Ne oluyor, ne olacak, ne olmalı?..

İktidarın ve tabi ekonominin başında bütün ekonomistlerin ne yaptığını anlamaya çalıştığı bir "ekonomist" oturuyor.

Uçaklarla ülkeye dolarların taşındığı, bizzat devletin para manipülasyonu yaptığı öne sürülüyor.

TL mevduatına yüksek faiz verilmiyor ama parasını TL mevduatında tutan vatandaşa kur farkından kaynaklanan zararın devlet tarafından verileceği ilan ediliyor.

Bu para yeni tartışılan bütçede gösterilmiş değil. Bir şekilde yine halktan, özellikle mevduatı falan olmayan yoksullara bindirilmiş vergilerden karşılanacak bu paranın büyüklüğü ne olabilir, hesaplamalar ve ödemeler nasıl yapılacak, bilinmiyor.

Ülkeye sokulup doların ateşini düşürmek üzere kullanılan paranın kaynağı tam olarak kestirilemiyor.

Bir rivayet, AKP iktidarının yayıldığı yıllar boyunca aşırı şişirilmiş ihaleler üzerinden "birileri"nin elde ettiği "pay"ın birkaç yüz milyar dolar olduğu, bu paranın bir kısmının yurtdışından getirilerek bozdurulduğu yönünde.

Öte yandan, para piyasasına bir tür müdahalenin gerçekleşeceği iktidara yakın bir kesim tarafından önceden kesinlikle biliniyordu. Bu kesim para üzerinden büyük bir para kazandı.

Bu paranın karşılığı ne olacak?

Kimileri, "kamuya ait satılabilir durumdaki son araziler, kuruluşlar, dağ, taş satılacak" diyor. Yani halkın olan, "özel" ellere geçecek.

Dövizdeki yükselişi kaçırmamak için son anda elinde avucundakini dolara, avroya yatıran biçare küçük mevduat sahipleri ise, para manipülasyonunu önceden bilen milyarderlere kaptırdıkları paraların üzerine su içecek.

Bu durumla ilgili bir ayet var mıdır, bilinmiyor. Fakat artık ekonominin "bir çeşit İslamiyet" üzerinden de tartışıldığını biliyoruz.

Her şey birbirine girdi.

İşte buna "Türkiye modeli" deniyor!

Ülke korkunç bir cehalet, doymak bilmeyen bir açgözlülük sarmalında sürükleniyor, bu gidişe demokratik itirazların önünün kapandığı bir atmosferde, aklını kaybetmemiş olanlar büyük bir çaresizlikle olan biteni takip ediyor.

"Türkiye modeli" denen şey tam olarak budur işte.

İşin vahim yanı, iktidarıyla, muhalefetiyle çok büyük bir kesim gözümüzün önünde olup biten iktisadi trajediyi esas olarak finansal kavram ve kategorilerle tartışıyor.

Televizyonlarda gördüğümüz her konuda fikri olan "yorumcu"ların tamamı üç beş maliye kalıbı üzerinden ekonomi hakkında da ahkam kesmeye başladı.

Korkunç bir gürültü çıkıyor.

Oysa yaşadığımız felaket esas olarak bir finans krizi değildir.

Ağır bir yapısal krizle karşı karşıyayız. Başka deyişle, her sarsıntıda kolonları kirişleri çatlayan Türkiye ekonomisinin yıkılıp yeniden yapılandırılması gerekiyor. Ya da, betona dayalı ekonomik büyüme modelinin betonu unufak olmaya eğilimli.

Bu nedenle yapmaya çalıştıkları yeni hamle, yani Türkiye’nin ucuz işçilik üzerinden dünyaya basit ihraç ürünleri üreten bir üçüncü lig ülkesi haline getirilme çabası da halka bir gelecek vaat etmiyor. Sadece sermayenin gözlerini parlatıyor.

Türkiye’nin iktisadi ve sosyal paradigmasının temelden değişmesi gerekiyor.

Bu paradigma değişikliği için gerekli sosyal zeminin henüz oluşmadığını söylemek gerekir.

Yine de temel bazı acil adımların atılması şarttır.

Tarım ve hayvancılık en acil tedbirlerin alınması gereken alan olarak öne çıkıyor. Zira ülke potansiyeliyle mevcut durum arasında ciddi bir açı var. Halk yarı aç yarı tok yaşamaya başladı.

Tarım ve hayvancılıkta akılcı ve planlı bir müdahale gerçekleştirilemezse açlık yaygınlaşacak.

Sadece bir veriye dikkat çekmek istiyorum: İstanbul’un Çatalca bölgesinde tarımsal faaliyet yürüten çiftçilerin yüzde 70’i topraklarını satarak tarımdan çekilmiş durumda.

Acil bir plan da sağlık konusunda gerekiyor.

Pandemide kaybedilen nüfusu dikkate aldığımız takdirde devasa bir katliam anlamına geldiğini dehşetle fark ediyoruz.

Ve ne yazık ki pandemi artık kimsenin dikkate almadığı "yeni normal" haline geldi.

Ama sağlıkta sorunumuz pandeminin de ötesinde. İlaç ve tıbbi malzeme kıtlığı ihtimali bir yanda, acil durumlarda bile uzun süre ötesine randevu alınabilmesi diğer yanda, tüm bir sağlık sistemi alarm veriyor.

Sağlıklı beslenemeyen ve sağlık hizmetlerinden hakkıyla yararlanamayan bir nüfusun ortalama yaşam beklentisinin keskin biçimde düşeceğini söylemeye gerek yok.

Mevcut ekonomik çöküntü hepimizin yaşamından yıllar alıyor.

Sağlıklı beslenmenin çocuk ve gençlerin zeka gelişimindeki önemini de dikkate aldığımızda, aslında ülkenin önümüzdeki onyıllarının tehdit altında olduğunu söyleyebiliriz.

Bu acil adımları takip eden köklü bir değişim, ülkeyi içinden çıkılmaz zannedilen bu bataklıktan kurtarabilir. Türkiye, "zararlı" siyasetçilerin kemire kemire bitiremediği bir zenginliğe sahiptir.

Doğru planlanabilirse, bu zenginlik ülke nüfusunun insan gibi yaşamaya başlamasına yeter de artar bile.

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR