Koltuk: Makamların akla ihtiyacı yoktur!

1949’da doğan Rus yazar Aleksandr Potemkin, eserlerinde genel olarak tüketim dünyasını ve bu dünyada kendini tüketen insanı, onun düştüğü trajikomik halleri konu edinir. Belki de Potemkin ekonomi profesörü olduğu için böyle bir tema üzerine çalışır. Her ne kadar gazetecilik temelli bir eğitim alıp ekonomi eğitimine sonradan geçmiş olsa da, verdiği dersler, yaptığı çalışmalar ve yazdığı kuramsal kitaplar da hep ekonomi üzerinedir.

“Ben sıradan bir okur değil, düşüncelerimi tartışacak bir okur arayışındayım,” diyen Potemkin’in Türkçedeki ilk kitabı geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı. Alfa Kitap etiketine sahip 'Koltuk' ismini taşıyan bu romanın çevirmeni ise Sevinç Üçgül.

KOLTUĞUN GÜCÜ ADINA!
“Bay Dulkoviç iki eliyle koltuğunu kucakladı, dizlerinin üzerine çöktü, bacaklarıyla sardı ve öyle gayretle ve hatta öyle tutkuyla öpmeye başladı ki, koltuk, sanki memurun içindeki en gerçek cinsel duygularını uyandırmış gibiydi. Çağdaş Rus bürokratını neler cezbetmez ki? Onu neler heyecanlandırmaz ki? Çılgın kafasında neler hayal etmez ki!”

Arkadi Lvoviç Dulçikov üst seviyede bir bürokrat, üçüncü derecede danışmanlık yapan bir generaldir. Kazancı fazla, yalakası boldur. Her gün makamına gelir, canı gibi sevdiği koltuğuna kurulur ve seksi sekteri Lyubaşa Popışeva’nın düzenlediği sırayla kendisini ziyarete gelen insanları kabule başlar.

Gelenler de en az Dulçikov kadar ahlaklı kimselerdir elbet. Kişisel çıkarları için yasal bir açıklık bulmaya uğraşan, bulamadıkları takdirde manipülasyondan çekinmeyen, gerektiğinde rüşvet verip, gerektiğinde tehdit eden, hatta insanları tutuklatıp öldürtmekten çekinmeyen bir avuç parazittir.

Dulçikov koltuğuna övgüler düzmesinin ardından ilk kabul ettiği kişi Rus Ortodoks Kilisesi Kutsal Sinod Üyesi Bay Mahahorin’dir. Bay Mahahorin ilk etapta dindar bir izlenim sergilese de gerçek yüzünü/sözünü çok geçmeden gösterir. Sovyetler döneminde İsa’nın geri planda tutulmasından dert yanarak yeni düzende İsa’yı ve kiliseyi her yere hâkim kılmak için küçük bir ayrıcalık talep eder. Bu da kilisenin elindeki altınlardan alınacak verginin kaldırılmasıdır. Amacı “Dilencilerin Tanrısı”nı altına bulayarak kâr etmektir.

Dulçikov böyle bir şeyi “asla” kabul etmez, ama alacağı rüşvetin miktarı arttıkça fikrini değiştirir. Gün içerisinde yaptığı bütün görüşmeler de kabaca bu şekilde işler.

KEYFİ BÜROKRASİNİN KADERİ
“Hazırım, her şeye hazırım, Ekselansları! Sizin köleniz olurum! Finonuz olurum. Emredin!.. Kanunların altından girip üstünden çıkmayı, değiştirmeyi ve kendime göre düzenlemeyi öğrendim. Tüm bilgileri ayağınıza sererim. Çiğneyin beni, en olmayacak işlerde kullanın, yüzüme tükürün, gözümü morartın, başkasının malını almaya yollayın, istediğiniz ize sürün, onlarca, yüz milyonlarca dolar, euro, sterlin, İsviçre frangının cebinize girmesi için bir talimatınız yeter!”

'Koltuk', bir günde geçmektedir. Dulçikov bir gün boyunca makamında insanları kabul ederken şekilde şekle bürünür. Kendisi görmeye gelen herkesin koltuğunda gözü olduğunu düşünür. Bu yüzden mesafeli, hatta düşmancadır. Kimseye güvenmez. Belli ki gelenler de ona güvenmezler. Hepsini ortak yerde buluşturan tek bir şey vardır; o da çıkarlardır. Nihayetinde “kimin daha fazla parası, bağlantısı ve kurnazlığı varsa hayatın sahibi odur”.

Kişisel çıkarlar öyle bir noktada ve öylesine bayağı bir alışkanlıkla sergilenmektedir ki, her şey açıkça konuşulur; verilecek rüşvetler, alınacak tedbirler, düzenlenen manipülasyonlar… Bir zaman sonra bir devlet makamında değil de bir şahıs şirketinde gibi hissederiz kendimizi.

Bu oyunun kuralları böyledir, kurallara uymayan da oyun dışına atılır. Romanın başında, gazetede gördüğümüz haber de bu yüzden önemlidir. “Bay H.’nin tutukluluk süresinin uzatıldığı” şeklinde bir manşet vardır gazetede. Hatta Dulçikov bu haberi göze sokmak için özellikle uğraşır. Gelenlerden biri de H.’yi “paylaşmayı bilmemekle” itham eder ve anlarız ki bu cumhurbaşkanı adayı, düzen dışı tutumu nedeniyle oyun dışı bırakılmıştır.

Dulçikov bunu çok iyi bildiğinden, tabiri caizse, kime havlayıp kime kuyruk sallayacağı konusunda dersine çalışmıştır. Gelenlerden de bunu bekler. Ona bu gücü, kudreti veren şey şüphesiz ki koltuğudur. Bu yüzden koltuğuna aşkla, sadakatle bağladır. Öyle ki herhangi bir yangın durumunda koltuğunu penceren sağ salim indirmek için bir düzenek kurma hayaline kapılır. Ne de olsa koltuğu, kendisi ve sekreteri olduğu müddetçe herkes önünde sıraya girebilir.

Ancak koltuk Dulçikov için sadece bir otoriteyi simgelemez, o aynı zamanda cinsel bir fetiş nesnesidir. Yaklaşık elli yaşında, cinsel problemler yaşayan biri olduğu için, seksi sekreteriyle yakınlaştığında bile ereksiyon olabilmek için koltuğunun fotoğrafına bakar. Kendisine bile emrederek konuşurken, koltuğuna sürekli tatlı sözler söylemesi de bir başka ayrıntıdır.

Potemkin bu kitabında her ne kadar Rus bürokrasisini eleştirse de, aslında hemen her ülkede benzeri sorunların yaşandığını düşünmeye başlarız bir zaman sonra. Koltuk sevdasına düşen bürokratlar, makamlarını korumak ve daha fazla para için her tülü usulsüzlüğü, hukuksuzluğu göz göre göre yapmaktan çekinmezler. Sağlıklı şekilde işleyen bir yargı da olmayınca memleketin esas hâkimi koltuklar olur çıkar. Kimin koltuğu büyükse onun sözü daha çok geçer. Bu yönüyle 'Koltuk', Levent Kırca skeçlerini, Aziz Nesin öykülerini akla getirir.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR