Bir zamanlar bir 'Jurassic Park' vardı!

Steven Spielberg, 1993 yılında ilk "Jurassic Park"ı bize sunarken bu filminin bir 'Saga' başlangıcı, birçok devamını getirecek bir dev yapım olacağını düşünüyor muydu bilinmez ama gişede bir 'fiyasko' olmadığı takdirde (ki sonuç, tam tersi oldu!) dinozorların dünyamıza 'ziyaretinin' tek filmle sınırlı kalmayacağı bizce aşikardı!

O dönem Spielberg inanılmaz bir verimlilikle filmler çekmeye devam ediyor ama bunu, dönüşümlü olarak iki yoldan sürdürüyordu: Yönetmen, bir sene gişe hasılatı neredeyse garanti altında olan, gösterişli, mesajı çok derin olmasa da büyük bir seyir keyfi veren ve görsel olarak göz dolduran iddialı yapımlar hazırlarken; birkaç sene sonra ise çok daha kişisel, bazen sosyal veya politik alt metni olan (çoğu kez Amerikalıların gönlünü ‘okşayan’ tarzda olsa da), mesaj açısından daha derin ve bir anlamda daha 'ciddi' filmler çekiyordu. Bu iki farklı yoldan ilerleyiş, Spielberg’in kariyerinde uzunca bir süre devam etti.

İlk "Jurassic Park" filminin en önemli 'kozu', tabii ki o zamanki en son teknoloji yoluyla beyazperdeye milyonlarca yıl önce dünyamıza hakim olan dinozorları en gerçekçi bir şekilde, 'kanlı canlı', nefes alan varlıklar olarak yansıtmasıydı ve film, bu görevin altından başarıyla kalktı. Ancak Spielberg, filminin sadece bu görkemli yanıyla 'ayakta' kalmayacağının farkındaydı ve aksiyon sekanslarının arasını önemsiz konuşmalarla değil, bilimi, insanlığı, ahlakı sorgulayan diyaloglarla 'ördü'. 'Jurassic Park'ı kuran Dr. Hammond macera arayan, hırslı bir milyoner değil, olayın daha çok 'keşif' ve bilim yönüne önem veren bir karakterdi. Ancak Hammond’ın bu adaya davet ettiği paleontolog çift ve matematik profesörü, özetle bunun tehlikeli ve dengesiz bir deney olduğunu ve onun neredeyse 'babasının silahını bulmuş bir çocuk' gibi davrandığını söylüyordu.

Beyazperdede izlediğimiz 'dinozor' şovunun yanında 'teferruat' gibi görünen bu konuşmaların aslında ne kadar önemli olduğunu filmin devam bölümlerinde gördük. Spielberg, bizce anlamsız bir şekilde dört sene sonra çektiği "Kayıp Dünya: Jurassic Park"ta hikâyesinin merkezine adeta 'dinozorlu' bir Camel Trophy koydu. Bu bölümden aklımızda kalan tek mesaj, belki dinozorlara birer 'mal' veya 'ticari hayvan' gibi bakmamamız gerektiği oldu. Spielberg’in yönetmenliğinden çekildiği (ve yapımcılığa geçtiği) 2001 yılındaki üçüncü bölüm ise heyecanlı, eğlenceli ve 'tanıdık' bir yüzün tekrar geri döndüğü, yeni bir şey sunmayan ama kolayca izlenen bir devam filmiydi.

2015 yılında gelen "Jurassic World", bizce biraz serinin zevkini kaçırdı: Belki filmdeki dinozorlar her zamankinden daha gerçekçiydi üstelik 'çeşitlenmişlerdi' ama hikâyeye ciddi bir 'insani' ve 'vicdani' yön katan Dr. Alan Grant (Sam Nell), Dr. Ellie Sattler (Laura Dern) ortalıktan kaybolmuş ve Dr. Ian Malcolm (Jeff Goldblum) adeta 'konuk oyuncu' olmuştu. Daha 'gençleşmiş' ana, yeni karakterler bütün iyi niyetlerine rağmen eski 'havayı' estiremediler. Seri giderek ruhsuz, sadece aksiyon sekansları sıralayan bir ticari yapım olmaya doğru yol alıyordu. 2018 yılında çekilen "Jurassic World: Yıkılmış Krallık" da aynı doğrultuda devam etti ve karakterler giderek basmakalıp kokmaya, hikâye 'baştan savma' durmaya ve dinozorlarda bir 'aşırılık' göze çarpmaya başladı.

Artık 'tükenmeye yakın' bir umutla beklediğimiz serinin son halkası "Jurassic World: Hakimiyet" bu hafta sinema salonlarımıza 'teşrif ediyor' ve bazı ufak ve hoş 'kıpırtılar' taşısa da sonuç, yine de ilk filmin havasından ve cazibesinden uzak bir yapım…

Bu filmi yaratanların aklına gelen en parlak fikir belki de bu bölümde artık 'emekliye ayrılmış' eski karakterleri tekrar filme katmak olmuş. Yeni ana karakterlerin artık taşıyamadığı belli olan hikâye, tabii ki yaş almış ama araştırmacı şevklerinden bir şey kaybetmemiş Alan Grant ve Ellie Satter’ın katılımıyla belli bir enerji kazanıyor.

Baştan belirtmekte yarar var: Bizce filmin en hoş sekansı, ne her türden dinozorların çarpıştığı anlar ne de onların 'baş döndüren' bir tempoyla insanları kovaladığı sahneler... Aksine ilk filme göz kırpan, Dr. Ellie Sattler’ın durup, şefkatle bir bebek dinozoru (türü 'nasutoceratops') okşadığı sahne oluyor. Bunun gibi geri planda ve önemsiz gibi duran sekanslar aslında filmin ne kadar ümitsizce ilk filmin insanı yanına yaklaşmaya çalıştığını gösteriyor. Film, sadece aksiyonlu ve gerilimlilerden ziyade daha çok 'duygusal' sulara açılmak istiyor. Bizi ürküttüğü kadar hayranlık uyandıran bu yaratıklarla tekrar karşılaşmamız belki de filmin 'kalbi' olabilecek bir potansiyeli barındırıyor. Keşke bu beklentimiz filmde tam anlamıyla bir karşılık bulsaydı.

Hikâyenin bu sefer yeni açılımı, ilk bakışta ilginç ve güzel yerlere varabilecek ama dengesizce ve 'çocukça' sayılabilecek bir çıkarıma varan bir uygulamayla beyazperdeye yansıyor. Bu 'yeni' dünyada insanlar ve dinozorlar ayrı ve 'izole' edilmiş bölgelerde değil yan yana hatta 'iç içe' yaşıyorlar. Parasaurolophuslar doğada atlarla beraber koşuyorlar. Stégosauresler kazara arabaları yoldan çıkarabiliyorlar. Hatta Mosasauresler'in balıkçı gemilerine saldırdığı bile oluyor.

Bu kadar dinozor 'bolluğu' içinde filmin altını çizdiği mesaj da bulanıklaşıyor. Hikâyenin sürekli altını çizdiği 'doğaya saygı', 'dinozorları anlamaya çalışmak' gibi 'çevreci' söylemler onların bazılarının ne kadar tehlikeli hatta ölümcül olduğunun örneklerini gördüğümüzde kafamızda soru işaretleri oluşturuyor. 'Acaba insanlık dinozorlarla beraber bir hayat döngüsü tutturabilir mi?' ve 'Hangi sınırlar içerisinde?' gibi sorular bir bilinmezlik yumağında adeta boğuluyor.

Her ne kadar Dr. Grant ve Sattler’ın bu kadar zaman sonra tekrar tehlikenin 'ortasına' dalmaları pek gerçekçi gelmese de dediğimiz gibi onlara tekrar kavuşmak sevindirici ve hoş bir nostalji havası estiriyor. Ancak filmin, 'farkında olmadan tehlike yaratan' ve aslında özünde iyi bir insan olan Dr. Hammond’dan beri kullandığı adeta 'sapına kadar kötü', zengin ve paragöz bir karaktere tekrar sarılması üzüntü verici. Değişik hayvanlar (başta çekirgeler) üzerine deneyler yapan Biosyn’in şirketinin sahibi Lewis Dodgson (Campell Scot), bu 'düz' kötü adamların en son örneği…

Aynı şekilde "Jurrasic World" filminden beri seleflerini ciddi bir anlamda aratan Owen Grady (Chris Pratt) ve Claire Dearing (Bryce Dallas Howard) çifti sempatik performanslar sergileseler de, sadece Owen’ın hala bir vélociraptor’la iletişim kurması ve Claire’le birlikte üvey kızlarının üzerine titremesi gibi olaylar açıkça pek ilgimizi çekmiyor.

Yine de bu eski ve yeni karakterlerin buluşması filmi bir yere getiriyor. Genelde iki 'koldan' ilerleyen senaryo, duygusal açıdan sığ kalsa da aksiyon açısından doyuruyor. Özellikle Malta’da, yer altında kurulan, kaçak dinozor pazarı(!), Star Wars serisinde 'uzaylıların barını' andıran hoş bir hava estiriyor. Filmin kuşkusuz en gösterişli aksiyon sekanslarından biri olan dinozorların şehrin merkezinde insanları kovalaması ise teknik başarı açısından göz doldursa da biraz "Jason Bourne" veya "Görevimiz Tehlike" serisinden 'ödünç' alınmış gibi duruyor. Dinozorların varlığına rağmen…

Bütün bunların yanında bir de tabii dinozorlar var: Her zamankinden daha gerçekçi duran bu yaratıklar, hem ilk filmin yapıldığı zaman gibi mekanik efektler hem de tabii en son teknoloji ürünü görsel efektler yardımıyla yapılmışlar ve gerçekten adeta 'nefes alıyorlar'! Bizce onları ait oldukları yerde, yani ormanın içinde görmek her zaman şehrin göbeğinde görmekten daha keyif verici!

Sonuç olarak bu "Jurassic World" filmi, dördüncü ve beşinci bölüm arasından biraz öne çıksa da bizce filmi yaratanlar asıl amacı ıskalamışlar: Bizi asıl etkileyen ve hayranlık uyandıran şey şehirde dolaşan bir dinozordan ziyade, onlara hala adeta 'çocuk gözüyle' bakan Sattler, Grant ve Malcolm gibi karakterler…

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR