Sibel Karadağ: Önünü alamazsak, Türkiye tarihine geçecek pogromlar yaşanabilir

TÜKENMEZ HABER - AKP hükümetinin on yılı aşkın süredir Avrupa Birliği’ne karşı ‘koz’ olarak kullanmak dışında ‘çözümsüz’ bıraktığı, CHP ve İYİ Parti başta olmak üzere muhalefetin ‘geri gönderme’ dışında çözüm üretmediği mülteci krizi giderek büyüyor.

Suriye’den Türkiye'ye göç eden ilk kafilenin ardından başlayan saldırılar ve artan yabancı düşmanlığı, cezasızlık politikası nedeniyle kimi zaman cinayetlere kimi zaman da pogrom boyutuna geçildiğine tanıklık ediyoruz.

Göç Araştırma Derneğinin ‘İstanbul’un Hayaletleri: Güvencesizliğin kıyısında Afganlar’ raporunun araştırmacısı olan Dr. Sibel Karadağ, mültecilere yönelik ırkçı cinayetlere varan saldırıları ve hükümetin mahkemeler eliyle uyguladığı cezasızlık politikasını Tükenmez Haber'e değerlendirdi.

2018 sonrasında artan saldırıların 2021’de linç ve pogromlara dönüştüğünü’ söyleyen Dr. Sibel Karadağ, "Mültecilere yönelik saldırılar yoksulundan orta-üst sınıfına, muhafazakarından seküler olanına kadar tüm toplumun ortaklaştığı bir öteki artık sığınmacı. Bir tutkal işlevi görüyor" yorumunda bulundu.

'SIĞINMACILARA YÖNELİK GÜVENLİKÇİ SÖYLEM ARTARAK DEVAM EDİYOR'

Sibel Karadağın’ın mültecilere yönelik artan saldırılara ilişkin değerlendirmeleri şöyle;

"Türkiye’de sığınmacılara dair söylem esasında 2018 sonrasında giderek artan bir biçimde sertleşmeye başladı. Hatırlayalım, 2019 İstanbul yerel seçimleri sırasında da İstanbul Valiliği, İstanbul’a kayıtlı olmayan Suriyelilerin ya kayıtlı oldukları şehre ya da Suriye’ye “gönüllü” olarak geri gönderileceğini söylemişti. O dönemde yüksek oranda da yapıldı bu. Şehirdeki kontroller bir anda çok arttı, insanlar o dönem sokağa çıkmaya korkuyorlardı. Sonrasında durum göreceli olarak esnemeye başladı. 2019 yılı aynı zamanda Afgan göç hareketinin de yoğunlaştığı zamandı ve sınır dışı sayıları oldukça artmıştı. Yani özetle, sığınmacılara dair güvenlikçi söylem zaten 2018 sonrasından beri artarak devam ediyor. 2021 yılı, hem bu söylemin zirveye çıktığı hem de toplumsal öfkenin artık linç ve pogromlara dönüştüğü bir yıl oldu.

'MAALESEF BU OLAYLAR YAŞANMAYA DEVAM EDECEK GİBİ GÖRÜNÜYOR'

"2021 yazı bu açıdan önemlidir. Taliban’ın Afganistan’da kontrolü ele geçirmesi ile yaz aylarında bir anda viral videolar sosyal medyada yayıldı. Yüzlerce Afgan gencin sınırdan Türkiye’ye akın ettiği söylemi sardı her tarafı. Oysaki videolar yeni değildi ve sonrasında böyle bir akın da yaşanmadı. Ancak özellikle muhalefetten bazı grupların bu videolar üzerinden yaptığı göçmen karşıtı açıklamalar toplumun geniş bir kesimi tarafından destek gördü.

Peşi sıra Altındağ pogromu, Bolu Belediye Başkanı’nın uygulamaları, üç Suriyeli gencin çalıştıkları inşaatın deposunda yakılarak öldürülmesi, Esenyurt saldırıları, başka bir Suriyeli gencin gece yatağında bıçaklanarak öldürülmesi, ev sahibinin Suriyeli kiracısının evini baltayla basması gibi pek çok olay yaşandı ve maalesef yaşanmaya da devam edecek gibi gözüküyor.

Bu süreçte sosyal medyada ciddi anlamda nefret suçunu örgütleyen açıklamalar yapıldı, yapılmaya da devam ediyor. Açık açık kendini mülteci avcısı olarak tanıtıp, sokaktaki saldırı videolarını “vatanı kurtarmak” şeklinde lanse ederek yayınlayan gruplar kurulduğunu görüyoruz. Bunlar, yolda kendi halinde yürüyen bir göçmen gence arkadan saldırıp, saldırıyı bir de videoya çekip yayınlıyorlar. Ve en vahimi, bunun neticesinde caydırıcı bir ceza mekanizması uygulanmıyor.

'NEFRET SÖYLEMİ YERİNİ ÇIPLAK ŞİDDETE BIRAKTI'

Türkiye’de şu an cezasızlık, ülkenin her alanına sirayet etmiş durumda. Yolsuzluklardan tutun da kadın cinayetlerine kadar zaten ülke cezasızlık halinin hüküm sürdüğü bir şekilde yönetiliyor. Bu durum, sığınmacılara geldiğinde ise çok daha sistematik bir şekilde cereyan ediyor. Sığınmacılara dair zaten var olan nefret söylemleri artık yerini çıplak bir şiddete bırakmış durumda. Sığınmacı, iş yerinde ölümcül koşullarda sömürülebilen, cinsel istismara uğratılabilen, sokakta aşağılanan ya da saldırılan ve hatta artık rahatlıkla öldürülebilen canlılar olarak görülmeye başlandı. Karşılığında bir hesap sorulmayacağını düşünüyor çünkü herkes.

'SALDIRILAR SİSTEMATİK'

Bütün bu saldırıların münferit değil, artık sistematik olduğunu biliyoruz. Çeşitli yerel çeteler tarafından organize edilip desteklendiğini de duyuyoruz. Esenyurt vakasından sonra Ercüment Akdeniz’in yazısında bahsettiği gibi pek çok mahalle çetesinden bahsediliyor. Sadece Suriyeli değil, sokakta Arapça konuşan Ürdünlü ya da Filistinli kimi görseler saldırabiliyorlar, dükkan sahiplerinden haraç kesiyorlar, yalnız yaşayan kadınları taciz ederek imam nikahına zorlamaya çalışıyorlar.

Durum o denli kontrolden çıkmış durumda ki, eğer önünü alamazsak, güçlü ve istikrarlı bir dayanışma sergileyemezsek, maalesef Türkiye tarihine geçecek pogromlar yaşanabilir yakın zamanda. Ne yazık ki bu konuda epey endişeliyim ve bir an önce hepimizin bu meseleye dair çaba harcaması gerektiğini düşünüyorum.

'SIĞINMACI MESELESİ HEM İKTİDAR HEM MUHALEFET TARAFINDAN KULLANILIYOR'

Sığınmacı meselesi hem iktidar hem muhalefet tarafından farklı şekillerde siyasi bir kart olarak kullanılıyor. 10 yıldır hükümet, sığınmacılara dair net, belirgin bir politika izlemeyerek, uzun vadeli olmayan, sosyal politikadan uzak, tamamen pragmatist oyunlara malzeme ederek ve buradan da politik bir güç devşirmeye çalışarak bu meseleyi idare etmeye çalıştı. Hem iç politikada hem dış politikada bu meseleyi işine geldiği gibi yönetiyor. Özellikle son 2-3 senedir hiçbir bilgiye erişemediğimiz, kurumların her şeyi tamamen gizli yürüttüğü, rüşvetin ve karaborsanın yaygınlaştığı bir alan haline geldi göç alanı. Kira sektöründen tutun da Göç İdaresi’nden bir randevu almaya kadar her alanda türemiş karaborsa sektörler mevcut. Tam olarak da izlenen siyaset bu aslında, net ve sürdürülebilir bir politikadan ziyade, çelişkili, duruma göre değişen politikalar izlemek ve bu sayede manevra alanını sınırsız bir şekilde genişletmek. Yani, vakti zamanında kendine insancıl bir imaj çizerek, “ensar” söylemiyle kabul ettiğini, aynı zamanda piyasanın gaddar kollarına bırakabilir. Ve tam olarak da bu ikisini aynı anda yapabileceği bir politika izliyor zaten hükümet.

'GERİ GÖNDERECEĞİZ GİBİ BİR SÖYLEMLE GÖÇ POLİTİKASI YÖNETİLEMEZ'

Peki muhalefet ne yapıyor? Onlar da iktidara olan eleştirilerini sığınmacılar üzerinden ucuz bir siyasetle yapma yolunu seçiyorlar. Ülkenin içinde bulunduğu girdaba ilişkin olarak yapısal, köklü, radikal eleştiriler yapmak yerine sığınmacıları hedef göstererek, toplumsal çaresizliği ve öfkeyi bu gariban insanlara yöneltmeye çalışıyorlar. Bu tarihin en bilindik hikayelerinden biri. Yapısal eleştiri yapmak yerine, tam olarak o düzenin aynı şekilde devam etmesini sağlayarak toplumda günah keçileri seçmek ve onlara olan nefreti örgütlemek. “Geri göndereceğiz” gibi ucuz bir söylemle göç politikası yönetilmez. Önce bunu yapabilmek için o insanların başlarına yıkılan ülkede barış ve güven dolu bir toplumsal yaşamı yeniden mümkün kılmak gerekir. Muhalefet dış politikada bunun tam aksine sebep olacak kararlara destek verirken, içerde oy almak uğruna riyakar bir söylem takınıyor. O zaman sormak gerekir: Madem geri göndereceksiniz, buna dair Suriye politikasında şimdiye kadar ne yaptınız, hangi kararları neden desteklediniz? 10 senedir bu insanların emekleri gasp edildi, o haklarını teslim edecek misiniz gönderirken? Binlerce evli erkeğin ikinci, üçüncü eşi haline geldi gencecik kız çocukları, onları ne yapacaksınız? İlkokul çağında ölesiye çalıştırılan çocukların emeğini ne yapacaksınız? Yıllardır onlar üzerinden türlü yollarla zenginleşen insanları ne yapacaksınız peki? Bu liste uzar gider.

Özetle, göç meselesi zor, her ülkede artık çağın en önemli siyasi fay hattını belirleyen, üzerinde uzunca düşünülmesi gereken bir konu. Bunu böyle riyakar söylemlerle çözmeye kalktığınızda siz düzene dair bir şey değiştirme talebinde bulunmuş olmuyorsunuz. Giderek umudu elinden alınmış halkın öfkesini en gariban olana yönelterek, asıl sorunların üzerini örtüyorsunuz.

Öyle bir hale gelmiş durumdayız ki, yoksulundan orta üst sınıfına, muhafazakarından seküler olanına kadar tüm toplumun ortaklaştığı bir öteki artık sığınmacı. Bir tutkal işlevi görüyor adeta. Herhangi bir konuda asla uzlaşamayacak olan kesimler, konu Suriyeli olunca hemen ortaklaşıyor. İşte tam olarak da bu yüzden durum oldukça tehlikeli.

Sığınmacılar ülkeye geldiklerinden beri zaten en ucuz işçi gücü olarak, kimselerin çalışmak istemediği işlerde çalışıyorlar. Yerli işçiden daha az maaş alarak, daha fazla saatlere kadar çalıştırılıyorlar. Yapılan her araştırma, zaten bunları açıkça söylüyor. Ancak burada fatura kesilecek kişi işverendir, ona muhtaç olan sığınmacı değil.

'SURİYELİLER GELDİĞİ İÇİN ÜLKE YOKSULLAŞMADI'

Şunu tekrar tekrar yineleyelim: Suriyeliler geldiği için ülke yoksullaşmadı, tam tersine giderek kötüleşen ekonomiye can simidi olurlar diye düşünüldü. Neden? En ucuza, hatta bazen parasını gasp ederek bedavaya çalıştırırız, enformel sektörü onlarla doldururuz ve bu sayede sermayenin maliyetini azaltırız diye bakıldı. Suriyelileri geri gönderdiniz diyelim, ne değişecek, bu sistem aynı kaldığı sürece onların yerini başkaları alacak.

Halk yoksullaştıkça, bu durum en alt tabakayı daha da derinden etkiliyor elbette. Artık sığınmacı çocuklar eğitim hayalinden tamamen vazgeçmiş durumdalar ve 8-9 yaşından itibaren çalışmaya başlıyorlar. Bu durum pandemide giderek daha da arttı. Hem emek piyasalarının gaddarlığı altında eziliyorlar hem de toplumsal hayatta can güvenliklerinden korkar halde yaşıyorlar. Uzun çalışma saatleri nedeniyle iş kazaları daha da artıyor, evdeki erkek sakat kaldığında ya da çalışamaz hale geldiğinde, evin çocukları iş piyasasına girmek zorunda kalıyorlar. Biz, bu ülkede 8 yaşında iş makinesinde hayatını kaybeden çocuk haberi alıyoruz. Üstelik kimliği de belirlenemiyor.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR