'Hem Tanrı'ya hem paraya kulluk edemezsiniz'

Din ve toplum ilişkisi her zaman netameli bir konu olagelmiştir. Bunun en temel nedenlerinden biri ise iktidarların, Tanrı adına konuşup onu kendi çıkarı doğrultusunda kullanmasında, bu koruyucu kalkanın arkasında kendi refahı ve zenginliği için her türlü zorbalığı yapmasında ve halkı baskıyla sömürmesinde yatar; tıpkı günümüzde olduğu gibi.

Tanrının ve dinin ismi ne olursa olsun, hangi coğrafyada ve hangi dönemde geçerse geçsin Tanrı’nın sözü, onun kimin yanında olduğuna göre sürekli değişir/değiştirilir. Tabiri caizse din değil Tanrı reforme edilir. Özellikle Aydınlanma Dönemi öncesinde iktidar sürmek için de, iktidarı devirmek için de Tanrı’yı yanına çekmek, onun gücünden destek almak çok önemlidir. Dolayısıyla Tanrı, kimin safında yer aldığına göre toteliterleşir yahut özgürleştirici bir anlam kazanır.

'TANRI VE HALK AYNI DİLDE KONUŞUR'
Geçtiğimiz günlerde Eric Vuillard’ın 'Yoksulların Savaşı' adlı kitabı raflardaki yerini aldı. Can Yayınları etiketine sahip olan, Nihan Özyıldırım’ın çevirisiyle okuduğumuz 'Yoksulların Savaşı' tam da bu meseleyi konu edinmiş bir tarihsel anlatı.

Uluslararası Man Booker Ödülü’nün kısa listesine girmiş bu kitabında Vuillard, 16. yüzyıl Avrupa’sında, Alman bir din adamı olan Thomas Müntzer liderliğinde örgütlenen bir isyanın nedenlerini, ortaya çıkış koşullarını, büyüme safhalarını ve nihayetinde silahlı bir direniş haline alarak düzenli ordulara kafa tutmasını ve o meşhur Yoksulların Savaşı’nı (Köylülerin Savaşı olarak da geçer) başlatmasını anlatır.

Tanrı’nın, iki hırsız arasında çarmıha gerilen dilencilerin tanrısının neden bunca pırıltıya ihtiyacı olduğunu, onun papazlarının neden bunca şatafata ihtiyaç duyduklarını anlayamıyorlardı, içlerini sıkıntı basıyordu bazen. Yoksulların tanrısı niçin böyle tuhaf biçimde zenginlerin tarafındaydı, sürekli zenginlerle birlikteydi? Her şeyi bırakmak gerektiğini niçin her şeyi almış olanların ağzından söylüyordu?”

Vuillard, Müntzer’in serüvenine girmeden evvel, onun dolaylı öncülü olarak kabul edilen bazı isimleri anlatmaya başlar. Bunların ilki 14. yüzyılda yaşayan İngiliz din adamı ve filozof John Wycliffe’tir. İnsanlarla Tanrı arasındaki aracıya karşı çıkan, isteyen herkesin Tanrı’yla dolaysız ilişki kurabileceğini savunan Wycliffe, kutsal kitabın esas rehber olduğunu, bu yüzden kitabın İngilizceye tercüme edilmesinin gerekliliği üzerinde durur. Ancak o dönemde bütün yazışmaların Latince yapıldığı, İngilizcenin avam sınıfın konuştuğu adi bir dil olarak kabul gördüğü düşünülünce, bu talep yöneticiler tarafından bir hakaret olarak algılanır.

Yine 14. yüzyıl İngiltere’sinde başka bir din adamı olan John Ball, 1370 yıllarında gezgin bir vaiz olarak iktidar sahipleri ve zenginler aleyhinde konuşmalar yaparak çokça taraftar toplar ve bir tehdit olarak görüldüğü için kısa sürede tutuklanır. Aynı yıllarda Wat Tyler, poll tax vergisini tahsil etmek için gelip, küçük kızına cinsel saldırıda bulunan bir tahsildarı öldürerek “ilk” kanı akıtır. Bu çekip darbesi civardaki köylülerin de ayaklanmasına sebep olur ve silahlanan insanlar işgal ettikleri bölgelerin yöneticileri infaz etmeye başlarlar.

Devamında başka insanlar başka isyanlara liderlik ederek iktidara kafa tutarlar. Hemen her isyan kanlı şekilde bastırılsa da çok geçmeden bir başkası çıkar. Halk nefret doludur. İsyan kültürüyle bezenmiş ve iç savaş deneyimi kazanmıştır.

'TANRI İKTİDARI HALKA VERDİ'
Henüz 11 yaşındayken babası gözlerinin önünde asılan Thomas Müntzer’i ortaya çıkaran koşullar işte bunlardır. Müntzer “sahih” olmayan dinî kaynakları, tartışmaları da okuyup bunları vaaz ederek dolaşmaya başladığında, gittiği hemen her yerden tehlikeli kabul edilerek sürülür. Ancak tüm bu engeller onu bezdirmek yerine tam tersine yüreklendirir.

Müntzer’in diğerlerine kıyasla daha radikal olduğu çok geçmeden anlaşılır. Luther İncil’i Almancaya tercüme ederken, Müntzer onu pasiflikle itham eder, gittiği her yerde verdiği Almanca vaazlarda zenginleri ve iktidarı sahiplerini yerin dibine sokar. Başta köylüler olmak üzere, kentli işçiler, burjuvalar da Almanca bir vaaz dinlemek, amen dedikleri şeyin anlamını öğrenmek için Müntzer’i dinlemeye giderler. Pek tabii bölge kontları bunu yasaklar, hatta bazı köylülere ağır cezalar verirler, ancak kâr etmez, iş çığırından çıkmıştır artık.

Müntzer’in liderliğinde isyan eden halk, işgal ettikleri her bölge yöneticisinin “küçüklerin karşısında alçalmasını” ister. Halk kendilerine yapılan zulmün acısını yağma ve infazlarla çıkarmaya çalışır. İsyan güç kazandıkça büyür, başka bölgelerden çok sayıda dağınık grup bir araya gelmeye başlar. Nihayetinde küçük bir orduya dönüşürler.

Müntzer’i diğerlerinden ayıran esas fark burada ortaya çıkar, o sadece Tanrı’yla kulu aynı dilde buluşturmaya çalışmaz, dünyayı da reforme etmek ister; soylu haklarının, özel mülkiyetin ve hatta devletin olmadığı bir toplumdan bahseder. Eşitlik sadece Tanrı huzurunda değil, dünyada da sağlanmalı, diye düşünür.

“‘Ayaklanan köylüler değil, Tanrı,’ diyecektir Luther. Fakat Tanrı değildi. Ayaklanan düpedüz köylülerdi. Tanrı’yı açlık, hastalık, zillet, paçavra olarak adlandırmak istiyorsanız başka tabii. Ayaklanan Tanrı değil karşılıksız ve zorunlu çalışmaydı, tımar vergisiydi, aşardı, ölenlerin mallarına el koyma hakkıydı, toprak kirasıydı, haraçtı, yol harcıydı, saman hasadıydı, ilk gece hakkıydı, kesilmiş burunlar, oyulmuş gözlerdi, işkence çarkına gerilmiş, kerpetenle parçalanmış, yakılmış bedenlerdi.”

Vuillard’ın 14. yüzyıldan Müntzer’e kadar etkileyici, yer yer provokatif cümlelerle yazdığı 'Yoksulların Savaşı'ndan günümüze baktığımızda, aradan geçen yaklaşık altı yüz yıla rağmen bütün zorbalığını din kisvesiyle örtmeye çabalayan iktidarların yöntemlerinin pek değişmediği görüyoruz. Hâlâ Tanrı adına konuşup, onu politik çıkarlarına alet eden, bu yolla her türlü kepazeliği göz göre göre yapmayı kendine hak sayan iktidarlar, korkunç bir zenginlik içerisinde yaşarken halka yemek porsiyonlarını düşürmelerini, gösterişten uzak kalmalarını tavsiye ederler, açlık sınırındaki insanları bayrakla, milliyetçilikle, Tanrı’yla kandırıp bütün suçu kendileri gibi olmayanlara yıkarlar ve tüm bunlara isyan edenleri hapsedip öldürmekten de çekinmezler. Ne var ki yoksullar, her yüzyılda olduğu gibi, kindar gözlerle sıranın kendilerine gelmesini beklemektedirler...

Man Booker jürisi, “Yeniden tahayyül edilen tarihin, devrimci bir vaazın göz kamaştırıcı bir parçası, eşitsizliğin öfkeli bir ifşası,” diye yorumlar 'Yoksulların Savaşı'nı. Vuillard bu övgüyü fazlasıyla hak eder. Yarattığı atmosfer, dili kullanma becerisi ve soğukkanlılığı yerli yerindedir.

Vuillard’ın yine Can Yayınları etiketine sahip ve yine Nihan Özyıldırım’ın çevirisiyle basılan bir kitabı daha var. 'Gündem' adını taşıyan ve Nazi dönemini konu edinen bu romanı da 'Yoksulların Savaşı'ndan sonra okuma listenize almak isteyebilirsiniz.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR