Skandal Hizbullah tahliyeleri ile Gezi kararının perde arkası ve mutsuzluk

Gezi'de daha neyin ne olduğu bile anlaşılmadan bambaşka bir ideolojiden gelen insanların yazdıkları önce cemaat sonra iktidar tarafından alınıyor ve bugünkü kararların temeli atılıyor
Öyle derin devlet, dış güçler, komplolar, kumpaslar diyorlar ya bağıra bağıra…

Öyle kendilerini vatansever, kendilerine karşı olan kim varsa hain ilan ediyorlar ya…

Hayat eylemdir…

Ne yaptığındır hayat.

* * *
Önce adaletten, haktan, hukuktan bahsedenlerin katilleri nasıl salıverdiklerine bakalım…

Geçtiğimiz hafta gazeteci Özgür Cebe, terör örgütü Hizbullah tahliyeleri konusunda, önemli anımsatma haberlerine imza attı.

Cebe'nin yazdığı haberlere göre, 91 kişinin öldürüldüğü, 66 kişinin yaralandığı terör saldırılarından sorumlu tutulan Mehmet Salih Kölge, Batman ve Adana'da 32 kişinin enselerinden tek kurşun sıkılarak infaz edilmesi eylemine karışan Mithat Soysal ve Mehmet Salih Şimşek, 9 kişinin ölümü 3 kişinin yaralandığı eylemin sorumluları Abdulcabbar Kırtay, Kasım Azarkan, Mizbah Sayan 2019'da tahliye edilmişlerdi.

* * *
Tahliye haberleri yeni değil. Bu isimlerle de sınırlı değil.

2019'da, Hizbullah tahliyelerini konusunu T24 duyurmuş ancak kıyametin kopartılması gereken bu tahliyeler konusunda kimse ağzını açmamıştı.

Haberlerin linkini bırakarak, anımsatmış olayım:

Tahliyeler bu isimlerle sınırlı değil zira toplam tahliye edilmiş Hizbullahçı sayısının Türkiye genelinde 400'ü aştığı söyleniyor. Kesin rakamı ise bilen yok.

Ancak kesin olan bir bilgi var.

Tahliye edilenler arasında Cebe'nin anımsattığı gibi cinayetlere imza atmış isimler çoğunlukta.

Polis öldürenler de var aralarında, kaçırılan insanlara işkence ve domuz bağı yapanlar da…

Asit kullanarak insanların yüzlerini yakanlar da var enseden insanlara kurşun sıkanlar da.

Cami imamına işkence edenler de Gaffar Okkan suikastine katılanlar da…

Ve diğer bir kesin bilgi, bu insanların çoğunun tahliye olur olmaz kaçıp gittikleri…

Tıpkı 2011'deki gibi.

Anımsanacaktır, o tarihte Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin dosyalarını aylarca kesin hükme bağlamaması nedeniyle, uzun tutukluluk gerekçesiyle Hizbullah'ın lider kadrosu tahliye edildi ve büyük bölümü hemen yurtdışına kaçtı.

* * *
Tahliyelerin perde arkasına gelince.

Yargının örgüte, isme göre nasıl hareket ettiğinin göstergesi alınan kararlar.

AİHM ve AYM kararları, uzun tutukluluk, heyetlerde askeri hakim bulunan mahkemeler gerekçe gösteriliyor ama hikâye aslında Anayasa Mahkemesi'nin PKK üyeliğinden yatan bir kişinin başvurusu üzerine verdiği karara dayanıyor.

Abdullah Altun adlı hükümlü başvuruyu yapan isim.

AİHM, Altun'un kapatılan DGM tarafından mahkûm edildiğini, mahkûm eden heyette askeri hakim bulunduğu gerekçesi ile Türkiye'nin hak ihlalinde bulunduğuna hükmetti. AİHM, yargılamanın yenilenmesini istedi.

Ancak bu yerine getirilmeyince Altun, Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. AYM de 2018'de, pilot niteliğinde bir karar alarak, Altun'un tahliyesine ve yeniden yargılanmasına karar verdi.

Fakat ne gariptir, Altun'un başvurusu AYM kararına rağmen reddedilirken, Hizbullah üyeleri bu karara dayanarak Türkiye'nin dört bir yanında tahliye başvurusu yaptı.

Bu başvuruları kabul edildi.

Altun'un başvurusu ise T24'ün Hizbullahçılar'ın tahliyesi ile ilgili haberlerden sonra kabul edildi. Hizbullahçılar kaçıp gittikten sonra ise diğer örgüt davalarından mahkûm olanların yaptıkları başvurular geri çevrildi. Bu nedenle yapılan yeni başvurular Anayasa Mahkemesi'nin önünde duruyor.

Hizbullahçılar kaçıp gitti. Geriye, serbest bırakılmalarının macerası kamuoyuna duyurulduğu için kendini "hümanist" ilan eden siyasi partinin üyelerinin tehdit ve  hakaret dolu mesajları kaldı.

* * *
Gariplikler bunlarla sınırlı değil.

Bir de Gezi kararı var önümüzde…

Katiller serbest bırakırken sinek öldürmemiş insanların ağırlaştırılmış müebbetle, 18 yıl hapisle, cezaeviyle, fişlenmeyle, kamuoyunun önüne atılmakla cezalandırılması var.

Ancak o konuda da çok garip bir tarih var.

Sadece yargılama sürecindeki skandallar değil konu.

* * *
Mahkûmiyetle biten davanın iddianamesine göre Gezi, hükümeti devirmeye yönelik bir darbe girişimiydi.

Bu projenin sacayağını da "Soros, Maroviç, Kavala" oluşturuyordu.

İddianame, Soros'un Açık Toplum Enstitüsü yoluyla iktidarları değiştirdiği, Sırbistan'da kurulan ve liderliğini Ivan Maroviç'in yaptığı Otpor'un ABD bağlantılarıyla, para karşılığında iktidarları değiştirmek için çalıştığı, Kavala'nın da Soros ve Otpor bağlantıları ile Gezi'yi planlayarak, finanse ettiği anlatılıyordu.

Gezi'nin ilk günlerine dönelim, henüz Türkiye geneline eylemlerin yeni yeni yayıldığı döneme…

Gezi eylemlerinin başlangıç tarihi 27 Mayıs 2013.

Hemen birkaç gün sonra nasılsa Otpor'la ilgili ilk yazılar çıkmaya başlıyor.

Otpor'la Gezi'yi ilk ilişkilendiren isimlerden biri Banu Avar. Avar, 31 Mayıs 2013'te önce Gezi'yi eleştiren şu satırları kaleme aldı:

"BDPKK öncülüğünde Taksim'de Gezi Parkı'nın yok edilmesini protesto eden kalabalık birden kendini uluslararası bir harekâtın öznesi olarak buldu!... Taksim meydanı yabancı muhabir ve muhbirle doldu… New York Times da meydanda, İngiliz haber ajansları da… ‘Occupy (işgal)' adıyla anında sosyal medya pompalandı!"

Avar, 1 gün sonra, 1 Haziran'da ise açık biçimde Otpor'la Gezi'yi ilişkilendiren satırları kaleme alıyor:

"2004-2005 yıllarında "Turuncu Darbe" sahnelenmiş ülkelerde gazetecilik yaptım. Ukrayna'da Kırgızistan'da, Lübnan'da, Gürcistan'da, Kosova'da, durumu belgeledim. AKP hükümeti ülkeyi iç savaşın, bölünmenin eşiğine getirdi. Ne hukuk kaldı ne adalet! Böyle süreçler turuncu harekat için uygun süreçlerdir. Halk sıtma ile ölüm arasına hapsedilir. Baskı ve şiddetten yılmış insanlar, önceden kurulmuş düzeneklere kolayca yönlendirilebilir… Ama yanlış yönlendirilmelere karşı dikkatli olmak da şarttır. OTPOR ve CANVAS batı istihbaratının DARBE örgütleridir. Sıkılı yumruk amblemi sosyal medyada insanları galeyana getirmektedir…" 

Avar'dan bir gün sonra ise iddianamede neredeyse aynı bilgileri görebildiğimiz ilginç bir yazı kaleme alınıyor. "Güncel Meydan" adlı sitede yayınlanan uzun ve detaylı yazıyı Erhan Sandıkçı kaleme almış.

Sandıkçı'nın yazısında Otpor ve Canvas'ın farklı ülkelerdeki girişimleri ve kullanılan "yumruk havada" sembolünün nasıl ülkelere göre değiştiğini gösteren görseller de var. Haritalar, görsellerle daha ilk günden Gezi, Otpor'la bağlantılandırılmış.

Elbette, Sandıkçı, Otpor-Canvas'ın sitesinden hareketle, dünya görüşü ve bilgilerini de ekleyerek bunları kaleme alabilir.

İlginç olan, iddianın, somut hiçbir kanıt olmaksızın neredeyse aynı biçimde iktidar ve iktidara yakın basın tarafından da sahiplenilmesi.

* * *
Ne gariptir ki ulusalcı kimliği bilinen Avar ile kamuoyunun tanımadığı Sandıkçı'nın yazdıklarını önce iktidar, sonra cemaat sahipleniyor.

Kavala hakkında ilk fezlekeyi hazırlayan, firari cemaatçi savcı Muammer Akkaş, fezlekede buna benzer ifadeleri tekrarlıyor.

2016'da, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra İstanbul Başsavcılığı, cemaatçi savcının dosyasını aynen kullanmakta sakınca görmüyor.

Otpor-Canvas iddiaları burada da iddianamenin temeli. İddianamede, 2016'da delillerin yeniden değerlendirildiği, FETÖ mensubu polis ve savcılarının olası etkilerinin soruşturmanın üzerinden kaldırıldığı belirtilse de kaynaklar, iddialar bütünüyle aynı.

Mahkûmiyete giden yol böyle aralanıyor. Gezi'de daha neyin ne olduğu bile anlaşılmadan bambaşka bir ideolojiden gelen insanların yazdıkları önce cemaat sonra iktidar tarafından alınıyor ve bugünkü kararların temeli atılıyor.

* * *
Bayram geliyor şimdi.

Kimseler mutlu değil. Bilerek mutsuz edilenler mutsuz, elindekini kaybedebileceğini düşünenler mutsuz, tatmin sorunu yaşayanlar mutsuz…

Komplolar, planlar, sloganlar…

Mutsuz bir coğrafya burası, mutluluğu elinden alınmış bir coğrafya. Emeğin, değerin bir kıymetinin olmadığı bir coğrafya…

Yine de mutlu olabilmek için umut etmek ve emek vermek gerekiyor.

Şimdiden mutlu bayramlar.

Bu yazı T24'te alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR