'Dikişleri patlayan' bir trajedi!

Artık seksen yaşını devirmiş olmasına rağmen inanılmaz bir verimlilikle filmler sunmaya devam eden ‘Sir’ Ridley Scott, giderek sunduğu yapımlarla muhtemelen kendisinin de hissettiği (başarıya) ‘doymuşluk’ duygusu yaratmaya başlıyor. Kuşkusuz yönetmenin yeteneği ve birçoğu başyapıt hatta kendi türünde ‘klasik’ olmuş filmlerden oluşan kariyeri tartışılmaz ancak belki de işte Scott’ın bu kendine duyduğu ‘koşulsuz’ özgüven ve (hak edilmiş) ‘narsist’ duruş, son dönemde filmlerinde bir soğukluğa ve daha da önemlisi ‘geçmişini eşeleyerek’ yeni bir şeyler çıkarma gayretine dönüşüyor. Daha önceki yıllarda tam kendisinden umudumuzu kaybetmeye başlamışken çok çarpıcı filmlerle ("Gladyatör") kendini tekrar hatırlatan Scott, geçmiş başarılarına ("Alien" vb.) sarılarak bunları hatırlatan ama asla aynı özgünlüğe ulaşamayan yapımlar sunmaya devam etti. Açıkça bir Amerika güzellemesi olan filmlerini bir kenara koysak bile, son yapımlarındaki bu ‘yerinde sayma’, ‘geçmiş konuları uzatma’ hevesi giderek rahatsız edici olmaya başlamıştı. Yönetmenin bir önceki yapımı "The Last Duel" hem yapısı hem de konusunu işleyişi açısından güzel bir etki yarattı. Oysa, Scott’ın Gucci ailesi ve bu ailenin yükselişini odak noktasına alan bu son filmi "House of Gucci", yönetmenin yaş almışlık ‘semptomları’ sergilediği ve bunları sergilerken de tabiri caizse ‘burnunun dikine giderek’ filminin hasar almasını hiç umursamadığı bir yapım…

KARAKTER BOLLUĞUNUN YARATTIĞI ŞAŞKINLIK…
Filmleri yoluyla bize hissettirdiği ‘korkuları’ ve obsesyonları hesaba katarsak, yönetmenin neden 90’lı yılların en ses getiren olaylarından Maurizio Gucci’nin cinayetini filminin ‘duygusal’ merkezine koymak istediğini anlamak zor değil. Hatırlanacağı üzere 1997 yılında cinayete kurban giden Toskanalı ailenin sessiz varisi Maurizio, ‘inişte’ olan Gucci markasını yukarı taşıyıp bugün dünyanın en önemlilerinden biri haline getirmişti.

Son yapımı "House of Gucci"yi bu cinayetle açan ve kapatan Scott, filmini ‘safkan’ bir trajedi gibi sunuyor. Ama herhangi bir trajedi gibi değil daha çok hayatını adadığı şeyin zirveye ulaştığını göremeden ‘silinen’ hırslı bir iş adamının trajedisi gibi…

Filmin sorunlarından ilki, bu klasik ‘yükseliş ve iniş’ konusu etrafında aşırı derece fazla ‘karakter’ yaratma ve değişik bakış açısı sunma hevesi barındırması oluyor. Bu şekilde yönetmenin en fazla ‘ilgilendiği’ karakter Maurizio Gucci olsa da, seyircinin dikkati daha çok bu aileye ‘sızan’ Patrizia karakterine kayıyor.

Kağıt üstünde, "House of Gucci", ‘sahtekarlık’ ile saygı görme ‘açlığı’ arasında salınan derin bir kadın karakteri izleme keyfini müjdelerken, Scott, yer yer feminist olarak da değerlendirebileceğimiz bu katmanlı açıyı Patrizia’yı canlandıran Lady Gaga’yı ve (yabancı eleştirmenlerin belirttiği gibi) ‘anlamayı güçleştiren’ İtalyan aksanını ‘yanlış’ kullanarak bozuyor. Lady Gaga, ciddi anlamda ‘su alan’ bir karakteri gerçekçi temellere oturmak için oldukça çaba sarf ediyor ama sonuçta çizdiği insan portresi ‘gölgede’ saklanan ve insanları yöneten, kışkırtan bir kadından ötesine gitmiyor.

DİDAKTİK VE TEKRARA DÜŞEN BİR ANLATIM…
Filmin hem en önemli karakterlerinden birini bu boyuta ‘hapsetmesi’ hem de yönetmenin genelde kusursuz ve çok parlak olan teknik becerisini bir kenara koyup daha çok ‘plan/karşı plan’ çekilmiş, sonu gelmeyen diyaloglarla doldurduğu ‘düz’ anlatımı seçmesi aslında filmin başarısını baltalıyor. Çok dikkat çekmeyen ve hiçbir zaman ‘duygusal’ zirvesini yaşayamayan bu sekanslar biraz didaktik ve fark taşımadan tekrar tekrar önümüze getirilmiş gibi duruyor.

Her sahnesine bir ‘kişilik’ katmayı deneyen biraz ‘çalakalem’ bir kurgu içerisinde yönünü bulmaya çalışan film, başta genelde Amerikalı oyunculardan oluşan kadrosuna İtalyan aksanı katmak gibi son derece tartışılabilir bir seçimle sekteye uğruyor. Dolayısıyla bu karakterler arasında en renkli, en inandırıcı performansın yönlendirici ve eğlenceli amcayı canlandıran usta oyuncu Al Pacino’dan gelmesi bir tesadüf değil!

İşin asıl can sıkıcı kısmı "House of Gucci", seyircileri sert duygusal çatışmalara ve gel-git’lere götürebilecek potansiyele sahip bir film gibi duruyor. Ama Scott’ın çekimser, asgari düzeyde çalışan, tepkisiz yönetimi buna izin vermiyor. Büyük aryalarla süslediği trajedisi ‘çürüme’ ve grotestlik’ açısından zirve yapabilecek bir güce sahipken, ‘uslu’ tavrı filmini basit bir aile dramına indirgiyor.

Aslında filmin konusunu düşünürsek, her şey yönetmenin ‘mizantrop’ damgasını hak etmek için elverişli gibi görünüyor. Bazı sekanslarda hafif bir ‘alay’ sezilse de film asla karakterlerini ‘sarsacak’ kapasiteyi göstermiyor. Scott’ın ‘acıyı paylaşan’ bir tavrı olmadığını da düşünürsek, ‘iki arada bir derede’ kalan film, en etkileyici olması gereken sahnelerde bile (örneğin şirketin hisselerinin zorla satılması) beklenen yoğunluğu barındırmıyor.

Evet, kuşkusuz Ridley Scott çok büyük bir yönetmen… Ve bize sunduğu birçok film için ona minnettarız! Ancak bu gereksiz derecede uzun (2 saat 40 dakika), belli bir yönetmen dokunuşundan hatta ruhundan yoksun ‘düz’ film ona hiç yakışmadı!

"Spiderman" filminden duyduğumuz bir cümleyle bitirelim: ‘Büyük güç, büyük sorumluluk gerektirir!’…

Aksi halde sonuç böyle olur!

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR