Köleliğin geri dönüşü...

Avrupa'nın smokinleri ne güzel, değil mi? Medeni insanlar. Saygılı bir sosyal hayatları var. Trafikte yol veriyorlar. Her şeyden önce Avrupa'da demokrasi var, insan hakları var...

Tabi bütün bunların bir de "sınır"ı var...

Belarus-Polonya sınırı bugün için medeniyetin, saygının, demokrasi ve insan haklarının sınırıdır.

Bir fukara bu sınırdan geçmeye yeltenmesin, dipçiklerle itelenir, vurulur, tampon bölgelerde açlıktan ve soğuktan ölmeye terk edilir...

O sınır insaniyetin sınırıdır.

Emperyalist "Batı medeniyeti" istiyor ki Asya'da, Afrika'da, Latin Amerika'da yaşayan milyarlarca insan üç kuruşa, iki kırıntıya çalışıp dursun ve onlar emperyalist metropollerde kendi "medeniyet"lerini güzel güzel yaşasınlar.

Britanya o güzel adasını tertemiz tutsun, parklarındaki göletlerinde kuğular yüzsün, pembe suratlı sağlıklı vatandaşları güneş gördü mü doyasıya yayılsın çimenlerin üzerinde ve bütün plastik çöpleri Türkiye'ye yollansın.

Nasılsa Türkiye'de üç kuruş için o çöpleri yakacak, denize dökecek, dağa taşa bırakacaklar kolayca bulunmaktadır...

Merkezleri Amsterdam'da, Londra'da, New York'ta ya da Frankfurt'ta olan dev sermaye grupları, finans-kapital bütün dünyanın kanını emsin ama koskoca bir kıta, Afrika önlenebilir salgın hastalıklarla kırılsın, Latin Amerika'da hırsız iktidarlar halkı soysun, Türkiye'de millet çöpten ekmek toplasın, Bangladeş'te karın tokluğuna Batı'ya giysi üreten tekstil işçileri enkaz altında can versin, Afganistan'dan Filistin'e kadar çocuk cesetleri sokaklara yayılsın...

Evet, emperyalistler için dünyanın geri kalanı bir "safari" alanıdır.

Afrika'da sırtlanların, aslanların, zürafaların ve dahi makak maymunlarının seyredildiği cipli safari turlarından söz etmiyorum sadece.

Emperyalist tosunlar Tayland'dan Filipinler'e kadar bir hat üzerinde egzotik seks safarisi yapmaktadır. O tosunların keyfi olsun diye kaç milyon kız ve erkek çocuğun hayatı harcanmaktadır, kimin umurunda?!.

Orta Amerika'dan Rio'ya kadar harikulade plajlar, şelaleler onlarındır.

Onlar evlerinde rahat bir şeyler giymiş rahat koltuklarında otururken, arazi kıyafetlerini giymiş "savaş muhabirleri" Afganistan, Irak, Lübnan, İsrail taraflarında, "iliştirilmiş" biçimde izleyenlerine canlı canlı insanlık trajedileri sunar.

Ya da ABD ve Fransa, Afrika'nın Mali'sinden radyoaktif elementleri nükleer santrallarına kim daha fazla götürecek diye rekabete girişirken, birkaç aşağılık savaş ağasının eline tutuşturdukları silahlar Hollywood'da iki saatliğine eğlencelik film paketine dönüşür.

Savaş baronları ceplerini doldururken film endüstrisi de emperyalist tosunların aksiyon ihtiyacını karşılamaktadır.

Aksiyon!.. Filmlerde dünyayı uzaylılardan hep Amerikalılar kurtarır, o yüzden bütün güzellikler onların hakkıdır.

Aksiyon düşkünü ortalama ABD vatandaşı, açık büfelerden bizim bildiğimiz yemek tabaklarının üç katı büyüklükte tabaklarını tepeleme doldurur ve sonra zayıflamak için on binlerce dolar harcarken, Hindistan'da uzuvları kesilmiş çocuklar sokaklarda dilenmektedir.

Batı medeniyeti, para spekülatörlerinin bir gecede çökerttiği Endonezya ekonomisini son derece ciddi gazetelerinin finans analiz sayfalarından takip etmiştir.

Aynı gazeteler, başka sayfalarında Endonezyalı yoksul ailelerin, diğer çocuklarına bakabilmek için bir çocuklarını insan tacirlerine satmak zorunda kaldığını da yazmıştır.

Kim bilir ne olarak?

Köle, fahişe, organ yedek parçası?..

Köle ya... Avrupa'da köle kullanımının yeniden yayıldığını bilmeyeniniz varsa söylemiş olayım.

Londra'da köpek kulübelerinde tutulan ve en iğrenç işlerde çalıştırılan köle haberine ufak bir araştırmayla ulaşabilirsiniz.

Ev hizmetlerine koşulan ya da seks kölesi yapılan kız ve erkek çocuklarla ilgili haberlere de...

Aslına bakarsanız, fantastik modern köle hikayelerine girmeye hiç gerek yok. Tüm dünyada yarı-köle sayısı gözümüzün önünde artıyor.

İyi bir hayat umuduyla, ölümü göze alarak sınırlar aşan yoksul yığınlar, "evraksız", bizdeki tabiriyle "kaçak" yaşamak zorunda kaldıkları "medeni" ülkelerde en ufak sosyal güvenceden yoksun, üç paraya, aşağılanarak, ırkçıların hedefi haline gelerek, korka korka, öle öle kendilerine bir gelecek kurmaya çalışıyor.

Türkiye bu sürecin en acımasızca yaşandığı yerlerden biri.

İnsan haklarına saygılı ve medeni Batı ülkemizi rüşvet karşılığı bir göçmen deposu haline getirdi. Milyonlarca göçmenin yığıldığı, "Salarız ha!" tehdidiyle tutulduğu, üzerlerinden milyarlarca dolar transfer edilen dev bir kitle.

Haydi, İçişleri Bakanlığı İstanbul'daki Vatan Emniyet binasının az ilerisinde kurulmuş fuhuş ve uyuşturucu pazarını bilmediğini açıklasın.

Asgari ücret vermek, sigorta yapmak zor geliyor ya patronlara, boğaz tokluğuna çalıştırılan, o hakkı bile verilmeyen, üç beş ay çalıştırıldıktan sonra kapı önüne konan zavallılardan haberi olmadığını söylesin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı...

Türkiye'nin açlarıyla beraber çöplerden yiyecek toplayan zavallı göçmenler için ne yaptığını sorsak Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'na, mesela...

Ya da Sağlık Bakanlığı Türkiye'de yasadışı bulunmak zorunda olan kaç göçmenin aşılandığını bize söyleyebilir mi? Maske, mesafe, hijyen, bir-ki-üç tıp!

Daha sayayım mı?

Evet, tüm bir Türkiye bugün Belarus-Polonya arasındaki tampon bölge gibi bir yer haline geldi.

Üzerinden milyar dolarlık rüşvet pazarlığı yapılan bir göçmen cehennemi...

İkiyüzlü emperyalizmin smokinleriyle izlediği bir çürüme sahası...

Irkçı linç kıtalarının yetişmeye başladığı pis bir kültür ortamı...

Daha iyi bir yaşam için bilinmeze doğru yollara düşen fukaraları linç etmek için fırsat kollayanlar, hiç emperyalizme kinlenmeyi düşündü mü dersiniz?

Elbette hayır.

Köleleri dövüp hınç almak efendilere diklenmekten çok daha kolaydır zira...

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR