"Bizim göğümüz sizin yeriniz"

Jose Eduardo Agualusa’nın çok etkilendiğim eseridir: Unutmanın Genel Teorisi. 

Başlıktaki alıntı da oradan. 

Angola’nın sömürgeden bağımsızlığa giden yolculuğunu, devrimci güçlerin kendi içlerindeki çatışmasını da sertçe ama satır arasında eleştirerek, evinden çıkamayan Ludo üzerinden anlatan bir roman.

Ludo’nun agorafobisi var. Bu sebeple kendisine bir iş, bir aşk, bir hayat hayal etmiyor. Evli olan kız kardeşi ve kocasıyla birlikte Angola’da bir evde yaşıyor.

Adamın devletle bir takım büyük, ihaleli, ‘üst düzey’ işleri var. Ev dolayısıyla güvenlikli bir binada, oldukça büyük, devasa bir terasından manzarası olan bir mekan.

Ancak Ludo, terasın ucuna dahi gidemiyor. İç savaş çıkınca, bir kaçış planı için uğraşan kız kardeşi ve kocası eve geri dönmüyor. Ludo, duvarları pahalı tablolar, tavana kadar kütüphanesinde zor bulunur kitaplar, el emeği mobilyalarla dolu evde tam 30 sene yaşıyor. Yemek pişirebilmek için masif mobilyaları, parkeleri, kitapları ve hatta paha biçilemez tabloları ateşe vererek. Terasa yolu düşen güvercinleri avlayarak yaşamaya çalışan hatta meyve için gelen maymuna bile iştahla bakar hale gelen, insanlıktan çıksa da o evden çıkamayan Ludo.

Terastan seyrettiği iç savaşa çok da mana bulamayan, gözünün önündeki gerçekleşen işkencelere kayıtsız, karnını doyurabilmek için kitapları, tabloları, piyanoyu paramparça eden ama korkusunun üzerine gidip de o evden çıkamayan Ludo. Kapısına duvar ören ama yine de rahat edemeyen Ludo.

Okurken Ludo’yu anlamaya çalışıyordum. Kitabın üzerinden belki iki sene geçti.Geçenlerde Perşembe Yaylası’na verilen madencilik iznini anlatıyordu Mustafa Hoş “Olağan İşler” programında.

Sonsuz bir yeşillik, böyle bir güzellik yok. İnsan canlı yayında olduğunu unutup ekrana yansıyan manzaraya dalıyor.

Burada değil maden aramak, iki briketi üst üste koymak bile cinayet gibi.

Marmaris, Göcek, Datça, Bodrum, İkizdere, Kuzey Ormanları, Yırca’nın zeytinleri, Hasankeyf, Sur, Salda, Topkapı’daki eserler, Ayasofya’nın kapısı, Gaziantep’teki mozaikler...

Perşembe Yaylası talanını dinlerken geldi aklıma Ludo.

Yakıyorlar doymak için ne açlıkmış yirmi yıldır. Geri dönüşü olmayacak, gidiyor giden.  Onca zenginlik, doların milyarları yetmedi, paha biçilemezleri yakıyorlar. Kendi çaresizliklerini de o varlık içinde yarattılar: İçinden çıkamazlar öyle bir suç yumağı.

Kapının önünde devrimin ayak sesleri geliyor, sokaklardan silah sesleri geliyor, kadınların çığlıkları, çocukların haykırışları; Ludo’nun gözü cama konan güvercinde, yakalayıp yiyecek. Kimse giremesin diye kapısına duvar ören, kendini hapiste değil güvende hisseden, içten içe çürüyen sarayında boğulan, kör sağır Ludo.

İyi bir roman, okuruna karakter üzerine uzun uzun düşündürür, yıllar sonra bile düşürür aklına.

Bir yandan başkalarına da benziyor Ludo. Konforu sandığı sığınağında, korkusunun esiri, dışarıdaki olmaktan aklı çıkan. Dışarıda ne yaşanırsa yaşansın, orada bir hayatın varlığının hatta oluk oluk aktığının farkında değil. Tıpkı dışarıyı özgürlük sanıp içeriden korkanlar gibi, durum tersi ama duygusu aynı.

Her vaziyette, yanan yanıyor, Ludo’ların elinde ya da seyrinde: Geri dönüşsüz.

21 Kürt gazeteci operasyonla gözaltına alındı, dosyalarında gizlilik kararı. Fetihtepe ve Çekmeköy’e girdiler, kollukla, dozerle, rant hırsıyla.

Perşembe Yaylası madene kurban gidiyor. Çocuklar Diyanetin ve tarikatların yurtlarında şiddete, tacize, tecavüze, baskıya kurban gidiyor. Diyanet başkanı mağduriyet anlatıyor, çocuklar öznesi değil, kurum mağdur oluyormuş bu haberlerden. Sadece bu hafta.

Ludo yakıyor yerinden ayrılmamak için, kendini konforunda sanmak ve korkuya yenilmek ayrı bir Ludo’luk.

Zira her fani bizzat kendi ensesinde hissedecek iktidarın şamarını.

Bir de filmden bahsetmek isterim. Edebiyata dayanan bir film: Denizin Ortasında. (In The Heart Of The Sea)

Filmde bir yazar (Herman Melville) romanını yazabilmek için balina saldırısından sağ kurtulan denizciyi bulur ve yaşadıklarını anlatması için ikna eder.

Bu; denizci için kolay değildir çünkü çok arkadaşını kaybetmiştir, anlatırken tüm geçmiş travmaları tetiklenmektedir.

Bu anılardan birinde, denizin ortasında bir filikada yaklaşık bir aydır susuz ve aç denizcilerden biri hayatını kaybeder. Cesedinin denize atılması gerekir ancak “Hiçbir denizci, gemide hayat kurtarabilecek bir şeyi denize atmaz.” Diğerleri, hayatta kalabilmek için ölü bedeni parçalar, organları ve etleri sıyırıp yer, kalan kemiklerin üzerinden bedeni kapatıp törenle denize atarlar. 

Bir diğer filikada ise 70. günde hepsi için yolun sonu gelmiş gibidir. Hafızaları tükenmiş, geçmişi hatırlayamaz, gerçekliklerini kaybetmiş, halüsinasyonlar içerisinde ölümü beklemektedirler. Kısa çöpü çekenin hayatına son verip diğerlerini bedeniyle doyurmasına karar verirler ve kararı uygularlar. Karısına bile anlatamadıklarını onlarca yıl sonra bir yazara gözyaşları içinde böyle anlatır denizci. 

İki filikadan sağ kalanlar 90. günde karaya ulaşmayı başarır. Ya da cümleyi şöyle kuralım: Sağ kalmayı başaran denizciler filikayı karaya ulaştırır.

Bu hafta bir diğer gündem de Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığı için edilen “Alevi kimliği Sünniler için endişedir” cümlesi oldu. Meral Akşener meydanlardan özür diledi.

Karamollaoğlu “Aday belirleme kriterlerinde liyakatin değil de ırkın veya mezhebin aranması; ülkemize, insanımıza ve geleceğimize yapılabilecek en büyük kötülüktür” diye açıklama yaptı.

2 hafta önce Ahmet Şık Medyascope’ta:

“Kemal Bey’in Alevi olmasının Türkiye toplumu ve siyaseti için, bizler için değil elbette, bir mesele olduğunu kavrayarak hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani Hiç kimse ‘İktidar oradan söz kurmaz’ diye düşünmesin. Bu öyle kötü bir iktidar ki, bize her gün Madımak’ı yaşatabilecek bir iktidar” demiş ve büyük bir tepki seline maruz kalmıştı.

Aslında kapalı kapılar ardında çoğunun fısıldadığını açık etmiş, odadaki fili işaret etmiş, kendi düşüncelerinin bu olmadığının, olmayacağının altını çizmiş ancak iktidardan her şeyin beklenebileceği konusunda bir uyarı dile getirmişti. 

Ortada bir bomba varsa bunu kontrollü şekilde kendi bölgenizde patlatmak ve riski göze almak gerek. Başkasının elinde ve alanında çok büyük bir yıkıma sebep olabilir.

Ahmet Şık, “Meramımı anlatamamışım. Anlatamadığım için Alevilerin haklı nedenlerle travmalarını tetiklemeye yol açtığım için özür dilerim. Benim şerhim sadece bir temkin uyarısıydı” diyerek yeniden durumu izah etmeye çalıştı. Murat Sevinç o hafta Duvar’daki ”Benim mezhepçi tanışlarım, aslında yok muydu?” başlıklı yazısında; “Çoğunluğun, şu ya da bu gerekçeyle karnından konuşmayı marifet saydığı bir yerde, siyaseten doğruculuğa fazlaca iltifat etmeden böylesine açık bir insani-siyasi tutumun değerini bilmekten yanayım” diye girmişti konuya.

Ahmet Şık kapalı kapılar ardında konuşulan bir tehdit konusunda, profesyonel bir siyasetçi gibi strateji doğrultusunda sessiz kalmak yerine kendi kucağında patlayacağı riskini göze alarak dile getirdi. 

Bir konu ortaya saçıldığında artık ilk patlama etkisi atlatılır ve konuşulabilir olur. 

Bu ilk patlama kendi mahallesinde gerçekleştiği için etkisi travmaların tetiklenmesi oldu. Travmaları yaratan anlayışın elinde patlasa sonucu Ahmet Şık’ın uyardığı gibi çok daha tehlikeli olabilirdi.

Bu hafta yaşanan firesiz Alevi savunusu seçime giden yolda yaşanabilecek tehlikeleri kısmen bertaraf etti diye düşünüyorum. 

Ancak Aleviliğin hiçbir ayrımcılığa sebep olamayacağını anlatırken kurulan dile de dikkat edilmeli.

Satır arası da olsa üstencilik zaten ayrımcılığın nüvesi.

Denizin Ortası’nda filminde Melville, kaptandan değil bir denizciden dinliyor hikayeyi. Ve bildiğiniz gibi Moby Dick romanı Kaptan Ahab’ı anlatıyor.

O dönemin denizcileri bugünün maden işçileri. Güvencesiz ve en riskli iş. O dönemin balina yağı bugünün petrolü. 

Kapitalizm vahşiliği kitabın satır aralarında. Melville dinlediği hikayeyi bir intikam romanı olarak kaleme alıyor.

Kaptan Ahab’ın intikam hırsıyla kendisiyle birlikte yola çıkan herkesi ölüme sürüklemesini anlatıyor.” Ben deliliğin delirmiş biçimiyim” diyen gözünü hırs bürümüş Ahab’ın doğaya açtığı savaşı kaybedişini anlatıyor.

Gemiciler üzerinden örgütlü mücadelenin hayatta tutmasını anlatıyor.

Değil umut devşirmek, hayatı asgari düzeyde sürdürmekte zorlandığımız günlerdeyiz. Yoksulluk ve açlık sınırında yaşamlarla semtleri, yaşamı, hak, hukuk ve adaleti savunmak kolay iş değil. Hele de her gün gözaltı ve tutuklamalarla azalıyorken.

Kaybettiklerimiz geri gelmeyecek, kaybetmeden ne kadarını durdurabilsek kâr.

Bazen birileri diğerlerini hayatta tutabilmek için kendi kafasına sıkar.

Bizse ancak dostlarımızın cesedini çiğneyerek hayatta kalacak eşiğe gelmedik daha.

Ahab yenilmeye mahkum, Ludo’ların çıkışı yok.

Filikayı sağ salim limana çıkaracak bir rüzgar yakalandı bu hafta. Doğru olanda koşulsuz sözbirliğine büyük bir özlem vardı.

Bulabildiğim yegane umut bu.

Bir bedeli oluyor her kazanımın, ezilen ödüyor genelde.

Alevilerin bu süreçte ne hissettiğini kaleme alabilmek haddim değil ancak tutumlarına teşekkür borcumuzdur.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR