Önce kadınlar ve çocuklar!

Türkiye'de pek çok anlaşılamaz şey yaşanıyor. Lakin bütün anlaşılamazların en anlaşılamaz olanı, mevcut iktidarın kötü yönetimdeki ısrarı.

Bugünkü ekonomik çöküş yıllar öncesinden görünüyordu.

Ne var ki, iktidar göstere göstere gelen bu çöküşü önlemeye çabalamak yerine ateşin üzerine benzin döke döke ilerledi.

Ve kimse hiçbir şeyin hesabını vermedi, vermiyor.

Bilanço, hesap verme, adına ne derseniz deyin, çok önemlidir. Kişiler ve kurumlar zaman zaman kendi bilançolarından dersler çıkarmalıdır.

Bilanço, insanları ya da iktidarları küçültmez, aksine saygınlık kazandırır.

Mevcut iktidar hiçbir şeyin hesabını vermediği için her geçen gün daha fazla vatandaşın gözünde saygınlığını kaybediyor.

Verilen "müjde"lerin her biri sahte çıktı. Bu vaziyetin üzerini örtmek için yeni sahte müjdeler, düzmece gündemler üretiliyor.

El değiştirmiş medya iktidar lehine rıza üretmek, sanal bir gerçeklik yaratmak için büyük bir enerji harcıyor.

Ne var ki, yaratılan bu "resmi gerçeklik" gündelik hayatta her geçen gün daha az kabul görüyor.

Peki, iktidarın ekonomi kurmayları arasında göstere göstere gelen ekonomik çöküşü görüp doğru önlemler alınmasını önerenler olmadı mı?

Öyle görünüyor ki, tamamen iktidar nimetlerinden yararlanma ve servet transferi konusunda epey konsantre olmuş bir toplulukla muhatabız.

Öte taraftan, iktidarı ve kamuoyunu uyaran epey bir ekonomist ve yazar olduğunu ve tüm uyarılara kulak tıkandığını da ayrıca vurgulamak gerekiyor.

Kendi adıma, en azından senede bir yazdıklarımın bilançosunu çıkarmak gerektiğini düşünüyorum. Daha önce de böyle bir yazı yayımlamıştım.

Yaklaşık dört yıl önce, 15 Kasım 2017 tarihli bir yazımızda açık bir uyarı vardı:

Ciddi bir ekonomik kriz, inşaattan başlayarak domino etkisiyle tüm sektörleri etkisi altına aldıkça, zaten inanılmaz boyutlarda olan işsizlik yeni tensikatlarla katlanacak, bu yeni bir borç ödeme krizine dönüşecek, krediyle alınan tüm menkul ve gayrimenkuller bir 'icra ve haciz' nesnesine dönüşecek…

Bu, daha fazla cinnet, intihar, cinayet demek. Daha fazla sokağa düşen çocuk, fuhuşa zorlanan kadın demek. Daha fazla uyuşturucu, daha fazla suç, daha güvensiz bir toplumsal yapı demek…

Eğitim, sağlık, güvence, hak getire!..

İktidarın başındaki cühela takımının durmadan 'Yavrulayın!' telkinlerinde bulunduğu ve şuursuzca geleceği har vurup harman savurduğu bu toplumda, gelecek nesilleri büyük bir tehdit bekliyor: Bunun adı, toplumsal çöküştür.


11 Ağustos 2019'da ise "Türkiye'nin iktisadi çöküşü" başlıklı Independent yazısında ise şu satırlar yer alıyordu:

Üretimi geliştirecek, tarımı güçlendirecek, kalıcı istihdam artışı yaratacak tek bir akılcı yatırım yok. Komisyon alınabilecek ve yandaşlara para aktarılabilecek her türlü yatırım var.

Evet, iktidarda 20. yılına doğru ilerleyen AKP büyük bir 'servet transferi' gerçekleştirdi, yeni bir 'zenginler sınıfı' yarattı. Büyük devlet ihalelerini takip ettiğinizde, nasıl bir 'yeni burjuvazi' yaratıldığını 'çıplak gözle' görebiliyorsunuz. Bu sürecin imzası, 'iktidar müteahhidi' Mehmet Cengiz'in meşhur lafıdır. Satın alınan ama özellikle fahiş fiyatlarla kiralanan lüks makam araçları, helikopterler, uçaklar, inşa edilen saraylar… Yolsuzluklar… Rüşvet payları… Belediye bütçelerinden tarikat ve 'cemaat'lere vakıflar aracılığıyla aktarılan inanılmaz paralar…


8 Ekim 2019 tarihli "Türkiye ekonomisi nasıl battı?" başlıklı yazıda da şu satırlar yer alıyordu:

Bırakalım ekonomi danışmanlarını, her bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kafasına jöle sürerek düşüncelere dalsa, bir sinerji yaratmaya çalışsa, uzaya beyin dalgaları yollasa, yine de Türkiye'nin ekonomisini mevcut çöküşten kurtarmaya yetmez.


Başka yazılardan örnekler vermek de mümkün. Ve benzer biçimde uyarıları yapan epey isim sayabiliriz.

İşte bunlara hep kulak tıkandı. Geldik bugüne...

Geldiğimiz noktada artık toplumsal gündemimizde açlık var, barınma sorunu var, enerji faturalarındaki inanılmaz artışla beraber önümüzdeki kış ısınma sorunu var...

Toplumsal çürüme buna eşlik ediyor.

Özellikle kadına saldırılar inanılmaz bir hal aldı. Daha geçen gün Ankara'da 28 yaşında bir genç iki kız çocuğunu tacizden korumak isterken bıçaklanarak öldürüldü.

Kişi başına düşen polis sayısı bakımından dünya şampiyonluğuna oynayan, hatta bir polis devleti olan Türkiye'de sokaklar her geçen gün daha tehlikeli hale geliyor.

Ve çocuklarımız da kurban oluyor.

"Önce kadınlar ve çocuklar" lafı olumsuz karşılığını gündelik hayatta buluyor.

TÜİK suç sayısını ve oranını açıklamıyor ama çocuklarla ilgili istatistikleri nedense yayınladı.

TÜİK sitesinde şu bilgi yer alıyor:

Güvenlik birimlerine 2020 yılında gelen veya getirilen çocukların karıştığı olay sayısı 450 bin 803 oldu. Bu olaylarda çocukların yüzde 37,9'unun mağdur olarak, yüzde 25,3'ünün kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiasıyla (suça sürüklenme), yüzde 18,5'inin kabahat işlediği iddiasıyla, yüzde 13,0'ının bilgisine başvurma amacıyla, yüzde 5,0'ının kayıp (hakkında kayıp müracaatı yapılıp daha sonra bulunan) olması sebebiyle, yüzde 0,2'sinin ise bu nedenlerin dışındaki diğer nedenlerden dolayı güvenlik birimlerine geldiği tespit edildi.


Öyle görünüyor ki, resmi rakamlara yansıdığı kadarıyla en az 450 bin çocuk geçen sene travma yaşadı. Bu inanılmaz bir rakam.

Hiç kuşkusuz yaşanan travmaların yoksulluk, eğitimdeki çöküş ve her gün daha da yaygınlaşan hırsızlık, uyuşturucu ve fuhuşla ilgisi var.

Bütün bunlar gerçekliğimiz ama hâlâ durumu düzeltecek adımlar atılmıyor.

Açlık sınırında yaşayan en yoksul halk dilimine biraz nefes aldıracak tedbirler geliştirmek yerine, görüyoruz ki kamu kaynakları dini cemaatlere ve tarikatlara aktarılmaya devam ediyor.

İnanılmaz bir vurdumduymazlıkla karşı karşıyayız.

Peki ne olacak?

Onu da önümüzdeki hafta tartışmaya çalışalım...

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR