Başka bir halkın acılarına karşı duyarlılık geliştirmeyen bir halk kendi acılarını da zamanla unutur... (2)

Devletin Kürtlere bakışını anlamak mı istiyoruz;

Kürt meselesi neden çözülmüyor; nedenlerini anlamak mı istiyoruz;

"Savaş" neden bu denli sertlikle ve anlaşmazlıkla devam ediyor, anlamak mı istiyoruz;

Kürtler ve Türkler arasında 80 yıllık sorunlu ilişkinin nasıl yarılmaya dönüştüğünü anlamak mı istiyoruz;

Kürt halkıyla Kürt siyasal hareketinin karşılıklı ilişkisini anlamak mı istiyoruz:

Tek cümleyle, Diyarbakır 5 No'lu... uygulamalarına bakınız.

Kayıt sırasında, duvardaki fotoğraflara işaret ederek namazında niyazında olan bir görüşmecimize, "Bunlar materyalist, nereden geliyor bu bağlılık" diye sorduğumda, "ince" noktasından sormamdan kaynaklanan bir tepkiyle olmalı, verdiği cevabı unutmak mümkün değil:

O zalimler, Diyarbakır 5 No'lu'da ne Allahu Teale'yı, ne Peygamber aleyhisselam efendimizi tanırlardı. Sahipsiz kalmıştık... Sağıma bakıyordum Kemal Pir, soluma bakıyordum Mazlum Doğan... Biz onları kış kıyamet gününde tanıdık. Biz yaşayalım diye genç yaşta öldüler. Niye bağlanmayacakmışım, o kadar mı düştük...


Yıllar ve yıllardır Özel Harpçiler ve ilgili politikacılar 'Kürtlerle Kürt siyasal hareketi arasındaki ilişkiyi koparma' üzerine yoğunlaşıyorlar.

'Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu'nun dört yıl süren çalışmasının bir sonucu da şu oldu:

Kürt Hareketi kendisinden kaynaklanan stratejik düzeye varan ciddi bir yanlışlık içine düşmezse bu ilişkiyi siyasi manevralarla, algı yönetimleriyle, türlü şiddet operasyonları ile vesaire koparmak öyle basit değil...

40 yıldır da defalarca kanıtlanan ama kabul da edilemeyen bu gerçeklik oldu.

Sonuç ...

Her şey bir yana hadise toplumsal bir muhteva kazandı.


Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'ne karşı Kürt halkının hassasiyeti yüksek.

Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi Kürt halkının acılarının kalbi gibi. 

Kürtler orada en nadide evlatlarına tarihlerinin en büyük acılarının yaşatıldığına ve bunun Kürtlük adına ne varsa yok etmek için yapıldığına inanıyorlar.

Evlatlarına yeterince sahip çıkamadıklarının ezikliğini yaşıyorlar...

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 'Diyarbakır Askeri Cezaevi'ni yıkacağım' sözü halk içinde sanki evinizi başınıza yıkacağım gibi algılanmıştı.

Diyarbakır Askeri Cezaevi'ne ve oradan topluma doğru yayılan ortak kimlik, dayanışma ve özgürlük değerlerine, halk büyük bir bağlılık içinde.

Bu gelişme karşısında Komisyon olarak yanıtımız, "Diyarbakır Askeri Cezaevi, İnsan Hakları Müzesi Olsun!" kampanyasını açmak olmuş, toplanan 100 bin imza 'Meclis Dilekçe Komisyonu'na verilmişti.

Aradan yıllar ve yıllar geçti, yıkım yine gündeme geldi. İlgili toplantıların yanı sıra 100 bin imzanın devamı olarak aynı adla kampanya hazırlığı sürüyor.


Diyarbakır Askeri Cezaevi, karşıtların birbirini koşullamasının eşsiz bir örneği...

'Diyarbakır 5 No'lu'da fiziki, ruhsal, insani, ideolojik/politik, kültürel ve benzeri koşullar çok zorlu idi.

İnsanı insan yapan özelliklerle, insan olma hakkıyla, bu denli alçaltıcı ve yıkıcı bir şekilde oynanmasına rağmen insan nasıl ayakta kalır, insan bu kadar güçlü olabilir mi?

İnsan kendi soyuna karşı bu kadar zalim, eziyet ve işkence yöntemleri konusunda bu kadar yaratıcı olabilir mi, başlı başına incelemeye değer.

Ağır baskı koşullarına karşı geliştirilen direniş eylemleri çok sert ve koparıcı.

Kendini yakma, asma, ölüm orucu gibi direniş biçimleri, bir insanın ancak gelip duvara dayandığı, yapacak bir şeyinin kalmadığı noktada, güçlü azim ve irade sahibi bir karaktere sahipse kalkışabileceği ve başarabileceği direniş biçimleri.

Öğrendiğimiz kadarıyla ölen 60'ın üzerinde tutuklunun 30'u bu tür direniş eylemleri sonucu hayatını kaybetmiş.

İnsanların ölme biçimlerinin incelenmesi; koşulların zorluğunu, yoğun işkence ve vahşet ortamının anlaşılmasını sağladığı kadar, insan unsurunun inanç ve irade gücünün anlaşılmasını da sağlıyor.

Gerçeğin bir diğer yüzü, direnemeyip olmadık şeyler yapmaya zorlananlar çoğunlukla sessiz sedasız kendi kabuklarına çekilmiş gibi.

Bir daha aynı şeyleri yaşamak istemiyorlar, yaşadıklarına şahit olanlarla yüz yüze gelmek istemiyorlar.

Alçaltıcı boyun eğmelerin yarattığı tahribat ise çok fazla... Bu yüzden bunlar içinden dağa gidip ölenler de var.

Anlaşılır insani nedenlerle, zulme yeterli direnci gösteremeyip teslim olmanın, hatta itirafa sürüklenmenin incelenmesi gerekiyor.


Cezaevindeki tutsakların sosyal ve siyasal bileşimi, Kürt coğrafyasının sosyal ve siyasal bileşimine tekabül ediyor

Hemen her sınıf ve tabakadan, her yaştan, her cinsten, her inançtan, her kültürel/etnik gruptan insanlar var.

Bey, ağa, eşraf, iş adamları, işçiler, köylüler, memurlar, kadınlar, yaşlılar, gençler... hepsi var.

Siyasi olarak da her siyasi gruptan, fraksiyondan ve partiden insanlar var.

Yaklaşık 15-20 Kürt siyasi grubu ve partisi var. Yüzlerce politik tutuklu siyasi savunma yapıyor. Binlerce yıllık mahkûmiyet ve idam cezaları veriliyor.

Cezaevi bileşimi Kürt toplumu maketi olarak tasarlanmış. 5 bin kişi civarında tutuklu sayısı sabit tutuluyor, ama tahliye ve yeni tutuklamalarla cezaevine giren çıkan toplam nüfusun sayısı on binlerle ölçülecek şekilde hareket halinde. 

Direniş dinamikleri, Kürtlerin bağlarının ulusal ölçekte kurulması koşullarını daha o zamandan hazırlıyor.

Direniş dinamikleri Kürtler için çekim merkezi oluyor.

İddia edildiği gibi Kürtler, sadece şiddete ve güce inandıkları için bir siyasal hareketin etrafında toplanmadılar.

Özgürlüğe, dayanışmaya, direnişe, yaşama ve ölüme dair paylaşımları daima akılda tutmak gerekir.  

Diyarbakır Askeri Cezaevi binlerce politik ve apolitik tutuklu için eşsiz bir devlet dersi olmuş.  

Devletin Kürtlere nasıl baktığına dair deneysel bir eğitim rolü oynamış.

Diyarbakır uygulamalarına karşı can bedeli direnişler, 1970 'li yıllarda ortaya çıkan Kürt mecrasının kurutulmasını engelliyor.

Nitekim 1984 sonrası Kürt atılımı bu mecra üzerinden boyutlanıyor. 

Bu durumda, Kürt uyanışının 1980 öncesi ve 12 Eylül cuntası ile ulaştığı sosyal ve siyasal düzeyin genişliği ve derinliği ortaya çıkıyor.

 
Birbirimizin yüzüne bakabilmek için...

Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde 1980-84 yılları arasında Kürt halkı üzerinde gerçekleştirilen işkence ve vahşet uygulamaları, Türk halkı içinden çıkan bir güç tarafından yapıldı.

Elbette Türk halkı bu uygulamaya onay vermedi.

Yeterli değil, burada başka bir şey var.

Yahudi kırımı, Hitler ve Alman halkı içinden çıkan bir güç tarafından yapılmıştı.

Alman halkı yapmamıştı ama Alman halkı bunun ezikliğini hep duydu. 

Bu duygunun sonucudur ki, ulus olarak Almanlar, Nazi suçlarının yarattığı töhmetten kurtulmak için büyük çabalar sarf etti.

Aradan geçen bunca zamana rağmen, Almanya'nın İsrail'i "hoş görücü" dış politikasında geçmiş yaşanmışlığın payı yadsınamaz.

Diyarbakır uygulamalarına karşı, Türk halkı, aydınlar, ilericiler, demokratlar yeterli duyarlılığı gösteremedi, hatta töhmet altında kaldılar.

Yaşananların gerçek boyutlarını açığa çıkarıp ulusal ve uluslararası vicdanın önüne koyma çabası geliştirilmedi.

Bu yapılmayınca, 12 Eylül cuntasının Kürt ve Türk halkı arasında yarattığı yarılma büyüdü; iki kamuoyu, iki algılama düzeyi biçiminde saflaşma oldu.

 
Bir vicdan yolculuğu

Türk halkı yalnızca, Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde olup bitene ve Kürtlerin acılarına karşı duyarsız kalmadı.

1 Mayıs 1977 ve Maraş Katliamlarının, Mamak ve Erzurum Cezaevlerinin... hesabını da soramadı.

12 Eylül darbecilerinin yakasına yapışamadı.  

1980 öncesinde ölen 5 bin gencin hesabı ise, sanki mahşer gününe kaldı.

İşte tam bu nokta da Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu, gerçekleri açığa çıkarmak, adalet boşluğunu doldurmak üzere, Türkiye'nin batısından doğuya doğru, meşru Hakikat Komisyonu olarak kuruldu.

Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu bir vicdan yolculuğu idi...

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir. 


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR