'Kötü Feminist' yoktur, az politika vardır

Popüler kültür eleştirileri, hele de feminist eleştiriler Netflix-sonrası diyebileceğim şu zaman için akademik hattın en politik sahalarından biri haline geldi. Bu yüzden akademisyen, yazar ve pop kültür eleştirmeni Roxanne Gay’in 2014’te yayımlanan, Türkçesi 2019’da Martı Yayınları'ndan çıkan ‘Kötü Feminist’ kitabı, literatüre önemli bir katkı sundu. Kendisi de bir “çok satan” olan bu kitap, Gay’in kişisel, politik, kültürel birçok meseleyi gündelik bir dille ele aldığı yazılardan oluşuyor.

Kitabın girişi, başlıktan umduğumu bulamayacağımı söylüyordu, yine de tartışmalı bir argümanla ilgi çekici başladı. ‘Kötü feminist’ tabiri, Sarah Ahmed’in ‘oyunbozan feminist’ini anımsatmış, her gün binlerce ataerkil şiddet, sömürü ve en olmadı saçmalıkla uğraşan feministlerin neden neşeli ya da tatlı dilli olmadıklarını sorgulayan kültürle dalga geçen bir ifade gibi gelmişti. Oysa Gay, birebir anlamıyla kullanmış bu tabiri: Kötü feminist, yani feminizmi “iyi” yapamayan feminist. Yazar diyor ki;

“Ben kötü feminist etiketini açıkça benimsiyorum, çünkü insanım ve kusurlarım var. Feminizm tarihiyle ilgili benzersiz bir bilgi birikimine sahip değilim. En önemli feminist metinlerini olması gerektiğini düşündüğüm şekilde okumadım. Ana akım feminizme uymayabilecek belli ilgi alanlarım, kişilik özelliklerim ve görüşlerim de var ama yine de ben bir feministim. Kendimle ilgili bu gerçeği kabullenmemin ne kadar özgürleştirici bir etkisi olduğunu size anlatamam.” (s. 15)

Açıkçası bunun, feminizmi çok apolitik bir yere konumlandıran, neo-liberal bireyciliğin yuttuğu bir feminizm anlayışı olduğunu düşünüyorum. “Ana akım feminizme uymayabilecek ilgi alanları” derken popüler dizilerden ve pembe giyinmekten keyif almayı kastettiğini anladığımız Gay’in hangi feminizmi ana akım gördüğünü de anlayamadım. Feminizmin de her ideoloji gibi kusurlarının olabileceğini söylemek, “Feminist Sunağı”na yerleştirilmeyi istemediği için kendini kötü feminist olarak konumlandırmak bana çok savunmacı geldi. Feminist eleştirinin bu denli bir defansa ihtiyacı var mı, emin değilim.

Kitap beş bölümden oluşuyor: Ben; Toplumsal Cinsiyet ve Cinsellik; Irk ve Eğlence; Politika, Cinsiyet ve Irk; Bana Geri Dönüş. Gay, oldukça kişisel deneyimlerini politik bir bağlamda sunarken özellikle Haiti kökenli bir orta sınıf siyah Amerikan ailede doğmanın ne demek olduğunu dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir insanın anlayabileceği netlikte çiziyor. Bu anlamda yazıların etnik ayrımcılık konusunu kadınlık durumundan daha başarılı şekilde yansıttığını söyleyebilirim.

Popüler kültür eleştirisi, nesnesinin gelip geçiciliği nedeniyle biraz “refleks” gerektiriyor, diğer yandan bu refleks her zaman kültür ürününün asıl meselesini yakalamaya yetemeyebiliyor. Nitekim 10 sene önce yayımlanmış bir çok satan romanın asıl etkisini anlamak için bir 10 sene daha beklemek gerekebiliyor. Gay, 2000’lerin "Girls" gibi çok izlenen dizilerinden 'Açlık Oyunları' gibi çok satan kitapları ve onların film uyarlamalarına, reality şovlardan scrabble turnuvalarına kadar pek çok popüler kültür hattı hakkında kişisel deneyimlerini merkeze alarak yaptığı eleştirilerinde zamanın “eleştiri dili” ya da “sesi” diyebileceğim o frekansı yakalamış ve bunda oldukça da başarılı olmuş. Birkaç tema, kitap boyunca ağırlığını hissettiriyor. Benim en çok ilgimi çeken, farklılık temsilleri ve ayrıcalıklar oldu.

Özellikle 2000 başlarındaki dizilerdeki siyah karakterlerin azlığı ya da yokluğu, genç -siyah- kadınların kendilerini bulabilecekleri temsillerin azlığı gibi meseleler halihazırda 2022’de de geçerliliğini korusa da Netflix, Amazon Prime gibi ticari internet yayıncılığı kanallarının her gün “kapsayıcı” içerikler ürettiği bir tarihsel anda feminist eleştirinin bundan fazlasını yapması gerektiği kanaatindeyim. Zira her dizide en az bir gey/lezbiyen çift, üç farklı etnik gruptan karakter olmasının pop kültürü daha demokratik yapmaya yetip yetmediği tartışmaya açık bir mevzu. Tabii kitabın 2014’te yayımlandığını ve o yıldan bu yana -yaklaşık 8 senede- sadece popüler kültürün değil, büyük siyasetin de şekil değiştirdiğini hatırlarsak bu temsil vurgusu çok da yersiz gelmeyecektir.

Diğer baskın temaysa yazarın kendisinin de üzerine tartıştığı bir mesele: Ayrıcalıklar. Yazar, özellikle Amerika’da ayrıcalıklara sahip olmayan çok az insan olduğunu ve savunmaya geçmek yerine ayrıcalıklarımızın farkına varıp ona göre davranmamız gerektiğini söylerken diğer yandan insanların “ayrıcalık polisine” dönüşüp sürekli bir ayrıcalıklar hiyerarşisi oluşturduklarını ve bunun son kertede bir işe yaramayacağını belirtiyor. Sınıfsallığın adının bile geçmediği bu ayrıcalıklılık tartışmasında, Haitili siyah bir kadının “dördüncü dünya” kadınlarıyla daha çok ortak noktasının olmasını beklerdim, oysa orta sınıf bir Amerikalının sesini duydum sadece. Bu anlamda Türkiye’deki “popüler popüler kültür eleştirisi”nin çok daha politik olduğunu söylemek mümkün.

Siyah bir kız çocuğunun güzellik kraliçesi olma hayallerinden ağır bir cinsel saldırı deneyimine, Gay kişisel tarihini oldukça cesur bir şekilde okurla paylaşıyor. Kitabın bu yönü, onu sadece okunmaya değer kılmakla kalmıyor, feminizmin neden kişisel olanla ilgilendiğini de hatırlatıyor. Ancak yine de, özellikle popüler kültür okumalarında Gay’in çok “özür diler” pozisyonda kaldığını, siyah bir kadın olarak akademide tek başına ayakta kalmasının bile özrünü dilediğini, bu özür dileme ihtiyacının tam da kadınlık deneyiminden kaynaklandığını da fark edemediğini ya da okura bunu hissettiremediğini düşündüm. Oysa Gay’in kişisel hikâyesi zaten başlı başına feminist bir varoluş mücadelesi. Yazarın sesi, bireyci, “ayrıcalık” söyleminin arkasına sığınarak sınıfsallığı yok eden yeni politik kültürün altında ezilmiş gibi geldi. Feminist kültür eleştirisinin ana akımlaşmasını sağladığı için çok önemli gördüğüm bu kitapta yazar çok haklı ve güçlü argümanlarla pop kültür eleştirisi sunarken derinde “Ben Amerikalı orta sınıf bir akademisyenim ve bu yüzden özür dilerim” sesini hep duyuyoruz. Oysa kadınlığın sınıfı kıtalararası bir yol kat edebilir ve belki de “ayrıcalıklı” olduğumuzu düşündüğümüz “diğerlerine” olan borcumuz, o özrü dilememek, kadın olarak sözümüzü özürsüz sunabilmektir.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR