiyor.

Realpolitik açısından Rusya ve Çin, kendilerinin veya düşmanlarının tasvir ettiğinden daha küçük oyuncular. Rusya hâlâ nükleer bir süper güç olabilir ama Avrupa'da bölgesel açıdan 17. yüzyıldan beri hiç olmadığı kadar zayıf. Çin dünyanın en büyük ikinci ekonomisine sahip olabilir fakat kıyı sularında şu an gezinen her bir devriye botunu sayarak dünyanın en büyük donanmasına sahip olduğunu iddia etmek yanıltıcı bir tehdit abartısıdır.

Amerika'nın Çin'i rakip olarak görme takıntısını Donald Trump da Joe Biden da paylaşıyor fakat bunun bir girdisi daha var. Çin'e düşmanlık, Cumhuriyetçilerin ve Demokratların üzerinde anlaşmaya vardığı tek ciddi mesele olarak Kongre'de iki partinin de üyelerini bir araya getiriyor. Bu, yalnızca kindar bir bölünme yaratan aşı kampanyasından ve Kovid karşıtı diğer önlemlerden çok farklı. Böylesine kutuplaşmış siyasi bir sahnede güç durumdaki Biden'ın Çin'i kapıya dayanmış düşman olarak sunması ve Amerikalıları çağrısına kulak verecekleri beklentisiyle bayrak etrafında toplanmaya çağırması şaşırtıcı değil.

İklim krizine inanmak ve inanmamak Amerikan siyasetindeki en zehirli ayrımlardan biri. İklim krizinin gerçek olmadığı ya da aşırı abartıldığı kanısı Cumhuriyetçi kimliğinin parçası haline geldi. Kasımda Glasgow'da toplanacak 100 civarında dünya lideri bunu ve Demokratların Kongre üzerindeki sallantılı kontrolünün yakında sona erebileceğini, bu durumun da daha fazla iklim kontrolü önlemi alınmasını engelleyeceğini bilecek. O halde neden Amerika'nın yapamayacağı ya da yapmayacağı şeyi yapsınlar? Ayrıca Trump'ın veya onun görüşlerini paylaşan bir Cumhuriyetçinin 2024'te Beyaz Saray'a pekala geri dönebileceğini de biliyorlar.

COP26 gibi uluslararası bir cümbüş, küresel eylem ve dayanışma yönünde yapılan retorik çağrılarla dolu olacak. Pandemi sırasında olduğu gibi gerçek aksiyon, o da eğer alınırsa, kendi çıkarları doğrultusuna hareket eden ulus devletler tarafından alınacak. İklim felaketine dair bütün kıyamet tahminlerine rağmen bu ülkelerin varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduklarına gerçekten inandığı an henüz gelmedi.


Independent Türkçe

Independent Türkçe için çeviren: İrem Oral

Patrick Cockburn'ın makalesinin tasarımdan kaynaklanan nedenlerle kısalttığımız başlığının tamamı şöyledir: Batı, Rusya'yı ve Çin'i şeytanlaştırırken aynı zamanda onları iklim krizi eylemlerine dahil etmek istiyor: Bu işe yaramayacak


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR