'Başkasının acısına bakmak' böyle bir şey mi?

Celalettin Can: Feyyaz arkadaşım biliyorsun, Sayın Ahmet Güneştekin, 16 Ekim 2021 tarihinde Diyarbakır Keçiburcu'nda "Hafıza Odası" isimli bir sergi açtı. Olumlu ya da olumsuz bu sergiyle ilgili çok sayıda yorum yapıldı. Her yorumcu kendi meşrebince sergiden hareketle, kültür ve sanatın günümüz siyasetiyle ilişkisini kurmaya çalıştı. Sergi ile ilgili seninle hep konuştuk ve ama meseleyi anlamak istediğimiz için de bekledik. Serginin başlığı "Hafıza Odası" olduğuna göre, buradan doğru konuşalım. Öncelikle hafıza, bellek ve hakikat kavramları üzerine düşünce üreterek ilerleyelim istiyorum.

Feyyaz Yaman.jpg

Feyyaz Yaman: Evet, konuştuk ve bekledik. İfade ettiğin kavramlara yaklaşımdan hareketle, serginin genel bir tanımlamasından başlayalım istersen. Sergi tarih, hakikat arayışı yönelimli, geriye doğru bir kazı işlemidir diyebiliriz. Kişisel anıların bile kendi öznelliğinden arındırılıp, soyulması ve nesnel bir tarafsızlıkla anlamlandırılması aynı çabayı gerektirir.

'Neden' dersen, durum, belleğin bizzat beslenen bilgi talebine cevap vermek olduğu için durmadan değişir, yaşanmış deneyimin hatıralarını aşar. Kültürel pratikler, kültür endüstrisi, kamu politikaları, kanunlar ve hepsinden önemlisi açık "devlet şiddeti" geçmişe dair temsillerimizi büyük ölçüde değiştirir.

Tarih hem halklar hem de iktidarlar tarafından iki türlü yazılır, yazılmaya devam eder. Bu yüzden "hafıza mekanlarını" korumak ve kayda geçmek son derece önemlidir. Pierre Nora'dan alıntıladığım gibi
devletin, ulusun, toplumun ortak hafızası sürekli tehdit ve yıkım altındadır.

Bu değişken, "gri alan"da hakikati yeniden kurmak zordur, çünkü iktidar tüm mekânları, şehri, mahalleyi, meydanları, binaları ve bedenleri sürekli yıkarak ve kurarak kendini devam ettirir. Moderniteden bu yana bildiğimiz dünyanın "sonu" dediğimiz bu durumdur.


- Bu durumda Ahmet Güneştekin'in de "ben bu mahallenin çocuğuyum" dediği ve yüzleşmek için döndüğü mekân işte bu sebeple, "aynı" mekan olmuyor. Çünkü iktidar "kolektif hafıza"yı her türlü şiddeti kullanarak yıkmıştır.

Aynen… Çünkü neoliberal, "kentsel dönüşüm" adı altında, Suriçi'nin yaşam biçimi, insan ilişkileri, gündelik hayat ve onun mekanları, evler, avlular, rüzgârın dolaştığı daracık sokaklar, önce silahla, sonra dozerlerle dümdüz edilmiş, yerine TOKİ konutları mantığı inşa edilmiştir.

Hausman'ın 1860 Paris'inde barikatlara karşı yaptığı yıkım, geniş caddeler mantığı otobanların devamı zihniyeti modernitenin maskesi altında "egemenliğin" inşasıdır.

Ve Fransız Devrimi'nden bu yana liberal ulus-devletin; bireyin özgürlüğü ve eşitlik hakları -egemenliğin totaliter-tekçiliği paradoksu hala devam ederken, totaliterliğin, "popülist" politikaları ile kapatılmaya çalışılan bir gerçeklik olarak karşımızda durur.

Ahmet Güneştekin'in, mahalleye geri dönerken, Müslüm Gürses'in "Ya evde yoksan" şarkısını dinlememiş olması imkansız.

 

 286921-197335194.jpeg

Çünkü ne Ahmet Güneştekin eski Ahmet Güneştekin'dir, ne de Suriçi, eski Suriçi'dir. "Bir savaş alanı olarak tarihi" geri çağırmak, özellikle Türkiye'nin son 100 yılını anlatmaya soyunan bir yüzleşmeyi, tarihe sığmayanı, bir sergiye sığdırmak estetik bir manevra oyunu  ile mümkün mü? Çünkü "hakikat" ve hakikatle yüzleşmek "siyasetin" ve sonuçta hukukun sorunu iken bedelleri ödenmeyecek acıların, konuşulamayan ve gösterilemeyenin yarattığı boşluk ancak, "estetiğin" tülüyle  örtülen yanılsama ile sağlanabilir.

Terry Eagleton'un gösterdiği gibi aydınlanmaya kadar "din"in üstlendiği bu görev, moderniteden sonra "estetiğin icadı" ile yeni soyut ilişkilere aktarılıp metafizikleştirirken konuşulabilir, gösterilebilir hale getirildi.
r.jpg

- Sergiye dönelim… "Analar duvarı", "Kayıp Alfabe", "Yoktunuz", "Hafıza Tepesi", "5 No'lu Koridor", "Çürüme alt başlıkları altında toplanan bir mekân düzenlemesi ve henüz üzeri kabuklanmamış; yaşayan ve kanayan tüm yaraların, faili belli tüm cinayetlerin, halen şahitler hayatta... Katiller ortada dolaşıyor. Hiçbirinin yası tutulmamış. Tragedyada olduğu gibi ölenlerin hala gömülmediği bir adaletsizlik ortamında "kabul edilebilir" bir seyirliğe dönüştürülmesi nasıl açıklanabilir?

Bu ancak günümüz "sanatının" becerisi ile açıklanabilir. Neo-liberal, postmodern söylemin estetik dili ancak bu yeteneği yaratabilir. 1990'lar da başlayan, bu küresel kültür politikası, "sanatın sonu" olarak tanımlanır.

Semboller, göstergeler üzerinden hiçbir şey anlatmadan, her şeyi anlatıyormuş edası bundan kaynaklanır. Bu "boş gösteren" olarak tanımlanan dil, eleştirel dili, politik olanı iğdiş etme üzerine kurulu bir büyük prodüksiyonlu gösteri dünyasıdır.

Bu 'show'un arkasında gizlenen, hafızaların çağırdığı tüm gerçeklik, "cambaza bak" kurnazlığı ile perdelenmeye çalışılır. Nitelik değil nicelik sergiler. Anlam, nedensellik, tarih ve fail boşa düşer.

-.jpg

Ölenler birer özne olarak, birer insan olarak değil, birer sayısallığa indirgenerek, cenaze geçerken ayağa kalkılan, omuzlarda taşınan tabutları, ayaklar altında boş kutularla eşleştirmek, geleneğin, farklılığın "Haklara sahip olma hakkını" savunan bedenlerin "var oluşuna" saygısızlıktır. Roboski'de ölenlere saygısızlıktır.

Faili belli iken, öznesi olmayan ithamları sanat diye yutturma çabasıdır, dolayısıyla sağduyudan gereken cevabı alır. Tarih nostalji olarak değil de, yüzleşme olarak çağrılacak ise Walter Benjamin'in dediği gibi "Tarih Meleği Tezi" bağlamında düşünülmelidir; bu hem geçmişi yeniden harekete geçirmeyi hem de şimdiyi dönüştürmeyi amaçlayan devrimci ve politik eylemin gerekliliğidir.


- Bu noktada başka bir bağlama geçelim istersen… Bugün taşların yeniden düzenlendiği bir oyun oynanıyor. Eski aktörler konum alma çabası içinde… Ertuğrul Özkök, Mehmet Eymür gibi İktidar-MİT-mafya-medya konu mankenlerinin podyumlarda poz verdiği bu süreçte, kültürel boşluğu kolaylaştırıcı karakterlerle doldurup, her şeyin üstüne perde çekme gibi bir siyasi tercih var ve bu ihtiyaca tekabül eden eğilimleri yönlendirme de var.

Var, ama bu halkların değil, iktidarın ve yeni iktidar durumunun hafıza kaybıdır…

 

e.jpg

- Bilinçli ve iradi bir hafıza kaybı…12 Mart'tan,12 Eylül'e döşenen yolda Nato-devlet-mafya-siyaset ilişkisi 1977 1 Mayıs Katliamı ile Yeşil Kuşak Projesine uygun ilk "sol" cephe imhasına başlandığı yerden, 1990'lara doğru "Kürt" hareketini "öteki" konumunda karşısına oturttuğu süreçle yüzleşmeden, sanat-hakikatle yüzleşme yükünü taşımayı üstleniyorsa, sanat politik olmanın sorumlusu ise hakikati söyleme cesaretini göstermelidir.

Adı sıralanan faili belli cinayetlerin bu coğrafyada sorumlusu devleti yönetenlerdir, bu söylenebilmelidir. Daha dün andığımız Ankara Katliamı'ndan geriye doğru sıraladıklarımızın her birinde failin adını, sokaktaki insan da sıralayabilir, ana sorun adaletteki boşluktur.

Sorun gerçeğin ne olduğu bilindiği halde, eşit haklar karşılığı eşit adaletin oluşmamasıdır. Sorun bu yüzden "vicdanlardaki" boşluktur.

Sanatçı bunu açmaya çalışmaya aday ise, o zaman hakikati söylemenin riskini üstlenmelidir. Eleştirel bir yargıdan, hukukun boşluğundan, devletin adalet için kullanma hakkı olan şiddeti adaletsizlik için kullanmasından, haksızlıktan bahsetmeye kalkanın sözü dolandırmaya ihtiyacı yoktur.


- Yoktur; çünkü sanat bunu üstlenecekse lafı uzatmak, egemene hizmettir. "Kral çıplak"sa çıplaktır.

Şair, ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, öğrencisine "Bana bir bardak su ister gibi konuş" derken bunu ima ediyordu. Siyasetçinin retorik dediğimiz lafazanlığı, belagat dili, hakikati örter. Aracı aktörün sözün sahibi rolünü takınması gerçeği maskelemektir. Ama halklar bilir ki, güneş balçıkla sıvanmaz.

Peki, neden, kral çıplaksa, herkes bunu biliyor ve inanıyorsa neden doğruyu dile getiremez?

İşte bu sorunun cevabı, şiddetin rıza kültürüdür. Herkeste yaratılan, korku kültürü ile otosansür içimize siner, diller tutulur, kulaklar sağırlaşır, yürekler kabuk bağlar.


- O zaman, "Mağdur konuşabilir mi?" sorusu cevapsız kalır. Zor zamanlarda insanın haklılığını savunması, bu buhran çağında haysiyetini, onurunu savunmak ince ince işlenip çembere alınır. Kapatılmak istenir. "Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan" demek yürek ister hale gelir. Bazen kılıç, bazen ipek, bazen açık şiddet, bazen kültür zalimin eli olabilir.

Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi Araştırma Komisyonu çalışmaları ve ilk rapor sunumları sırasında oluşturulan sergiler, sonrasında müze girişimi için Diyarbakır Sümer Park'taki ilk binada yapılan sergileri hatırlayalım Celalettin…

Askeri araçlar, helikopterler ablukası altında, 5 Nolu Cezaevi önünde yapılan ilk kitlesel basın toplantısı ile parkta kurulan çadır etrafında aileler ile toplantı mekânının hemen yanındaki fotoğraf sergisi "Türkçe Konuş Çok Konuş, yazısının fotoğrafı var amirim" diyerek, telsizden anons edildiğinde müdahaleye kalkışılmıştı.

Ama kalabalık araya girerek bu müdahale engellenmişti. Sonrasında mezarlık ziyaretleri ve anmalar ve çok sonra Berfo Ana'ya eve gidiş…

78'liler Girişimi'nin böyle bir duyarlılık ile başlayan hafıza arayışı ve yüzleşme hareketi, 500'ün üzerinde Diyarbakır 5 No'lu çıkışlı insanla yapılan yüzleşme görüntü kayıtları ile belgelenen bir çalışmaya dönüştü.

Böyle bir veri üzerinden hakikat arayışının hukuki anlamda hak arayışı-adalet duygusunu güncelleştirirken, duygu ve vicdanlardaki boşluk 240 sanatçının buluştuğu sergilerle İstanbul Tüyap Sanat Fuarı'nda, Diyarbakır'da, Urfa'da, Adana'da, dile getirilmeye çalışıldı.

"Başkasının acısına bakmak" başlığı altında bir seri başka sergi ile Karşı Sanat Çalışmaları'ndaki araştırmaların da konusu oldu.

İstanbul-Diyarbakır ayrımı konuşulmadan, sanatın ve kültür endüstrisinin turistik mekânlaştırmaları ele alınamaz.

Bugün "Hafıza Odası" sergisinin asıl sahibi Cumhuriyet Kent Soylu'nun ve yeni temsilcisi Murat Pilevleni'nin küresel ölçekli sanat pazarının bir parçası olarak kurgulanan "Keçiburcu prodüksiyonu" İstanbul pazarından New York'a uzanan hattın durağı olamaz.

 

(Devamı yarın)

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR