Bir 'casusluk' hikayesi...

İllustrasyon: HarperCollins

DEVA Partisi kurucusu Metin Gürcan'ın tutuklanmasıyla beraber popüler bir "casusluk" hikayemiz oldu. İddia o ki, Gürcan açık kaynaklardan derlediği "analiz"leri iki yabancı ülkeye 400 dolar mukabili satıyormuş.

Metin Gürcan'ın yaptığı bu "satış" hukuken "suç" ya da "casusluk" sayılabilir mi, bunu değerlendirmek benim işim değil.

Ama bu vakadan ilham alarak ve bu haftalık memleketin halini bir kenara bırakarak başımdan geçen bir "casusluk" hikayesini ilk kez kaleme almak istedim. İlginizi çekeceğini zannediyorum.

Yeni gazeteciydim. Radikal'in ekonomi servisinde çalışıyordum.

Yanılmıyorsam 1998 sonbaharında Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi'nin (DEİK) Karadeniz'le ilgili bir forumunu takip etme işi bana verildi.

O dönemde enerji konusu, özellikle de Bakü-Ceyhan petrol boru hattı etrafında bitmez tükenmez tartışmalar vardı.

Karadeniz'e kıyısı olan kimi ülkeler, en başta da Rusya bu hatta karşı çıkıyor, petrolün Gürcistan'ın Supsa ve Rusya'nın Novorossiysk limanlarından tankerlerle taşınması alternatifini savunuyorlardı.

DEİK'in düzenlediği birkaç günlük oturumlar dizisinin merkezine de bu petrol meselesi oturmuştu. O dönemde bir dizi haber yaptım.

Forumun ikinci ya da üçüncü gününde yanıma yanaşan sarışın bir adam elini uzatarak tanışmak istediğini söyledi. Bölgemizin kuvvetli bir devletinin konsolosluğunda, ticari ateşelikte görevliymiş. Öyle dedi. Gayet güzel Türkçe konuşuyordu.

Sonra petrol gündeminden konuşmaya başladık.

Hazar havzasındaki petrol rezervinin abartıldığını, petrol boru hattının rasyonel olmadığını falan savundu.

Onun devleti petrolün Karadeniz'den tankerlerle taşınmasını savunuyordu.

Ben tankerlerin çevreye verdiği zararı hatırlatıp, İstanbul Boğazı'nda bir tankerin patlama ihtimalinin korkunç olduğunu söyleyince, "Sen hiç uçağa binmiyor musun?" diye sordu.

Eh, biniyordum taBi. "Niye biniyorsun? Düşme ihtimali var. Üstelik çevreye zararlı" dedi. Aslında çok da yaratıcı olmayan bir demagoji yöntemi...

Takip etmem gereken bir oturum vardı. İzin istedim.

Elime bir kartvizit tutuşturunca ben de kendiminkini verdim.

Bir hafta kadar sonra beni aradı. Sohbet etmek istediğini, beraber bir akşam yemeği yiyebileceğimizi söyledi. Gazetenin akşam bir toplantıyı takip etmemi isteyebileceğini söyleyip, yarım saat sonra aramasını rica ettim.

Gazetenin ekonomi şefi Ruhi Sanyer'e, "Abi falanca devletin ticaret ateşeliği memuru beni akşam yemeğine çağırıyor. Kuvvetle muhtemel istihbaratçı. Ne yapayım?" diye sordum.

Ekonomi müdürümüz Ruhi Sanyer, tanıyanlar bilir, hem çok matrak, hem çok zeki bir adamdır. "Git bak bakalım ne istiyormuş hıyar" dedi. O sırada Radikal'in yayın yönetmenliğini yürüten Mehmet Yılmaz'ı da bilgilendirdi.

Yarım saat sonra telefon geldi, buluşabileceğimizi söyledim.

Gümüşsuyu'ndaki meşhur Rus lokantasında buluştuk. Bir tavuk yemeği olan Kievski ile orada tanıştım. Yine enerji üzerine konuştuk, Türkiye siyaseti ile ilgili fikirlerimi sordu, anlattım.

Konu Balkanlar'da o an sürmekte olan Kosova meselesine geldi. Konuya ilgim vardı, öngörülerimi söyledim. Şaşırdı.

Sorular hep bildiğim yerlerden geliyordu! Bir de "bonus"tan bahsetmeliyim.

Rusya ve Sovyetler Birliği tarihine olan ilgim, hayatım boyunca hiç bu kadar çarpıcı bir sonuç vermemişti. Nasıl mı?

Laf lafı açıyordu. İkinci Dünya Savaşı öncesindeki Moskova Duruşmaları sürecinde Mareşal Tuhaçevski başta olmak üzere önemli Sovyet generallerinin tamamen bir paranoya sonucu idam edilmiş olmalarının savaş sırasında Sovyetler'in inanılmaz kayıp vermesinde büyük payı olduğunu söyledim.

Karşımdaki serinkanlı adamın gözleri açıldı.

"Sen Mareşal Tuhaçevski'yi nereden biliyorsun?!." diye hayretle sordu.

Güldüm, "Sen de epey Türkiye tarihi biliyorsun" deyip hafiften ima faslına girdim.

O da güldü, "Benim işim bu" dedi. Bir kart açılmıştı.

O gece, "Seninle arada böyle sohbet etmek isterim" dedi. "Olabilir" diye cevap verdim. Ne yalan söyleyeyim, arkadaşın görevlisi bulunduğu devletin hakim politikalarını ilk elden öğrenmek fena fikir değildi.

Tesadüf bu ya, o günlerde Kosova'da savaşan Kosova Kurtuluş Ordusu UÇK'nın yaralı bir savaşçısını İHH İnsani Yardım Vakfı, Türkiye'de tedavi ettiriyormuş, şans eseri bir tanıdık vasıtasıyla röportaj fırsatı çıktı. Gazeteye önerdim, kabul ettiler.

O dönem gazetenin müthiş foto muhabiri Hatice Yaşar'la beraber Fatih'te İHH'lı birkaç kişiyle buluştuk, daha sonra yakındaki bir özel hastaneye gittik ve röportajı yaptık.

O gün telefon çaldı, bizim "arkadaş" bu sefer bir öğlen yemeği teklif ediyordu. Yine gazetenin bilgisi dahilinde görüşmeye gittim.

Bu sefer konu ağırlıklı olarak Kosova'ydı. Petrol işleri, Kosova'daki süreç ve Türkiye siyaseti konularında söylediklerim doğrulanıyordu ve "arkadaş"ın ilgisini çekiyordu.

Konu esas olarak Kosova'ydı ama Kafkasya'daki hareketlere kadar uzandık o gün.

Bu görüşmede kendimi tutamayıp, onun sıradan bir ticaret ateşeliği memuru olmadığını daha fazla ima ettim. Sonunda, "Yine görüşürüz" diye ayrıldık.

Üçüncü görüşmemizde, memleketine gittiğini ve yerel içkilerinden bir şişe getirdiğini söyleyip "hediye"sini uzattı. Oturduğumuz restoranın garsonundan izin isteyerek orada açtım, ona da kendime de doldurdum.

Yine analizler, analizler...

Bu arada, hafiften ahbap da oluyorduk. Biraz milliyetçi birisiydi ama eğlenceliydi. Bir de benden işkillendiğini anladım.

"Sen ekonomi muhabirisin ama UÇK'lı ile röportaj yapıyorsun, Rus tarihi biliyorsun, sık sık Ankara'ya gidip geliyorsun... Özel bir muhabir misin?" diye sormuştu laf arasında.

Özellikle Ankara ziyaretlerim konusunda biraz gizem katıp geçiştirdim sorusunu.

Dördüncü görüşmemizde, lafı fazla dolandırmadan, "Sen çok isabetli analizler yapıyorsun" dedi ve "Bizim için yazı yazar mısın?"

"Tabi" dedim; "Nerede yayımlanacak?"

"Yayımlanmayacak" diye cevap verdi; "Biz ateşelikte değerlendirme toplantıları yapıyoruz, oraya sunacağım."

Güldüm. "Anladım" dedim; "Sen bildiğimiz rapor istiyorsun. Bak, işte o iş sakat."

"Biraz para kazanırsın. Kaç para maaş alıyorsun ki?" diye bir hamle daha yaptı.

"Senin veremeyeceğin kadar çok para kazanıyorum" dedim. Daha fazla zorlamadı, "Belki verebiliriz" deyip kestirdi o da.

Sonra bir daha aradı. O güne kadar beni hep lüks restoranlara çağırıyor ve hesabı ödüyordu. Madem davet ediyordu, benim için çok sorun değildi. Ama bu sefer buluşma yerini ben söyledim.

Beyoğlu'nda bizim yoksul Radikal muhabirlerinin müdavimi olduğu, ilginç bir müşteri portföyüne sahip Süper Restoran'a çağırdım onu. Beyoğlu'nun en ucuz ve döküntü yerlerinden biriydi ama çok eğlenceli bir mekandı.

Bizim "arkadaş" gelince biraz yadırgadı ama o akşam arada masamıza uğrayanlarla beraber çok hoş sohbetler ettik.

Ve nihayetinde, lafı açtım.

Bugüne kadar hep sen beni davet ettin, güzel yemekler yedik, sohbetler ettik. Ben senin ne olduğunu anladım. Sen de beni bil, meraklarını gidereyim. Üniversiteye başladığımda Marksist oldum, Rus tarihine ilgim oradan geliyor. Siyasetle bağım da.

Yugoslavya'nın dağılış sürecinde Bosna'ya işçi yardımı örgütlenmesinin çevirilerini yaptım. Kosova işlerini de o yüzden iyi takip ediyorum. Ankara'ya sık sık gidip gelmemin nedeni ise Gorbaçov'dur.


Çok şaşırmıştı. "Gorbaçov nereden çıktı?" diye sordu hayretle.

Güldüm, devam ettim:

1995'te Gorbaçov ODTÜ'ye geldiğinde yaşanan olaylar nedeniyle mezun olmama bir ay kala beni okuldan attılar. Üniversiteye açtığım davayı kazandım, şimdi arada gidip sınavlara giriyorum, mezun olacağım bu dönem... Seninle yaptığım bütün görüşmeleri de gazetedeki müdürüme bildiriyorum. Yani, 'arkadaş', ben senin aradığın adam değilim. Bana parayla rapor yazdıramazsın...


"Arkadaş"ı şaşırtmıştım, bütün görüşmeleri müdürüme bildirme kısmına özellikle çok canı sıkılmıştı.

Hesabı istedim ve bu sefer ben ödedim. Biraz buruk ayrıldı.

Bir daha aramadı...

Yalnız, içimde kalmasın, söyleyeyim, bugünkü aklım olsa farklı davranırdım. Ona şöyle derdim:

Bak 'arkadaş', seninkisi zahmetli iş. Restoranlarda buluş, sohbetler aç, karşındakini ikna et, rapor yazdırmaya çalış, falan... Benim gibi birileri karşına çıkıp seni sükutu hayale uğratsın...

Ne lüzum var tüm bu zahmete? Amerikalılar, Avrupalılar gibi yapsanız ya. Bak, onlar Türkiye'de bir sürü dernek, vakıf, şu, bu kurduruyor. Bunlara 'fon' dağıtıyorlar. İstedikleri gibi raporlar hazırlatıyor, kendi siyasetlerini ve iktisadi çıkarlarını onlar aracılığıyla hakim kılıyorlar.

Her şey gayet yasal. Önlerinde kuyruk oluşuyor. Akademisyenler, gazeteciler, emekli askerler, 'solcu'lar, İslamcılar, milliyetçiler, liberaller, merkez sağcılar... Seç, beğen, istediğini satın al...

Evet, Türkiye'de bu "alışveriş" aslında fevkalade kolay...

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR