Paçavralaşma...

Konut fazlası olan bir ülkede emlak fiyatları, özellikle de kiralar anlaşılamaz oranlarda artıyor. Son dönemde en ciddi kriz başlıklarından biri bu.

Evet, daha önce dikkat çektik, mevcut iktidar parayla vatandaşlık satıyor, denetimsiz bir göçmen nüfusunu ülkeye sokuyor ve bunun belli bir etkisi var. Ama dahası da var.

Ülkedeki iktisadi kriz emlak değerlerini döviz karşısında yarı yarıya eritti. Sadece yatırım açısından bakarsak, dövize yatırım yapmak yerine ev ya da dükkan satın alan bir vatandaş büyük para kaybetti. Kayıplarının daha da büyümesini engellemek istiyorlar.

Tüm fiyatların arttığı bir ortamda kiralarla gelirine takviye yapan ev sahipleri de, benzer bir eğilimle, reel gelir kaybına uğramamak için durmadan kira artışında ısrar ediyor.

Bu da anlaşılabilir.

Lakin reel enflasyonun açıklananın neredeyse üç katına vardığı, özellikle gıda fiyatlarının ve faturaların aile bütçelerini aştığı mevcut durumda, üzerine kiraların yükselişi karşılanamaz bir gider yaratıyor.

Mülk sahipleri ile kiracılar arasındaki çatışma büyüyor. Önümüzdeki dönemde adliyelerdeki yük öyle artacak ki davalar görülemez hale gelecek.

Bu, mülk sahipleri ile kiracılar arasında geniş ölçekli çatışmaların yaşanması demektir. Öngörmek için müneccim olmaya gerek yok.

Buna daha büyük bir toplumsal sorun eşlik ediyor.

Geçinemeyen, üzerine ağır kira yükü binen hane halkları zorunlu olarak 'birleşiyor'. Kendileri yetişkin, çoluk çocuk sahibi olan evli çiftler dene-nine konumundaki ebeveynlerinin yanına taşınıyor. Tersi de geçerli.

Evet, haneler birleşmeye başladı.

Bunun ağır bir toplumsal sorun olduğunu, günlük hayatta bir sürü bunalım anlamına geldiğini söylemeye gerek var mı?

Bugüne dek iş bulamadığı için evlenemeyen, evden bir türlü ayrılamayan bir genç nüfustan söz ediyorduk, şimdi ana-babasıyla yaşamaya başlayan aileleri konuşuyoruz.

Ufacık evlere tıkılan ve doymaya çalışan bir sürü insan!

Bakın, çok vahim bir durumla karşı karşıyayız: İnsanlar intihar ediyor.

Geçtiğimiz hafta 25 yaşında gencecik bir öğretmen adayı atanamadığı için, iş bulamadığı için canına kıydı.

Artık bu haberlerin 'haber değeri' yok. Unutulup gidiyor. Pandemi döneminde intihar eden 102 müzisyen de öyle...

Cinnet ortamı bir süredir tüm ülkeye hakim olmuş vaziyette. Ve iktidarın umurunda bile değil.

'Yandaşlık' esası üzerinden yarattığı besin zinciri ve halkın maneviyatının sömürüsü ile belli bir oy oranını konsolide etmiş, dahasını da seçim öncesinde halledebileceğini düşünen iktidar bloğu açısından halkın acılarının bir önemi yok.

Türkiye'yi bir avuç ultra-zenginin var olduğu, cılız bir üst orta sınıfın özenilecek hayatlar yaşadığı, halkın genelinin ise sefalet koşullarına mahkum edildiği ülkeler arasına yerleştirdiler ve bunun kanıksanmasını bekliyorlar. Halkın 'alışma' özelliğine güveniyorlar.

Böylelikle, Türkiye'nin görmüş olduğu en berbat siyasetçilerin bile cesaret edemediği o sınırı geçiyorlar ve her şeyin üzerine bir tüy dikiyorlar: Ekonomik çöküşün sonuçlarına karşı, "Gerekirse simit yeriz" diye açıklama yapıp iktidarı destekleyen Hülya Avşar'a ve diğer yandaş şarkıcı ya da oyunculara bu fukara milletin paralarıyla Saray'da iftar adı altında ziyafet düzenliyorlar.

Evet, gizleme ihtiyacı bile duymuyorlar ve halkın paralarını kendileri için lüks ziyafetlere akıtıyorlar. Açıkça, "Buna alışacaksınız" diyorlar.

Gündelik hayatta kalma çabası içinde haysiyetini yitiren, lümpenleşen milyonların yaşadığı bir ülkede bu 'alışma' hayal değildir. Gerçekçidir.

Hindistan, Bangladeş, Kenya ya da Endonezya 50 dolara satın alınabilecek kadar düşkünleşmiş milyonlarca insanla doludur.

"Altta kalanın canı çıksın" öğretisiyle yaşayan, birbirinin üzerine basıp yükselmeye çalışırken hep beraber daha da dibe batan milyonlar...

Türkiye artık bu ülkelerle aynı ligdedir.

İşin en ürkütücü tarafı, kendisini 'Millet İttifakı' diye adlandıran ana muhalefet bloğunun, genel söylemler ve sadaka vaatleri dışında, bu bataklıktan çıkış konusunda açık ve net bir program ortaya koyamamasıdır.

Böyle bir program ortaya koyamıyorlar çünkü sadece çok radikal adımlar dışında mevcut durumdan çıkmak, gelir dağılımı düzeltmek, insani yaşam standartlarını hızla iyileştirmek imkanı yoktur.

Çok radikal adımların başına büyük bir kamulaştırma hamlesi yazılmalıdır. AKP iktidarının şuursuz özelleştirme süreçlerini bizzat yönetmiş isimlerin şimdi 'muhalif' görünümüyle yer aldığı bir ittifakın bu türden adımları savunması elbette mümkün değildir.

Türkiye'de son 20 senede yerleşen yeni statüko tamamen yıkılıp bambaşka bir paradigmaya geçilmediği takdirde, hangi alternatif yönetim gelirse gelsin sefaletin artık sabitlenmiş olduğunu tespit etmek durumundayız.

Radikal bir program hayata geçmezse, en azından önümüzdeki 10 yılı, yine en azından üç kat fakirleşmiş ve fakir nüfusu oransal olarak aşırı artmış bir millet olarak yaşayacağımız kesindir.

Bunun pratik sonucu, kötü beslenen, kalitesiz eğitime mahkum, sağlık hizmetlerinden yoksun ve en önemlisi lümpenleşmiş, yani insani bakımdan paçavralaşmış bir toplumdur.

Fuhuş, uyuşturucu, hırsızlık, uğursuzluk, haraç, organ ticareti, insan ticareti ve haliyle kültürel yozlaşma tarafından esir alınmış, insaniyetten daha da uzaklaşmış bir toplum...

Çok acı ama ne yazık ki yüz yüze olduğumuz durum budur.

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR